Özne

Birisi, ilgimi çekebileceğini düşünüp, dolambaçlı yollardan, Princeton’dan bir sosyoloji profesörü ile yapılmış bir söyleşiyi bana ulaştırmış (https://www.vox.com/2018/3/13/17053886/trump-rural-america-populism-racial-resentment). İşime yarayacağını düşünmüş. Çok işime yaradı, kendisini tanımıyorum ama —sadece göze aldığı zahmet için değil, özellikle söyleşiden haberdar olmamı sağladığı için— gönülden şükranlarımı sunarım.

Kırsal Amerika’da biriken öfkeyi araştırmış adam. Sekiz yıl boyunca. Karşısında da… Neyse…

Kadının biri mesela, “çocuğuma atacağım bir şaplağa bile Washington karışıyor” diye güceniklik sergilemiş. Röportajı yapan, “ama karışmıyor ki” gibilerden gürlüyor. Haklılık ve doğruluk arıyor. Araştırmayı yapan, “herhalde karışmıyor ama işte öyle hissediyorlar” diye meseleyi anayola çekmeye gayret ediyor.

Öyle hissediyorlar. Veya hissettiklerini öyle dile getiriyorlar.

Bu arada… Herhangi bir annenin çocuğunu dövmesine karışılabilmeli mi?

Öfke ve huzursuzluğun ana yatağının buraları olmadığını, ırmağın bambaşka bir yerden akıyor olduğunu hepimiz biliyoruz. Ve o da çok geçmeden paçalarımızı ıslatıyor zaten. Amerika’nın kırsalı, mesela eşcinselliğin, ırksal çeşitlenmenin, kürtajın ve sairenin yaygınlaşmasından rahatsız aslında… Yani —bir bakıma— Washington’un benim çocuğuma dayak atmama karışması değil mesele, diğerlerinin eşcinsel olmasına karışmaması…

Ne hakkı var hödüğün böyle hissetmeye! Değil mi ama? Siz onların çocuklarını dövmelerine karışabilirsiniz ama onlar sizin eşcinselliğinize karışamaz. Dövdüm bakın Amerikan kırsalının muhafazakâr zevzeklerini… Şahitsiniz.

Şimdi, az önce dövdüklerimizi dinleyelim. Dediklerini/diyeceklerini değil, yüreklerini… Öyle çok sayıda Müslüman tanıyorum ki, sizin de Müslüman olmanızı, Müslümanca yaşamanızı istiyorlar. Kendileri için değil, sizin için. Çünkü ancak Müslümanca yaşanırsa bu dünyada mutlu, öbür dünyada kurtulmuş olunabileceğine inanıyorlar. Haklı olup olmamaları ayrı mevzu. Öyle inanıyorlar.

Benim tanıdığım sosyalistlerin o Müslümanlardan yegâne farkı, programları idi. Yoksa onlar da herkesin sosyalist olmasını “herkesin mutluluğu” için istiyorlardı.

Eğer o Müslümanlar ile bu sosyalistler dövüşmeye kalksa mesela… Kimin yanında saf tutacağız? Neden? Bunu da tutalım aklımızın bir köşesinde.

Bahse konu araştırmayı yapıp kitap halinde yayınlayan sosyolog, kitabının adını “The Left Behind” koymuş, “Geride Bırakılanlar”. Röportajı yapan buna da takılıyor: “Ama biz kimseyi geride bırakmadık ki, kendileri geride kalmayı tercih ettiler” babından. Geride bırakılmışlar veya geride kalmayı tercih etmişler. Hangisi? Anlaşmak zor. Ama zaten üzerinde anlaşmış olduğumuz bir husus ortaya çıktı bile. Gerideler, geride kalmışlar. Orada Washington diye bir yer var. Lazım geldiğinde oylarını kullanıp oraya birilerini yolluyorlar ve kendi güçlerini o seçtiklerine devrediyorlar. Sonra işler öyle gelişiyor ki… Bir bakıyorlar kendileri geride kalmış. Çocukları bile akılları erer ermez alıp başlarını kaçıyor kasabalarından —yani kendilerinden. Kim bilir, belki eşcinsel oluyor, bir Hispanikle evleniyor belki ve gelinleri olacak o şırfıntı kürtaj bile yaptırıyordur. Bütün bunların böyle olmasında Washington’un hiç mi hissesi yok? Var.

O halde?

Eğer bu kasabalılar —geride bırakılmış, mağdur ve mazlum kasabalılar— ile onları sorumsuzca ve sevgisizce terk edip şehirde kendi hayatlarını yaşamaya gitmiş olan şehirli çocukları arasında taraf tutmak zorunda kalacaksak, hangi safta yer alacağız? Bu da bir başka soru, orada durup duran.

Soruları çoğaltabilirim. Yapmayacağım, burada keseceğim. Dünyanın öyle düzayak olmadığını, ziyadesiyle yorucu engebelerle dolu olduğunu düşünüyorum. Eşitliği çoktan geçtim, ahlak, adalet gibi pusulaların ibreleri bile sıklıkla, çok sayıda kaprisli —en azından muzip— mıknatıs tarafından kuşatılmış gibi bir çaresizlikle titreşip duruyor. Ahlaki üstünlük iddialarımı ve barışçı çözüm hayallerimi denkleyip tavan arasına kaldırdımsa, bu yüzden… Ahlaklı ve barışçı olmaya çalışmıyor değilim. Ama öyle olanın bir ben ve benim gibiler olmadığını, oynanan oyunun da ahlak ve barış gibi pullarla oynanmadığını kabul ettim. Yukarıda sorduğum —ve sormadığım— soruların mantıklı, ahlaklı, doğru cevapları yok. Amerika’nın kırsalı da yanılıyor ve kendine yontuyor, “bunlar adam olmaz, söyleyin bunlara karşı nasıl davranmamız gerekiyor” diye usancını gizlemeden soran, tepeden bakan gazeteci de…

Bu arada… Hepsi çocukken dayak yedi ve hepsi çocuklarına, kendilerinin yediğinden daha az dayak atıyor. Bu tespiti de yazın bir kenara.

***

Bu tür sorularla uğraşmayı çoktan bıraktım. Ne tür sorularla uğraşıyorum peki?

Mesela Ümit Kıvanç’ın önceki gün sorduğu “proletarya değilse hangi özne” sorusu uğraşmaya değer bir soru. Gerçi ben bu soruyu böyle sormazdım. Çünkü proletarya denen şeyi hiçbir zaman “dünyayı değiştirecek” bir özne olarak görmedim.

Ümit Kıvanç, “İri pazılı küçük kafalı proleter resimlerini Marx yapmadı. Görmedi de. O resimleri, işçilerin oldukları halleriyle kalmalarını, sadece kendilerine destekçi olmalarını isteyenler ve onlara hükmetmeyi hedefleyenler yaptı” diyor. O resimler karşısında benzer bir tiksinti duymuştum. Ama… Hatırlatayım, o resimleri Marks yapmadıysa da, proleterler de yapmadı. Proleterler “o kadarını bile” yapmadı. Proleterler hiç resim yapmadı.

Kıvanç Marks’ın proletaryanın halinden memnun olmadığını söylüyor —ki haklı. O memnun olunmayacak hali değiştirmek için örgütlenebileceklerini varsaymıştı diyebiliriz özensiz bir tercüme yapacak olursak. Örgütlenemeyeceklerini, örgütlendiklerinde dünyayı değiştirmek gibi bir amaçla değil, hatta kendi hallerini daha katlanılabilir kılmak için bile değil, aralarından birilerinin kendilerine zulmetmesinin imkânlarını yaratmak ve/veya kendileri gibi olmayanlara zulmetmek için örgütlenebileceklerini tespit etmiştim kendi hesabıma… Tam da bunları yaptılar. Kusur onlarda değildi, ancak ve sadece kilise gibi örgütlenilebilir olduğu varsayımındaydı. Sendikalar halinde mesela…

Bunları bir işçi çocuğu olarak söylüyorum.

Yukarıdaki tespitleri yaptıktan uzun bir süre sonra, bambaşka güzergâhlardan vardığım bir neticeyi ilave edeyim: Kendisine yardım etmeyene yardım edemezsiniz. Proletaryanın derdi, proletaryanın halini kendisine dert edenlerin derdi ile hiçbir vakit örtüşmedi. Örtüşemez, hatta yakınlaşamazdı bile.

Ve…

Daha derinde şunu da söyledim vaktiyle: Emek kutsal filan değildir. İnsan emeğine ihtiyaç duyulacak şartların ortadan kaldırılması, insan türünün benzersiz bir muvaffakiyeti olacaktır. Bunu söylerken, insanın zihinsel, duygusal faaliyetlerini dışarıda bırakıyorum. Marks’ın hallerine kederlendiği işçiler, bugün herhangi bir robotun yapabileceği, kol gücü gerektiren işlerde hunharca çalıştırılan —maruz kaldığı zulmü idrak etmektense ondan mahrum kalmaktan korkmayı tercih eden— işçiler idi. Öyle “devran değişti, artık beyaz yakalılar da proleter, onlarınki de emek” filan gibi, mevcut pozisyonu koruyabilmek için dünyayı bilmeceye döndürme çabalarının bence hiçbir saygıdeğerliği yok.

Uzattım. Soruya dönelim: “Proletarya değilse ne, hangi özne?”

Buna verdiğim cevap, bir süredir belli: Şehirliler.

Kasabalılara kıyasla daha mağdur, mazlum değiller. Eziliyor değiller yani. Ezilenlerin ilham verdiği bir teolojiyle eziliyor olmayanların yanında yer alınabilir mi? Alınabilir. Çünkü Marks’ın esas meselesi, Ümit Kıvanç’ın satırlarının arasından da sıklıkla başını çıkardığı gibi, ezilenlerin yanında olmak değildi. Dünyayı değiştirmek, herkes için değiştirmek, daha yaşanır bir dünya inşa etmekti. Kendi biçimsiz hallerini değiştirmek için harekete geçerse, bu işi proletarya üstlenebilirdi. Proletarya bu yüzden mühimdi.

Bunu proleterler yapamazdı. Güçleri yoktu, kaynakları yetersizdi. Nitekim kendi biçimsiz hallerini kendileri değiştirmediler, sermaye değiştirdi. Ford —aklı imalatın hizmetine sunarak— benzerleri ile kıyaslanmayacak kadar yüksek artı değer üretti. Diğer bir deyişle, işçilerini diğer herkesten daha yüksek oranda sömürdü. Herkesten çok, herkesinkinden ucuz otomobiller üretti. Mesele şu ki, eğer işçiler daha çok kazanmazsa o otomobiller için müşteri olamıyorlardı. Sömürüyü sürdürmek mümkün olmuyordu yani. Ford da işçilerine, herkesten çok ücret ödedi. Ford’un aklının ürettiği artı değeri işçileriyle üleşti yani.

(Işık anlattı. Açık Radyo’da, anladığım kadarıyla Ömer Madra ve başka iki kişi, kapitalizmin yepyeni bir tuzağını/komplosunu deşifre etmişler. Eskiden, mesela Rockefeller antipatik biriymiş. Buna mukabil şimdinin zenginleri, Zuckerberg’ler filan, sevimli gençler olarak pazarlanıyormuş. Hâlbuki sömürü düzeni aynıymış. Filan. Bu lafları edenler, eğer Zuckerberg’in “sömürdüğü” işçilerinden olma şansına sahip olsalar, herhalde birer kollarını verirler. O veletlerin her biri öyle çok kazanıyor yani. Ne diyeyim? Dünya tepetaklak olmuş, eski tüfekler eski ezberleriyle mevcudu anlamaya kalkınca, nevzuhur komplolar icat etmek zorunda kalıyorlar işte.)

Dünyanın biçimsiz hallerinin düzeltilmesi işini işçiler yapamadılar —zaten yapamazlardı. Ama bugünün şehirlileri yapabilirler.

Marks, ilaveten, devletin çözüldüğü, daha enternasyonal bir dünya tasavvur ediyordu. Proleterler bunu da yapamazlardı, aylar önce işaret etmiştim. İngiliz işçilerinin menfaati Fransız işçileri ile değil, İngiliz sermayesi ile ortaktı.

Enternasyonal bir dünyayı da işçiler yapamazdı ama bugünün şehirlileri yapıyorlar.

Gezi’de sahneye çıktıklarında onları gördük ve tanıdık ama kendi hesabıma sahneye çıkmadan önce de onları bir “özne” olarak görüyordum. Yanlarında saf tutulabilecek bir özne.

Birçok vasıfları var onları diğer öznelerden ayıran. Biri mesela “namuslu” olmaları. “Bu gençler namuslu” dediğimde, “biz de öyleydik” deniyor. E, evet. Ama biz, kimimiz sosyalist olduğumuz için, kimimiz Türk olduğumuz için, kimimiz Müslüman olduğumuz için, şu veya bu mensubiyetimiz öylesini gerektirdiği için namuslu idik. Şimdi birileri, böyle bir bahaneye ihtiyaç duymadan, kendileri oldukları için, insan oldukları için namuslular. Yaş aldıkça erozyona uğrayacak mı namuslulukları? Muhtemelen… Ne kadar? Bilemem. Ama meselem hassas bir kantarla bu tür tartılar yapmak değil. Burada bir “mahiyet farkı” görüyorum. Yanılıyor olabilir miyim? Şüphesiz olabilirim. Yanılmamış olmayı temenni ederim. (Ve evet, farkındayım ki böyle bir temennimin var olması, eğer yanılıyorsam yanılıyor olduğumu fark etmemi güçleştiriyordur.)

Mesele elbette namuslu olmak filan değil. Mesele, namuslu olmak filan gibi şeyler için büyük anlatılara ihtiyaç duymuyor olmaları.

Peki, mücadele ediyorlar mı? Ediyorlar. Bizim bildiğimiz araçlarla değil. Sendikalar, odalar, siyasi partiler halinde örgütlenmeye soğuk bakıyor olmaları örgütsüz oldukları manasına gelmiyor. “Kalıcı” örgütlenmelere gelemiyorlar. Kiliselere… Bütün insanlığın ve hatta bundan sonra doğacak olanların da problemlerini çözmeye talip değiller. Birisi oradan bir kedi kurtarıyor, öteki açlara yemek dağıtan bir organizasyona katılıp oradan eşcinsellerin haklarını haykırmak üzere bir toplantıya gidiyor, filan.

Bakınca, elimizde bir şey kalmamış gibi görünüyor. Çünkü ancak kiliseler görünür, din görünmez.

Genel kategorisine gönderildi