Mücadele

Ümit Kıvanç Gazete Duvar’da sormuş, (https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2018/03/28/gunumuzun-marksizmi-nerede/ ) “Küresel -uluslararası, bölgesel, sınıfsal- eşitsizlik had safhada, insanlar dindarlık adına yapılanları da gördü, o halde niye sola meyletmiyorlar?”

Bence pek yerinde bir soru ve bence Kıvanç soruyu çok “güzel” sormuş —mesela ben aynı soruyu sormaya karar vermiş olsam, Kıvanç’ın sorduğu “kalitede” sorabilmem için herhalde birkaç yıl sadece bunun için mesai harcamam gerekirdi.

Defalarca dedim, soru ile cevap simetrik değil. Soruyu sormak, cevabı bulmaktan çok daha özel marifetler gerektirir. Soru doğru sorulmuşsa, cevabı “mühendisler bile” bulabilir. Eh, böyle dedim diye cevap vermeye hazır olduğumu düşündüğüm ve şimdi de cevap vermeye başlayacağım manası çıkmasın. Ama kendimce, Kıvanç’ın dediklerinin etrafında biraz dans etmeye çalışacağım.

Bir defa, cevabın “solun üzerindeki baskılar ve emperyalizmin oyunlarına dair eserlerin yer aldığı raflarda” olmadığı hususunda Kıvanç’la kesin bir mutabakat içindeyim. Her yerde olabilir ama orada değil. O raflarda dişe dokunur bir şey olmadığına yirmili yaşlarımda hükmetmiştim —ama doğru ama yanlış.

Sonra… Kıvanç diyor ya, “Tarihi, insan toplumlarını, toplumsal mekanizmaları ve değişim dinamiklerinin nerelerde aranması gerektiğini bize Marx’tan daha berrak anlatabilen çıkmadı. ‘Değiştirmek için anlamak’, yalnız felsefî öneri değil, başlı başına inşa edilecek siyaset kültürünün anahtar önermesidir”… Genç yaşta “anlamak” işine girdim. “Anlamaya çalışmak” demek herhalde daha doğru. Kırk yıl sonra, bu hususta vardığım nokta biraz muhataralı. Tarihi “ancak” onu anlayanların değiştirebileceği manası çıkacaksa Kıvanç’ın dediklerinden, hiç katılmadığımı emniyetle söyleyebilirim. “Soylu ve saygıdeğer olan anlayıp öyle değiştirmektir” manası çıkaracaksak, ondan da çok emin olmamakla birlikte, sanki öyleymiş gibi yaşıyorum. Kaçak güreşmeye bir bahane olarak mı kullanıyorum bu varsayımı, yoksa yeni bir keskin virajı göze alamayacak kadar yaşlandığımdan mı, bilmiyorum.

Bilmece gibi konuşmayayım. Tarihi Lenin, Stalin, Kızıl Khmerler değiştirdi. Anlamamış, yanlış anlamış veya “kasten yanlış anlamış”, en azından Kıvanç ve benim anladığım gibi anlamamış olanlar yani… “Anlaşılmıştır” diye yola çıkanlar. Tarihi onlar değiştirdi ve biz hâlâ anlamaya çalışıyoruz. “Yine de anlamaya çalışmalıyız” önermesine katıldığıma, hayatımdan başka delil lazım değil. Ama tarihi bizim gibilerin değiştirebileceğinden —en azından bir yirmi yıldır— ziyadesiyle şüpheliyim. Umarım derdim anlaşılmıştır. Eğer anlaşılmışsa, belki de birilerinin işine yarar, ne bileyim!

Kıvanç’ın “nesnel koşullar” hakkındaki tespitlerine ise dibine kadar katılıyorum. Bu çerçevede olmak üzere “Marksizmin başına gelenlerin öncelikli sorumluları, yeryüzü tarihinin en eleştirel dünya görüşünden bir nevi totaliter din çıkarmış siyasetçilerdir” tespitine de…

Öte yandan, belki de şöyle oluyordur, mesela Sokrates eleştirel bir tutum alıyor, Platon ondan totaliter bir din çıkarıyordur. İsa eleştirel bir tutum alıyor, Muhammed eleştirel bir tutum alıyor, başkaları onlardan bir din çıkarıyordur.

Yani?

Yani eleştirel dünya görüşü dediğimiz şey öyle pek de nadir yetişen bir nebat olmayabilir. Marks öyle kendi başına ovanın ortasında bir dağ olmayabilir de bir dağ silsilesinin zirvelerinden biri olabilir. Ve ne yazık ki oyun ovada oynanıyor olabilir. Oyunu oynamak için illa ki ovaya inmek gerekiyor olabilir, bilemiyorum. (Ve tekrarlayayım, bu şüpheleri dile getirirken, bir yandan da dağda yaşamayı tercih ediyorum. Ama bir vakittir, “burası soylu bir tercih, siz ovadakiler ne pespayesiniz” edasıyla kendime ahlaki bir üstünlük filan çıkarmaya çalışmıyorum. Benimki bir tercih. Ne kadar akıllıca olduğundan emin değilim ama “bilinçli”, sınanmış bir tercih.)

Evet, her eleştirel tutumdan bir din çıkarmaya hevesli birilerini üretip duruyor olabilir dünya. Daha doğrusu, her eleştirel düşünce, onu bir din haline getirecek birilerini üretiyor olabilir. Dünyanın işleyişi öyle olabilir. Bütün sosyal sistemlerin…

Olabilir mi? Neden olsun?

Olabilir. Mesela insan zihninin sınırlılıkları yüzünden, o zihinlerin birbirlerine eklemlenişini bir ağ halinde örgütleyerek sağlayan sosyal mekanizmaların yapısal özellikleri yüzünden öyle olabilir.

Kıvanç diyor ki “Sermayenin kaçınılmaz yoğunlaşması, sahiden kendi haline bıraksanız da, kapitalist ekonomide kârlılığın, sermayenin, gücün, karar yetki ve kabiliyetinin kaçınılmaz olarak sınırlı sayıda elde toplanmasını getirir.” Sınırlı elde toplanmış ve toplanıyor mu? Evet.

Ama…

Toplandığı ellerden dağılmış ve dağılıyor mu? Ona da evet.

Yine biraz geri döneyim. Birileri eleştirel bir tutum takınıyor, mevcut çarka çomak sokuyor mu? Evet, neredeyse istisnasız olarak, tarih boyunca bütün “çark”ların başına böyle çomaklar musallat olmuş. Sonra başkaları, o çomakları demonte edip bir başka çark halinde yeniden monte ediyor mu? Evet, neredeyse istisnasız olarak hep öyle olmuş. Kendi kelimelerimle söyleyecek olursam, din başka, Kilise başka. Mesele Marksizmin bir din halini almasında değil yani, muhtelif kiliselerinin tesis edilmiş olmasında.

Ve bu dinamikte huzursuz edici bir hal var: Eğer o kiliseler tesis edilmezse, dinin ete kemiğe bürünmesi, “iş yapması” pek de kabil olmuyor. “Huzursuz edici” sıfatını kasten kullandım. Çünkü her “eleştirel düşünce”, öyle veya böyle, “huzurlu” bir dünya vaat ediyor. Var olanın sebep olduğu huzursuzlukları giderecek bir merhem gibi… Sokrates, İsa, Muhammed, Marks ve diğerleri belki de biliyorlardı, mevcut huzursuzluklar giderilebilirse, huzursuzluk giderilmiş olmayacak, başka huzursuzluklar doğacak. Ama onları takip edenlerin onları takip etmesinin esas sebebi, huzura ermek. Kendi ömürleri süresince… Dünyadan huzursuzluğun ebediyen kalkıp kalkmayacağı pek umurlarında olmamış gibi görünüyor.

Sermaye kaçınılmaz olarak yoğunlaşmaz. Sermayenin yoğunlaşabilmesi için “devlet” gerekir. Devletin sermayenin yoğunlaşabilmesine destek vermesi… Öyle bir siyasi/askeri gücü temerküz ettiremezseniz, sermaye yoğunlaşmaya başlar başlamaz, doğrudan taarruzlara, hırsızlıklara maruz kalır, dağılır. Eğer devlet olmasa, o yoksul mahallelerin dibinde Kanyon AVM’yi birkaç hafta ayakta tutamazsınız, yağmalanır. Esasen, eğer “devlet” yoksa, sermaye hiç yoğunlaşamaz, “kaçınılmaz olarak” dağılır.

Peki, sermayenin yoğunlaşmaması, dağılması, iyi bir şey mi? Kanyon’un yağmalanması, mesela onu yağmalayacak olanların hayrına mı? Bence hiç değil. Birkaç gün, birkaç hafta tatmin olabilirler. Sonra aç kalırlar. Şimdiki açlıklarından daha vahim bir açlığa maruz kalırlar.

Meseleyi yine kendi bildik terimlerimle söyleyeyim: Termodinamiğin ikinci kanunu, tabiattaki bütün farkların giderileceğini söyler. Çoktan alıp aza vermek, tabiat kanunudur. Normal şartlarda “kaçınılmaz olan”, yoğunlaşmış olanın dağılmasıdır yani. Evrim tersine bir süreç. Azdan alıp çoğa verir ve… Beklenmedik işler yapar. Kaçınılmaz olmayan, aksine, olması tuhaf olan, anlaşılmaz olan, bildiğim kadarıyla anlayamamış olduğumuz şey, evrim. Ne yapıyor olduğunu da, bundan sonra ne yapacak olduğunu da bilmediğimiz, bilmezliğimizi yüzümüze vurup durarak bizi “huzursuz” eden süreç, evrim.

Ama…

Evrim de öyle azdan alıp çoğa vererek, “kaçınılmaz olarak” bütün kaynakları “bir özne”de biriktirmiyor. Belki de, ta derinde, bilmediğimiz kadar derinde, termodinamiğin ikinci kanunu tarafından frenlendiğindendir. Neticede birbirine zıt istikametleri olan ve birbirileri ile dans ediyor olan bu iki eğilimin nerede nasıl bir entrika çeviriyor olduğunu bilmiyorum. Bildiğim kadarıyla bilen de yok.

Ama belki de o kadar derine dalmaya, “her şeyi anlamaya” lüzum yoktur. Çünkü evrim bize, tam da Kıvanç’ın dediğini diyor: “Eğer mücadele etmezsen, yoksun.” “Anlamazsan yoksun” demiyor. (Tekrarlayayım, yanlış anlama olmasın: Bunları “anlamaya çalışan” biri olarak, hayatını anlamaya çalışarak geçirmiş ve bundan böyle de öyle geçirmeyi ümit eden biri olarak söylüyorum. Hal buyken başkalarına “anlamaya çalışmayın” diyecek halim yok. Ama mücadele etmeyen ve fakat “anlamış” bir öznenin hayatta kalma şansının olmadığını da “anlamış” biri olarak size garanti edebilirim ki, ancak mücadele eden hayatta kalır. Onun da garantisi yok, çünkü mücadele edenlerin “bazıları” hayatta kalır.)

Buraya kadar dediklerimin özeti olarak şu tespiti yapayım: Bütün insanlığın geleceğini “huzurlu” geçireceği bir formül yok. Her nesil, her nesildeki herkes, kendi huzuru için mücadele etmek zorunda ve hep öyle kalacak. Veya… İnsanlık yok olmuş olacak. Huzurun garantisinin biricik yolu var: Ölüm. Dolayısıyla, bizim meselemiz, insanlığın bütün istikbali değil. “Şimdi, maruz kaldığımız şimdiki problemler karşısında, onları çözmek için ne yapacağız, ne yapmalıyız?” Soru bu.

Marks “konumunu değiştirebilir, kendini kurtarabilirse insanlığı da kurtarabilecek özneyi proletarya olarak tespit etmişti” diyor Kıvanç. Ve proletarya konumunu değiştirdi, buharlaştı. Ortada proletarya kalmadı. İnsanlık kurtulmadı. “Marks yanıldı” veya “Marks işini yaptı, bitirdi” diyor değilim. Tam da Kıvanç’ın durduğu yerdeyim. Şimdi, proletarya yerine konabilecek özne nedir? Şimdi! Bugünlük! Bizim için! Çocuklarımız da kendi problemleri ile uğraşacaklar. Onlarınkini biz çözemeyeceğiz. Ve iyi ki öyle…

İmdi…

Bir yandan her şeyi az sayıda, nihayet bir tek elde toplamaya meyyal gibi görünen bir eğilim var —bu işi “kaçınılmaz olduğundan” tabiat kanunları emrettiğinden değil de, devletler marifetiyle yapıyor olan. Öte yanda her şeyi dağıtmaya meyyal bir başka eğilim var. Gençliğinde —Kıvanç’ın aksine Marksist olmamış— Anarşist olmuş biri olarak, dağıtmaya çalışmanın yanındayım. Çünkü nasılsa toplanacak yine. Bu bir mücadele. Ve mücadelenin tarafları olduğu için mücadele var. Tarafların biri doğru veya haklı değil. Mücadelenin olması, sürmesi iyi. Kendi tarafım belli. Ama bu, kendi tarafımın doğru ve haklı olduğu, diğerini yok etmesi gerektiği manasına gelmiyor. Beşiktaşlıyım ama Fenerbahçe ve/veya Galatasaray’ın sahneden çekilmesi talebim yok.

Ama eşit şartlarda, olabildiğince eşit şartlarda, mücadelenin sürdürülebilir olmasını mümkün kılacak şartlarda ısrarlıyım. Yeryüzünde yoksulluğu, zulmü, mahrumiyeti ortadan kaldırmak gibi iddialarım yok. Ve meselem de onların ortadan kaldırılamıyor olması değil. Onları ortadan kaldırma iddiasına sahip olanlar da dahil, herkesin kendi kavlince kendi mevcudiyetini sürdürebilmesi.

Ve bir defa daha Kıvanç’ın dediğinden benim anladığıma geliyoruz. Benim bütün tarafları bir kıymet olarak görüp, hepsinin ligde kalmasını talep etmemin bir manası yok. Manası olan biricik şey, herkesin kendisinin ligde kalması için gereken şeyleri yapması. Nelerse onlar. Ancak onları yapanlar ligde kalacak. Kendi tecrübelerime yaslanarak diyebilirim ki, “Muhammed şöyle demişti”, “Marks böyle demişti” veya “Kemal’in dediğine göre” kalıplarının mevcut mücadelede pek bir manası yok. Kıvanç’ın yaptığı gibi yapıp, “Marks şöyle demişti ama biz şimdiki duruma göre…” diye başlamanın çok manası var.

Genel kategorisine gönderildi