Politika Nedir, Ne Değildir?

Dün Tüfekçi’nin yazdıklarından “hissettiğim” kadarıyla, teknoloji hakkında sahip olduğunu zannettiğim varsayımların çağrıştırdıklarının etrafında gezindim. Bugün de politika hakkında sahip olduğunu zannettiğim varsayımların etrafında biraz gezineceğim. Bence onlar daha problemli ve daha mühim.

***

Önce, son dönemde sık yaptığım bir şeyi yapıp, bir diziden söz edeyim. Bu yılın Ocak ayında yayınlanmış bir Netflix belgesel dizisinden, Wild Wild Country’den… Dizi, gençken uzaktan izlediğimiz bir olayı, seksenlerin başında birden parlayıp sönen bir tür tarikatı, Bhagwan adlı bir Hintli gurunun peşinden gidenlerin ABD Oregon’da kendileri için bir şehir kurma teşebbüsünü konu ediyor.

Hikâyeyi kabaca özetlersek…

Batı’da İkinci Dünya Savaşı sonrasında sıkı çalışarak benzeri olmayan bir zenginlik üretmiş olanların çocukları, içine doğdukları refahın —kendilerinden önceki bütün nesillerin olağanüstü çabalar harcasalar ve muazzam riskler alsalar bile elde edemeyecekleri şeylere doğuştan sahip olmanın— verdiği şımarıklıkla, dünyayı, dünyanın hallerini beğenmezler. Her şey ziyadesiyle manasız görünür. Hemen her şeye sahip olduklarından, mana arama kastıyla yollara düşerler. O sıralarda mana pazarlarının en büyük ikisi Filistin ve Hindistan’da kurulmuştur. Tuzu kuru Batılı gençlerin Filistin’de silah kullanmayı öğrenip dünyayı silah yoluyla değiştirmeyi tercih etmeyenlerinin hemen hepsi, istikametlerini Hindistan’a çevirmek zorundadır —bildiğim kadarıyla Tibet sonraki safha. Hikâyenin taraflarından biri, o tuzu kuru “şehirliler”.

Öteki tarafta ise, savaştan sonra sıkı çalışmış, çok sıkı çalışmış, ebeveynlerinin hayal bile edemeyecekleri bir konfora kavuşmuş kasabalılar var. İnsan denen türün bu dünyadaki amacının kendilerinin sonunda sahip oldukları konfor olduğundan hiç şüphesi olmayan, aslında galiba bildikleri hiçbir şeyden şüphesi olmayan, küt, kalın, sıkıcı insanlar… O kadar sıkıcılar ki, kendilerine eşlerinden ve —kendilerinin birer kopyası olan— birkaç kişiden fazlasının birkaç saatten daha uzun süreyle katlanması imkânsız. Aha işte onların 40-50’si, Oregon’da Antelope denen bir yerde (kasaba desen değil, köy desen değil, bir “yer” işte) yaşıyorlar.

Bhagwan adında Hintli bir bezirgân, bir biçimde, kendisinden çok daha akıllı, çok daha ince, değer yaratmak için gerekli olan becerilerden en az birine çok iyi derecede sahip şehirli çocukları büyülüyor. Aslında muhtemelen Bhagwan veya dünyayı değiştirme iddiası filan değil o gencecik insanları büyüleyen. Hatta Bhagwan’ın etrafındaki halede seksin serbest olması da değil. O merkezin etrafında birbirlerini bulmuş olmaları. Ama meseleyi böyle adlandıracak bir lügat yok ve dolayısıyla Bhagwan bir “vesile” olmaktan başka bir şey olmadığı halde bir “fail” halini alıyor. Bir sembol… Hindistan’da “politik” bir rahatsızlık kaynağı oluyorlar ve barınamayacaklarını hissediyorlar. Düşünce ve ifade özgürlüğünün kalesi olduğunu varsaydıkları ABD’ye gitmeye karar veriyorlar.

***

(İki nokta:

Birincisi, her komünün “içinde”, hatta hiyerarşiden yıldığı için bir araya gelenlerin topluluğunun içinde bile bir hiyerarşinin nasıl ve neden zuhur ettiğini, o hiyerarşinin, eğer sorgulanamaz bir sembol etrafında zuhur ediyorsa nasıl yıkıcı olabileceğini de teşhir ediyor dizi. Ama şimdilik bu mevzulara girmeyeceğim.

İkincisi, yukarıda sözünü ettiğim Tüfekçi, bir başka yazısında da fikir ve ifade hürriyetinin ABD ile sınırlı bir şey olduğundan, Amerikalıların bunu evrensel zannettiklerinden filan dem vuruyor. Bhagwan vakasını analiz etmesini öneririm.)

***

Dizide gerçek görüntüler var ve seksenlerin başında olayların içinde yer almış kişilerin şimdiki halleri de konuşup olan biteni kendi perspektiflerinden anlatıyorlar. Uzatmayacağım, nasılsa vesile çıkar ve dizi hakkında yine yazarım.

Net toplamda, meselenin taraflarından birini teşkil eden kasabalılar, kendi sahip oldukları konforun kendi çabaları ve uğruna atalarının canlarını verdiği bir takım değerler sayesinde elde edilmiş olduğunu zannediyorlar. O gün onların sahip olduğu değerler sanki nesillerdir o topraklarda yaşayan bütün cetlerinin değerleriymiş gibi konuşuyorlar. Savaş sonrasının konjonktüründe ortaya çıkmış nevzuhur statükonun ezeli ve ebedi olduğunu zannediyorlar —statükonun kendi hayatları içinde bile değişmiş olduğunun farkında değiller. Sırf varsaydıkları değerleri paylaşmadıkları için, kendilerine hiçbir zararları olmayan birilerine tahammül edemeyen, bir şeyler değişecek diye ödü kopan bir zavallılar güruhu var bir yanda…

Öte yanda ise, karşılarındakilerin ne kadar cahil, eğitimsiz olduğunu bilen, incelmiş, kendi incelmişliğinden kibirli, kendilerine düşmanlık yapanları zekâları ve bilgileri sayesinde kolayca alt edebileceğine inanan şehirliler var. Ama meselenin aslında hangi zeminde oynandığının bile farkında değiller. Zannediyorlar ki hak, hukuk alanında bir mücadele verecekler. Olmadı, demokrasi alanında… “Burası benim”den başka bir dayanağı olmayan ve başka dayanağa da ihtiyaç duymayan birileri ile dövüşüyor olduklarını fark ettiklerinde…

İçlerinden biri, belgeselin bir yerinde, sözün sahibine atıfta bulunarak, mealen, “düşmanınızı iyi seçmelisiniz, çünkü sonunda ona benzeyeceksiniz” diyor. Aradan bu kadar yıl geçtikten sonra bile son derece zarif, eğlenceli kalmayı başarmış bir kadın… Aradan bunca yıl geçtikten sonra, başlarına geleni bu kadar bilgece ortaya koyabiliyor ama besbelli ki o zamanlar bu bilgeliği sergileyemiyorlar. Düşmanlarına benziyor, silahlanıyorlar, filan…

Hangisi kazansa iyiydi?

Benim baktığım yerden kendi fikrimi söyleyeyim: Hangisi kazansa kötü olacaktı. Birbirleri ile dövüşmeleri iyi oldu. Bu dövüş sırasında kendileri ama daha çok da dövüşe katılmayıp seyredenler bir yığın şey öğrendi.

Eğer devlet, devletliğini yapıp taraf tutmasaydı, dövüş muhtemelen daha da sürecekti. Daha çok şey öğrenilecekti. Ama devletler taraf tutar. Devletler, özellikle de ulus-devletler, kasabalıların mülkiyetinde olan şeyler. “Burası benim” diyen, başkalarına “istediğiniz gibi sevişemezsiniz, bu işin normali var” deme hakkını kendisinde gören, neden böyle bir hakkı olduğunu düşünmeye bile tenezzül etmeyen, ortada hiçbir mesnedi yokken “onlar kazanırsa ben kaybedeceğim” diye korkan, sıkışınca kurucu babalar, bayrak, ahlak, din ve saire kavramlarını yerli yersiz savuran sahiplerinin istediğini yapar devlet. Bir biçimde, onların taleplerini yerine getirmenin yolunu bulur. Ama hileyle, ama zorla…

Devlet denen aygıtı “bütün insanlığın iyiliği için” filan gibi büyük anlatılarla ele geçirmeye çalışmak, benim açımdan bakıldığında politika filan değil. İster elle çoğaltılmış pankartlarla, ister teksir edilmiş manifestolarla, ister Kalaşnikoflarla, ister Facebook’la, nasıl ele geçirilirse geçirilsin, devlet, onu ele geçirenleri ele geçirir. Neticede devlet bir teknolojidir ve zamanla değişir ama teknoloji olma özelliği baki kalır. Her teknoloji gibi de, kendisini dayatır. Gezi’de ortaya çıkan momentum devleti ele geçiremedi diye yakınıyorsa Tüfekçi, kendi hesabıma diyebilirim ki “iyi ki ele geçiremedi.”

İmdi…

Birbirinden farklı ve birbirini tamamen dışlayan iki farklı düzlem var.

Birincisinde, “devleti iyi işleyen bir devlet” haline getirmek için mücadele vermekten söz edebiliriz. Bu mücadeleyi, devleti ele geçirmeye çalışarak ve nihayet ele geçirerek de yürütebiliriz. Hatta belki de bu mücadelenin en efektif yolu devleti ele geçirmek olabilir. Bir siyasi parti halinde örgütlenmek, propaganda yapmak, seçim kazanmak ve… Devleti değiştirip, “iyi işleyen bir devlet” haline getirmek. Bu tür bir mücadelenin kolay tarafı, devleti ele geçirene kadar olan süreç. Zor olanı ondan sonra başlıyor. Dünyanın dört bir yanında ilk seviyeyi başarıyla geçen çok sayıda özne oldu. Ama devletler zaman içinde az veya çok değiştiyse, bu değişimde, onu değiştirme iddiasıyla ve dört başı mamur planlarla onu ele geçirenlerin pek az hissesi oldu. Yine de “politik mücadele” dendiğinde böyle de anlaşılabilen bir düzlem var ve olmasına da bir itirazım yok.

Ama politik mücadelenin biricik düzleminin bu olduğunun düşünülmesine itirazım var. Bir ikinci düzlem daha var: Sosyoloji. Platon, tuğla gibi bir kitap yazmıştı, adı Devlet olan. Ama uzun süre biricik mürşidi olarak sunduğu Socrates kendisini, “at sineği” olarak tarif ediyordu. Onun yaptığı da politikaydı. Asıl onun yaptığı politikaydı. İtiraz etmek, direnmek, soru sormak da politikadır. Politikacılarına her seçimden önce “projeleriniz ne” diye sormayı marifet zanneden, bunu alışkanlık haline getirmiş bir toplumun içinde büyüyünce farkına varılmıyor olabilir ama cevap vermek çok da marifet değil. Soru uygun sorulmuşsa, cevabı sıradan insanlar tarafından bile kolaylıkla verilebilir. Soru varsa cevap bilinir. Soru yoksa, olmadığı bilinmez. Soru doğurgandır, cevap doğum. Soru durmadan, defalarca doğurabilir. Cevap ise doğduğu andan itibaren yaşlanmaya başlar.

Uzağa gitmeye lüzum yok, Marks’ın metinlerini bu gözle okuyan herkes kolaylıkla farkına varabilir ki, soru sorduğu, itiraz ettiği yerlerde gürül gürül çağlayan, şairane bir Marks vardır. Az bildiği matematikle manasız cevaplar ürettiği yerlerde ise kupkuru, çorak, bir başka Marks. Sorduğu sorular bugün hâlâ capcanlı, yaşıyor. Verdiği cevaplar çoktan tarih oldu.

Bhagwan’ın müritleri, cevapmış gibi görünen soruların peşinden, “yeni insan” gibi manasız bir sloganla, dünyayı değiştirme iddiasıyla, aslında politika yapıyorlardı. “Yeni insan”, sanki cevapmış gibi görünebilir. Ama değil… Çünkü onu herkes kendince tarif edebilir, herkes kendi tarifiyle komüne eklemlenebilir. Olan şey, çok sayıda farklı itirazı aynı başlık altında toplamaktan ibaret. O dönemde insanları bir başlık altında toplamak için sınırları belirli bir toprak parçası, devlet içinde bir devlet elzem görünmüş besbelli.

Neticede muratlarına erdiler, dünyayı değiştirdiler. Antelope kasabasının sakinlerinin torunlarının seks ve aile kavramları mesela, muhtemelen, dedelerinkinden çok Bhagwan komünününkine benziyordur. Ama devlet içinde bir devlet kurmaya kalkmış ve onu bir biçimde beş yıl yaşatmış olmalarının, bu süreçte silahlanmış ve cinayetler planlamış olmalarının bu neticede pek hissesi yok. Sorularının, itirazlarının, neşelerinin, hayatiyetlerinin ise var…

Politika, devleti ele geçirmek ve onu dönüştürmekten daha fazla ve daha geniş bir şey. Zaten öyleydi, artık iyice öyle. Devletler, hatta Türkiye Cumhuriyeti devleti bile, bir hayli geri çekilmiş durumda. Ve politikayı aşağıdan yukarı yapmak için uygun teknolojiler var. Gezi, kendisinden politik iktidarı değiştirmesini talep edenleri hayal kırıklığına uğrattı. Ama bu Gezi’nin başarısızlığı değil, politikayı bu kadar dar manada kavrayan zihinlerin başarısızlığı…

Genel kategorisine gönderildi