Sinema

Sinemaya ilk defa yedi yaşımda, annemin yanında gittim. Kadınlar matinesine… Türkan Şoray’ın oynadığı bir filmdi. Günün popüler şarkılarından biri, senaryo sayılabilecek şeyin omurgasıydı.

Sevmemiştim. Sinemayı, Türkan Şoray’ı, abartılı oyunculuğunu, salondaki kadınların onunla birlikte kendilerinden geçip ağlamalarını… Sevmemiştim.

Sonra uzun yıllar sinema benim için, kardeşlerime ve/veya yeğenlerime nezaret etmek için katlandığım bir şey oldu. Onları çocuk filmlerine götürüyordum. Çok seviniyorlardı sinemaya gidileceğinde. Onları sevindirmek de hoşuma gidiyordu.

Arkadaşlarımın birçoğu için, sinema olmasa hayat yaşanmaya değer bir şey olmayacak gibiydi. Lise ve üniversite yıllarımda, onların ısrarıyla arada bir sinemaya gitmek zorunda kalıyordum. Bir yandan da, Türkiye’de —diğer alanlar için olduğu gibi— sinema için de berbat yıllardı. Zaten asla gitmediğim yerli filmlerin neredeyse tamamı ya seks filmiydi veya dünyada iş yapan temaların ucuz taklitleriydi. Nitelikli yabancı filmler de bilmem kaç yıl gecikmeyle gelebiliyordu Türkiye salonlarına.

Yine de arkadaşlarım, haftada en az iki-üç defa sinemaya gidiyorlardı. Ben birkaç haftada birine ancak katlanabiliyor, diğer seanslarda kitap okuyordum. Film seyretmek ile kitap okumayı birbirinin muadili olarak gördüğüm akla gelmesin. Ama bir mukayese tamamen imkânsız da değil —en azından birilerinin birisi için harcadığı zamanı diğeri ile geçiriyor olduğuma göre…

Roman okumak bireysel bir ayindi, sinema ise sosyal bir ayin. Ben de pek sosyal bir insan sayılmazdım. Küstah, insanlara tepeden bakan biri değildim ama insanların kurup paylaştığı düzen bana pek matah bir şey gibi görünmüyordu. Daha iyisi için kurdukları ortak hayaller —devrimci veya milliyetçi hayaller— de pek ilham verici değil gibiydiler. Bütün dünyaya çekidüzen vermek gibi bir arzum, daha o zamanlarda yoktu. Kendi küçük dünyamı daha yaşanır kılmak gibi mütevazı hayallerim vardı da denebilir belki. Kendi köşeme çekilip okumak… Cazipti.

Çok sonra öğrendim ki, insanların çoğu, roman okurken kişileri ve sahneleri kafalarında canlandırıyorlarmış. Benim öyle bir halim de hiç olmadı. Hayal gücüm ziyadesiyle sınırlıymış demek ki… Ona rağmen roman okurken kendimi dünyadan soyutlayabiliyordum. O da iyi geliyordu.

Sonra, daha sonra, herhalde çalışmak zorunda olmanın dayattığı şartların ve nihayet evlenmek zorunda olmanın dayattığı şartların neticesinde, biraz daha sosyal biri oldum. Sinemaya daha sık gitmeye başladım. Sevdiğim filmler oldu, sevmediklerim oldu. Sinema kategorisi ile ilişkim ise hep ikircikli kaldı. Neden olduğunu kendime bile ifade etmekte zorlandığım bir ikirciklilik hali…

O dönemde pek modaydı, sinemaya uyarlanan romanlar üzerinden “romanı daha güzel, yok filmi daha güzel” tartışmaları. Belki hala modadır, bilmiyorum. Ama açıkçası, bütün romanlar filmlerinden daha güzeldi. Çok daha güzel…

Sonra Elia Kazan’ın East of Eden’ini seyrettim. Televizyonda… Dünyam değişti. Steinbeck’in Cennet Yolu, benim için apayrı bir yeri olan bir romandı. Romanda iyiliğin temsilcisi Aaron’un (Habil) neden kötülüğün temsilcisi Cal’lerle (Kabil) rekabet edemeyeceği apaçık görünüyordu. Düzen, iyilik, ancak herkes ona katılırsa sağlanabilir bir şeydi. Diğer herkes ve her şey iyi olsa bile bir tek kötü, herkesin dünyasını karartabiliyordu. (Çok şematize ettim, öyle yaptığımı bilin.) Asimetri… Bir iyi dünyayı iyi yapmaya yetmiyor ama bir kötü, kötü yapmaya yetiyor. Filan…

Ama…

Elia Kazan’ın East of Eden’inde döneminin altın çocuğu James Dean, dünyalar iyisi Aaron’u değil, sorumsuz, biçimsiz, düzeni tehdit eden Cal’i oynuyordu. Ve… Hikâye hiç de benim bildiğim hikâye değildi. Yine şematize edecek olursam… Aaronların dünyası —Aaronlardan müteşekkil bir düzen dünyası— biçimsiz, sıkıcı, doğurgan olmayan, mekanik, mütemadiyen kendisini tekrarlayan, sancısız ama yaşanmaya değmez bir dünya idi. O dünyayı yaşanır kılan, doğurgan kılan, değerli kılan, kendisinden nefret edilmesini, babasının bile kendisinden nefret etmesini kahramanca göze alarak, bir başına kalmayı kahramanca göze alarak itiraz eden Cal idi…

“Ulan…” dedim kendi kendime, “roman böyle değildi.” Emin olamadım, romanı bir defa daha okudum. Evet, haklıydım. Steinbeck’in Aaron’u “düzgün” biriydi. Cal ise sevgisiz, sevginin kıymetini bilmeyen biri… Dikkat isterim, Aaron sevgi dolu biri değildi, aslında hayatında sevgi denen duyguya bir yer olup olmadığı bile belli değildi. Sadece düzen uğruna kendisini feda etmeye hazır biriydi. Filmde ise bariz kontrast sevgi/sevgisizlik üzerindendi.

İlk defa bir romanın filmi, bence, romanın kendisinden daha kıymetli göründü gözüme. Bu, sinemaya dair hissiyatımı değiştirmedi ama dünyaya dair bütün varsayımlarımı tepetaklak etti. Hani geçen gün dedim ya, yepyeni koordinatlar eklemek zorunda kaldım dünyayı kavrayışıma ve her şey bambaşka bir ışıkta bambaşka görünmeye başladı gözüme…

Yine çok basitleştirmeyi göze alarak söyleyeyim, yeni eklenen koordinatların belki de en mühimi sevgi idi. Sevgiyi bilmiyor değildim. Aksine, çok sevgi dolu bir ortamda, belki de her şeyin —alakalı alakasız her şeyin— sevgi ile ilişkilendirilerek ancak karara bağlanabildiği bir ortamda büyümüştüm. Apaçık kötülüklerin, düşüncesizliklerin, hainliklerin “ama biz onu seviyoruz, sevmeliyiz” diye görmezden gelindiği bir ortamda… Anlamasam da anlıyordum bu halleri.

Ama dünyanın düzeni… O başka bir şeydi. Öyle sevgi filan gibi kişisel duygulara karıştırılması yakışık almayacak bir şey. Kazan’ın East of Eden’i, işte, tam da bu bipolar dünyamı yıktı. İçinde sevgiye yer olmayan bir dünya düzeninin, temel müteharrik güçlerinden biri olarak sevginin yer almadığı bir dünya düzeninin sürdürülebilir olmayan, doğurgan olmayan bir şey olduğunu hissettim. Gerisi çorap söküğü gibi geldi. Newton’un yaptığı esas büyük işin “insanların kusurlu dünyası ile meleklerin kusursuz dünyasının aynı kurallara tâbi olduğunu göstermesi” olduğu söylenir. Benzer bir şey bende oldu. Şahsi olan ile sosyal olanın aynı zeminde buluşması…

Neyse, bugünlük derdim bunlar değildi, sinema idi…

Sonra sinema ile ilişkim daha da yoğunlaştı. Sinema hakkındaki tereddütlerim ortadan kalkmadı. Ama mesela Milos Forman’ın Guguk Kuşu’nu seyrettiğimde, neredeyse aniden farkına vardım ki, sinema sokak çocuklarının işidir. Sokak çocuklarının yanındadır. Kazan’ın Aaaron’un yanında yer alan, Dean’i Aaron olarak oynattığı bir film yapması neredeyse mümkün değildi yani. Yapılamaz mıydı? Yapılabilirdi ama o film sinema tarihinde East of Eden’in elde ettiği yeri elde edemezdi ve Dean de şimdi olduğu gibi bir kahraman olmazdı. Sinema gardiyanların yanında değil mahkûmların yanında, patronların yanında değil işçilerin yanında, kurumların yanında değil asilerin yanında, öğretmenlerin yanında değil öğrencilerin yanında yer almak zorundaydı.

Neden öyleydi?

Neden Steinbeck Aaron’un yanında yer alabildiği —ve yine de okunabilir, nesilden nesle tavsiye edilebilir bir klasik yazabildiği— halde Kazan aynı şeyi yapamıyor? Bilemiyorum. Belki de roman yazmak çok bireysel bir iş. Tek başına yapılan, yapılması gereken bir şey. Ama sinema öyle değil. Bir ekip işi. Bir tek zihin, kendi başına kaldığında, Platonik bir şeyi güzelmiş gibi algılamanın ve algılatmanın bir yolunu bulabiliyor olabilir ama birkaç kişi bir arada bir iş işlemek zorunda kaldıklarında bu, o kadar da kolay olmayabilir. Bilemiyorum.

Mesele şu ki, hayatımın patikasını köklü bir biçimde değiştiren bunca misale rağmen sinema ile ilişkim hep netameli kaldı. Bir dönem iletişimcilerle, sinemacılarla, sinema teorisyenleriyle nispeten yoğun temasım oldu. Sinema ile ilişkimi ifade etmek, dile dökmek, ete kemiğe büründürmek için çabalamak zorunda kaldım. Derdimi pek de iyi ifade edemedim. O dönemde, imkân olsa da bir film yapsam diye çok istedim, çok hayaller kurdum. Belki öylelikle derdimi ifade edebilecektim.

Derken geçende Nezih’in (Erdoğan) Sinemanın İstanbul’da İlk Yılları’nı okurken, derdimi daha iyi ifade edebilecekmişim gibi geldi. Sinemanın bizi nasıl değiştirdiğini, insanlığın modernleşmesine nasıl tesir ettiğini, dünyanın birbirine çok uzak bölgelerinin sinema sayesinde nasıl senkronize olduğunu zaten biliyorduk —biliyor gibiydik. Ama mesela, sinemanın ilk yıllarında, teknik yetersizlikler sebebiyle hareketler perdede kesikli görünüyor iken, sinema salonlarından çıkan insanların tuhaf, kesikli jestlerle yürüdüklerini bilmiyordum.

Sinema bize, sınırlı bir süre içinde başlayıp biten bir hikâye anlatıyor. O hikâyede kahramanlar, anti-kahramanlar var —hep oluyor. Hikâyenin bir yerinde bir şey oluyorsa, o olan şey, her vakit hikâyenin ana aksına dair bir rolü olduğundan oluyor. Hani sinemacıların meşhur aforizmasıyla, “eğer bir sahnede silah görünüyorsa, ileride bir başka sahnede mutlaka patlayacaktır”.

Bunlar ve buna benzer vasıfları sebebiyle sinema bize, hayatın dokusu hakkında bir şeyler “öğretiyor”. Gerçek hayatta, evin odalarının birinde, bir çekmecede bir silah var olabilir ve hayat boyunca da ateşlenmeyebilir. Hayatın dokusu, sinemanın bize ima ettiğinin aksine, o kadar sık ve desenler oluşturacak şekilde dokunmuş değil. Aksine, son derece gevşek, herhangi bir deseni olmayan bir dokuya sahip hayat. En azından herhangi bir desende yeri olmayan bir yığın unsur var hayatın içinde. İnsanlar birçok şey hissediyorlar, hepimiz her an bir yığın şey hissediyoruz. Hislerimizi ifade etmek zorunda kalmazsak, bulanık bir tecrübe olarak yaşanıp gidiyor o anlar. Kalırsak? Öyle sinemadaki oyuncuların becerdiği gibi kusursuz bir biçimde ifade edemiyoruz derdimizi. Öyle kusursuz, tereddütsüz cümleler yok hayatta. Başladığı hale uygun bir biçimde tamamlanan neredeyse bir tek cümlemiz yok, ezberlemiş olduklarımız dışında…

Filan.

Bu itirazları sınırsızca çoğaltabilirim. Neticede sinema hayatın doğruya yakın bir metaforu değil. Olmalı mı? Biri demişti ki mealen, “ulan ben hayatı —onun biçimsizliğini— zaten yaşıyorum, sinema bana fantastik, gerçek olamayacak şeyler sunduğu, beni o atmosferlere taşıdığı için kıymetli.” Eh, öyle de bakılabilir. Ama… İşte sinema salonundan çıktığımızda, eğer oradaki oyuncular kesik kesik adımlarla yürüyorlarsa… Biz de öyle yürümeye çalışıyoruz. Sinema bizi, herhangi bir dinin en gösterişli ayinini düzenleyen din adamlarının bile hayal edemeyeceği kadar birbiçimli hale getiriyor.

Dolayısıyla… Sinema, mesela MHP’nin kocaman kongresinde edilen bir lafın, bilmem ne vakit patlayacak bir bombanın işaret fişeği olduğunu zannetmemize yol açıyor. Dünyayı böyle okumaya başlıyoruz. Aslında bir takım sıkışmışlıkların muhtemel “netice”lerinden biri olan basit, manasız tercihlerden birini, gelecekte olacak bir şeylerin “sebebi” olarak hesaba katmaya başlıyoruz. Aydınlanma aklı dediğim şeyin dünyada bu kadar yaygınlaşabilmesi ve sorgulanabilmesinin bu ölçüde güçleşmesi, belki de sinema sayesinde…

Sinemanın anlattığı hikâyenin doğruluğu veya yanlışlığından söz etmiyorum. Sinemanın yanında yer aldığı kesimlerin —mahkûmların, işçilerin, öğrencilerin, asilerin— zaten yanındayım. Buralarda bir derdim yok. Toffler, okul için, “müfredat mühim değil, okul bize bir zil çaldığında hep birlikte davranmayı, rahatsız sıralarda eşit hizada durmayı, bilginin bloklar halinde ayrıştırılıp sonra o bloklardan yeniden inşa edilebilir bir şey olduğunu öğretir” mealinde bir şey demişti. Gerçekten de okulda öğrendiğiniz müfredattan hepinizde pek az iz kalmıştır ama okulun formundan —hiçbir dersin müfredatında yer almayan, kimsenin size “dünya böyledir” diye söylemediği şeylerden, okulun “zımnen” öğrettiklerinden— öğrendiklerimiz ölene kadar bize tesir etmeyi sürdürecek.

Her film farklı bir hikâye anlatıyor. Ama bütün filmlerin formu aynı. Birbiri ile ilişkili, birbirini tamamlayan, biri diğerini nedensel olarak gerektiren sahnelerden müteşekkil, lüzumsuz hiçbir şeyin vuku bulmadığı, hiçbir gri alan ihtiva etmeyen dünyalarda gerçekleşiyor bütün filmler. Hikâyeyi seviyor veya sevmiyoruz. Ama dünyanın da hepsi birbiri ile ilişkili, birbirini tamamlayan, çizgisel olgularla örülmüş lüzumsuz hiçbir şeyin vuku bulmadığı bir dünya olduğu zannını —yani Aydınlanma aklı dediğim şeyin bir yığın temelsiz ve zırva varsayımını— hiç farkında olmadan satın alıyoruz.

Galiba…

Uzun bir metin oldu. Ama bir diziden söz etmek istiyorum ve böyle bir girişe ihtiyacım vardı.

Genel kategorisine gönderildi