Küreselleşme Karşısında Devlet

Roosevelt’in Amerika’sında Amerikalılar kendilerine “biz” diyorlardı, Avrupalılardan, Meksikalılardan farklarını işaret etmek için. Amerikalı kömür kartelinin sahipleri ve üst düzey yöneticileri de, üç otuz paraya günde on iki saat çalışan işçileri de…

Kartelciler ayrıca kendilerine “biz” diyorlardı ve kömür işçileri de bir başka “biz” oluşturuyordu. Roosevelt de Amerikalılara “Amerikalı” diyordu. Ama kendi şahsi ikbali, kartelcilerden çok kömür işçilerinin sempatisini kazanmasına bağlıydı. “Sen Amerikalısın, sen değilsin” filan gibi manasız tariflere girmeden, eline geçirdiği gücü kendi menfaatinin gerektirdiği biçimde kullandı.

Dünyadaki bütün “biz”ler, kendi içinde sayısız başka “biz”e bölünmüş durumda. Dahası, bir yığın “biz”, başka “biz”lerin sınırlarını kat ediyor. Kadınlar kendilerine “biz kadınlar” diyor olsalardı mesela, işçi “biz”ler, Türk “biz”ler, Mülkiyeli “biz”ler gibi “biz”lerin sınırlarını aşan bir “biz” oluşturmuş olacaklardı. Yani üst “biz”ler, daha küçük “biz”lerin bir araya toplanmasıyla oluşmuyor.

Bütün “biz”ler, hiyerarşisiz, akışkan ve politik şeyler. Politik, yani aralarında konjonktürel olarak alçalıp yükselen gerilimler olan şeyler. Ofisteki çalışanlar arasında gruplaşmalar var. O gruplar arasında gerilimler var. Gruplardan biri ekstra bir pozisyon aldığında, diğerleri bundan zarar görebilir. “Ah ama olsun, ben zarar görsem de ofis kazansın” demez, zarar görenler. “Canım filanca işi ben almadım ama Ankaralı başka bir ofis aldı, ne güzel, Ankara kazandı” da demez, ihaleyi kaybeden.

Galatasaray Avrupa’da başarılı olduğunda Türkiye’nin UEFA puanı yükselir, diğer kulüpler de bundan nasiplenir. Ama Fenerbahçe’nin nasibine düşen artı puan, Galatasaray ile Türkiye içinde rekabet edebilirliğine vurduğu darbe ile kıyaslandığında çok ehemmiyetsiz kalıyorsa, Fenerbahçeliler kaçınılmaz olarak “kalsın” der, “Galatasaray’dan gelecek hayır, Allah’tan gelsin.”

O halde…

Herhangi bir “biz”in içindeki “biz”lerin arasındaki gerilim belirli bir seviyeyi aştığında, üst “biz” için alarm zilleri çalmaya başlayabilir. Aşmasın. Ne yapalım?

Önce… Hangi gerilim hangi seviyeyi aşarsa ne kadar tehlikelidir? Kim bilecek? Kim karar verecek? Ofiste biri bir performans sergileyip sonra da bu performans sayesinde elde ettiği prestije yaslanarak hasımlarını ortadan kaldırmaya kalkarsa… Önce hasım “biz”lerin karşılıklı mahareti yarışır. İş bir ölüm kalım meselesi halini alırsa, ofisin yönetimi meseleye el koymak zorunda kalır. Ya tarafları uzlaştırmanın bir yolunu bulur veya taraflardan birini tasfiye etmek zorunda kalır. Problemin nasıl ele alındığı da yönetimin mahareti…

Ama mesele millet gibi kategorilere geldiğinde…

Ofis yönetimi gibi bir üst otorite yok.

Millet dediğiniz kavram bir icat. Ama anonim bir icat. Yani tarihin belirli bir safhasında bir entelektüel veya politik otorite milleti tarif etmiş değil. Görüldüğü kadarıyla lisanlar hakkındaki bilinçlilik seviyesi yükselmeye başladığında, daha önce aynı lisanı konuştuğu için kendilerine “biz” diyen öznelere “millet” denmeye başlamış. Yani daha önce birileri Türkçe konuşuyorlar ve kendilerine “biz” diyorlarmış. Almanca konuşanlar da kendilerine “biz” diyorlarmış. Bir safhada bu “biz”likler hakkında konuşulması, düşünülmesi gerektiğinde “millet” kavramı icat edilmiş. Önce varmış, sonra adlandırılmış.

Vatan daha sentetik bir kavram. Hemen herkes için kendisini ait hissettiği, daha rahat davranabildiği, aşina coğrafyalar herhalde hep varmış —en azından yerleşik düzene geçildiğinden bu yana ve yerleşik düzene geçenler için. İnsan dediğinin bir “yer”e ihtiyacı var. O yeri başkalarından koruma güdüsü de herhalde çok eski bir şey olsa gerek. Ama mesele büyük ölçekli, “gitmesek de görmesek de bizim” olan yerlere gelince… Gitmeyeceğimiz, görmeyeceğimiz yerlere… Onun yukarıdan icat edilmesi gerekmiş.

Devlet ise…

Ne diyeyim?

***

Şöyle diyeyim…

Millet aşağıdan yukarı tarif edilen, akışkan, hayatiyet dolu bir kavram. Vatan, millet ile ilişkilendirilerek dünyaya getirilmiş, bambaşka düzlemdeki bir kavram. Aşağıdan yukarı inşa edilen millet kavramıyla ilişkilendirilmiş olsa da yukarıdan aşağıya empoze edilmiş. Devlet denen şey ise bambaşka düzlemde bir şey. Ne millet ve ne de vatan kavramları yokken de varmış. Milletleri kat eden bir pratiğe sahip olarak… Türklerin bir yığın, eşzamanlı devletleri olmuş mesela. Ve o devletlerin pek çoğunda Türk olmayan tebaa da varmış. Yani devlet ile millet neredeyse hiçbir vakit üst üste örtüşememiş.

Devlet ile vatan?

Emirdağ’dan kalkıp Brüksel’e yerleşmiş bir Türk, vatanını özlüyordur. Yani? Emirdağ’ı… Bilemedin Afyon’u. Bilemedin Eskişehir’i. Bilemedin İstanbul’u. Ama mesela Gümüşhane’yi özlediğini hiç zannetmiyorum. Adamı Brüksel’den getirip Gümüşhane’ye koysan, kendisini fena halde gurbette hissedecek, bir an önce Brüksel’e dönmeyi arzulayacaktır.

Mesele şu: Kendisi akışkan olan, mütemadiyen değişen millet, vatanı kendisi tarif ettiği sürece, vatan denen kavram organik bir kavram. İlave gerilimlere yol açmaz. Ama millet dediğin şeyle tam olarak örtüşmeyen devlet, kendi menfaati icabı olarak vatanı tarif etmeye kalktığında, milletin menfaati için değil de devletin menfaati için bir vatan tarif edildiğinde… Millet kadar akışkan olmayan bir otorite bu tarifi yapmaya kalktığında…

Olan millete olur.

***

İmdi…

Demiş oldum ki, millet, vatan ve devlet birbirilerinden faklı düzlemlerde yer alan kavramsal şeyler. Üçü birbiriyle örtüşmez. Örtüşmezlikleri ile birlikte pekâlâ yaşayabiliriz —binlerce yıl boyunca yaşadık. Ama ulus-devlet diye bir şey icat edip, üçünü örtüştürmeye kalktığınızda, tuhaf neticeler ortaya çıkar. O tuhaf neticeleri yönetebilmek için devlet denen aygıtı manasız bir biçimde yeniden tarif etme zarureti ortaya çıkar. O devlet, akışkanlığına ket vurmak zorunda olduğu millet ile karşı karşıya gelir. Sadece devletin niteliğinden kaynaklanan bir yığın manasız problem ortaya çıkar. O problemleri çözebilmek için devleti aşırı güçlendirmeniz gerekir.

Sonra?

İşte o devlet, “vatan, millet, Sakarya” diye bağırıp durur, “Amerika’nın tekerine çomak sokacağız, ey kahraman millet” diye gürler bir yandan… Öte yandan da milletin şeker fabrikalarını, milleti zehirleyecek olan Amerikalı şirketin dayatmaları karşılığında kapatır.

Bütün bunlar kader değil.

Eğer devlet milletin olsaydı, bunların hiçbiri ol(a)mayacaktı. Yılmaz Özdil gibi manasız adamlar, orada kuytularda kalmış bir takım meczupların milleti temsil kabiliyeti varmış gibi yazacaklar ama kimse onları ciddiye almayacaktı. Bu memleketin ortalama Müslümanının “kendimi yakacağım, üzerime benzin döktüm, orucum bozulur mu” filan gibi saçmalıklarla uğraşmadığını, her milletin —hatta her “biz”in içinde— öyleleri olduğu gibi Özdil gibi meczupların da olduğunu herkes biliyor zaten. O “biz”, şeker fabrikalarının satışına da, daha önce mısır şurubu kotasının yükseltilmesine de mani olacaktı. Filan.

Yaşadığımız problemler milletin kifayetsizliğinden kaynaklanmıyor. Bir devlete göre millet inşa etmeye çalışılmış/çalışılıyor olmasından kaynaklanıyor. Millet denen şeyin, akışkan, günün şartlarına göre durmaksızın kendisini güncelleyen şeyin, devlet denen aygıta “göre” tarif edilmesinden kaynaklanıyor.

O vakit de… Küreselleşme diye bir şey zuhur edip bir başka “biz” kavramı belirdiğinde… “Vay devletime neler oluyor” diye feryatlar başlıyor. Millet ile küreselleşme çelişmez. Devlet, eğer kendisini güncelleme kabiliyetinden mahrumsa, millete göre yeniden formunu alamıyorsa, küreselleşme elbette devleti tehdit eder. Çünkü o devleti her şey tehdit eder. O devletin tebaasının içinde adamın biri “üstüme benzin döktüm, orucum bozulur mu” dediğinde bile bütün kolonları çatırdar o devletin. Çünkü devlet hasta.

Genel kategorisine gönderildi