Küreselleşme Karşısında Millet

İşittiğimde bütün tüylerimi diken diken eden laflardan biri “kendim için bir şey istiyorsam namerdim” lafı. Kestirmeden söyleyeyim, herkes, hep, kendisi için bir şeyler ister. İstemelidir de ayrıca…

Diyelim genç bir insansınız ve henüz kendinize uygun bir eş bulamadınız. Eğer o yaşları geçmiş iseniz bile herhalde kolaylıkla hatırlayabilirsiniz ki, o yaşlardaki birinin temel önceliği kendine yakıştırabileceği bir eş bulmaktır. Sabah evden çıkmadan önce duş alıyorsa, dişlerini fırçalıyorsa, aynanın karşısında kendisini dakikalarca süzüyorsa… Hemen hepsi, pazarda tezgâha yerleştireceği “kendisini” albenili kılmak içindir. Başkaları bu tür tercihleri “medeni olmak” başlıklı bir büyük hikâye haline getirebilir, dert değil. Neticede, tezgâhın üzerine yerleştiğinizde, sadece kendinizsiniz, kendinizden ibaretsiniz.

Ama…

Diyelim, aynı zamanda bir iş de buldunuz, çalışıyorsunuz. Bir ofiste mesela… İş bulmak, çalışmak, bir yandan bir gelir elde edip albeninizi artırmak için ehemmiyet taşıyor. Ama sadece o kadar değil, kendinize yakıştırabileceğiniz bir talibin sizi görebilmesi ihtimalini de artırıyor. İş, eskiden de muhtemelen öyleydi ama artık çok büyük ölçüde, çıplak iktisadi bir faaliyet değil, daha çok sosyalleşme enstrümanı. Potansiyel eşlerle temas etme ihtimalini artırdığı için önemli. Ve ilaveten, elbette hissediyorsunuz ki, sadece kişisel temizlik ve bakımla değil, sadece kazandığınız parayla değil, sosyal ilişkilerinizle de doğrudan ilişkili albeniniz. Kimin yanında olduğunuzla, onun yanında nasıl davrandığınızla filan…

İşte bu noktada, artık sadece kendiniz değilsiniz, “ben” olmaktan çıkmadınız ama bir yerde bir “biz” zuhur etti. Sizin ofisiniz ofisteki filanca arkadaşın bir performansı sayesinde bir büyük iş aldığında, o arkadaşınızla arkadaş olmaktan mutluluk duymanız için son derece nesnel sebepler var: Muhtemelen yıllık priminiz artacak. Ayrıca ofisin darboğaza girme, dolayısıyla da birilerini işten çıkarmak zorunda kalma ihtimali ertelendi. O kadar elle tutulamayacak sebepler de var: O işi başaran sizin arkadaşınız. İcabında kaynaklarınızı, muhasebesini tutmadan paylaştığınız biri. “Biz” derken söz ettiğiniz insanlardan biri. Başarı sadece onun değil, bizim. Biz başardık.

Kime karşı? Başka şu, şu ofislere karşı. Hepsi Türk, hepsi Ankaralı mesela… Onların sırtını yere getirdik.

Devam etmeden… Ofisteki “biz”in içinden birinin sergilediği filanca performansı o değil de siz sergileseydiniz, ofis işi onun değil de sizin sayenizde alsaydı… Daha iyi olacaktı. Hatta bazı durumlarda, “Edirne’yi Enver alacağına Bulgar’da kalsaydı” durumu bile geçerli. Çünkü… O hıyar, bu sayede elde ettiği pozisyonu sizi sindirmek, hatta tasfiye etmek için kullanabilir. Neticede, yeterince kalabalık ve karmaşık her sosyal grup, bu tür netameli “biz”ler imal eder. Gerçekleşen performans, ofisin içinde sizi daha kırılgan kıldığı halde, ofisin dışında size ekstra imkânlar sağlıyor olabilir. Sabah kalktığında kişisel bakımını yaparken sadece “ben” olan siz, ofiste bir başka “biz”, ofis dışında bir başka “biz” olma halini aynı anda, hepsini birlikte taşırsınız. Bunların kalıcı, kararlı bir hiyerarşisi de yok. Duruma göre, hangisi lazımsa…

Ofisi temsilen Ankara Ticaret Odasında bir toplantıya katıldığınızda, “Ankaralı” denebilecek bir başka “biz” daha kendisini gösterir. Hatta sadece Ankaralı değil, aynı zamanda “ticari faaliyet gösterenler” gibi bir “biz” de…

Özetleyeyim: Hepimiz bir “ben”iz, her birimiz muhtelif ve konjonktürel “biz”lerin içinde yer alıyoruz. O “biz”ler arasında bir hiyerarşi yok. Şartlar öyle denk gelebilir ki kardeşinize karşı ofisteki bir arkadaşınızla işbirliği yapabilirsiniz. Bu hal sizin kardeşleriniz ile kendinizi “biz” olarak görmediğiniz manasına gelmez. Hep sizin bir vasfınız olarak sizinle birlikte var olan sayısız “biz” var yani ve sıklıkla birbirleri ile çelişirler. Duruma göre, durumun gerektirdiği “biz”i raftan çekip alır, üstünüze giyersiniz. Sabah dolabı açıp “bugün ne giysem” diye düşünüp bir tercih yaptığınızda, “ama ötekine haksızlık yaptım” diye düşünüyor musunuz? Düşünmüyorsunuz. Mensup olduğunuz “biz”ler de dolabınızdaki kıyafetler gibi… Kararı veren, kendisini düşünen, özne olan bir “ben” var her durumda yani. O ben, tıpkı o günkü toplantıda birden çok uygunsuz olduğu ortaya çıkabilecek yanlış kıyafet tercihi yapmış olabileceği gibi, uygunsuz bir yerde uygunsuz bir “biz” tercihi de yapmış olabilir ve… Cezasını çeker.

Buradan, “millet” veya “din” filan gibi sosyal olarak inşa edilmiş kavramlara kadar tırmanabilirsiniz. “Tırmanmak” tabirini, bu süreç boyunca imal edilen “biz”ler giderek kalabalıklaştığı için kullanıyorum. Yoksa —tekrarlayayım— o “biz”lerin tabii, kendiliğinden, kalıcı ve kararlı hiyerarşileri yok. Zaten kalıcı ve kararlı kendilikleri yok.

İş, bu halde ortaya konunca, Aydınlanmacı kavramlaştırmalar için ziyadesiyle karışık. Ama buraya kadarı işin son derece basit hali. En az iki husus var ki, meseleyi çok daha karmaşıklaştırıyor.

Birincisi şu…

“Ben” dediğimiz şey sabit, değişmez bir şey değil. “Potansiyel alıcıların kendisine biçtiği değer” manasında değeri durmaksızın değişen bir şey. Öğrenebilir —hatta öğrenmek istemese bile mecburen öğrenir. Nerede hangi “biz”i tercih ettiğine bağlı olarak, tezgâhta başka kimlerin yanında durduğuna bağlı olarak değeri değişen bir şey “ben”. Öyle kendi başına, vakumda zuhur etmiş, Platonik bir özü olan bir şey değil. Bir yığın hata yapıp, o hatalardan ders alarak değişip duran bir şey.

Yani?

“Ben”in her değişimi, otomatik olarak onun bütün potansiyel “biz”lerini, potansiyel “biz” repertuvarını değiştiriyor ve o “biz”lerin içindeki yerini de… Dolayısıyla bütün o “biz”ler de o “ben”deki değişime bağlı olarak değişiyor, yeniden kuruluyor. Ofiste sadece mevcut “biz”lerden birini seçme durumunda olan pasif bir aktör değilsiniz. Sizin yaptığınız tercihlere bağlı olarak, o “biz”ler de değişiyor.

İşi daha da karıştıran bir başka boyut daha var.

Sizin kendinize ne dediğiniz kadar, başkalarının, dâhil olmadığınız “biz”lerin size ne dediği de tayin edici. Siz, işi almak için yarışan ofislerden bir ofis olarak kendinizi bir biçimde tarif ediyor olabilirsiniz —ediyorsunuzdur da… Ama rakipleriniz sizi başka kelimelerle, başka sıfatlarla tarif ediyordur. “Ben öyle değilim” deyip durmak, genellikle kâfi olmaz. “Müslümanlar aslında böyle değil”, “Türkler aslında zannettiğiniz gibi değil” deyip durmak nadiren netice verir. Fransa’da bir karikatür dergisini birileri tekbir getirerek bastığında, geri kalan milyarlarca Müslümanın böyle bir işi aklına bile getirmemiş olması manasını kaybedebilir. Kimse herhangi bir özne hakkında hüküm verirken, öznenin bütün hallerini etraflıca analiz edip de hüküm vermez —siz de öyle yapmazsınız.

Netice olarak hayat, mütemadi bir oyundur (game). Durmaksızın yeniden kurulan “biz”lerin birbirlerine karşı oynadıkları oyun. “Birbirlerine karşı” tabiri işi basitleştirdi, çünkü bir yandan da bir yığın “biz”, bu oyunda, durmaksızın başka “biz”lerle ittifak da yapmak durumundadır. “Biz” olarak NATO’da, NATO’nun temsil ettiği “biz”in içinde şamar oğlanı haline gelmişsek, kenara çekilip “sadece kendimiz” olarak oyuna devam edemeyiz, S-400’ler filan alıp başka ittifaklar kurmaya çalışırız.

***

Millet kavramı, bir tarihte icat edilmiş bir büyük ölçekli “biz”. Küreselleşme tartışmaları başladığında, meselenin emperyalist bir taarruz olduğunu ve taarruzun hedefinin de milletler olduğunu iddia eden, küreselleşme mevzuunu bu şekilde tarif eden çok kişi oldu. Hâlâ da benzer argümanlarla tartışılıyor. Daha o tarihlerde dedim ki, (a) millet kavramı yarayışlı bir kavramdır ve öyle küreselleşme taarruzlarıyla filan tarihten silinecek bir şey değil, (b) Türk veya Alman olmak ile küreselleşmiş olmak birbiriyle çelişmek zorunda değil, diğer bütün “biz”ler birbirleri ile ne kadar çelişiyorsa o kadar çelişirler, dolayısıyla ikisi bir arada mevcudiyetini sürdürecektir ve nihayet (c) ama küreselleşme adı altında toptan mahkûm edilen veya toptan kutsallaştırılan eğilimler, diğer bütün “biz”ler gibi millet kavramını da yeniden tarife zorlayacaktır.

Yıllar önce böyle söyledim ve hâlâ aynı şekilde düşünüyorum.

Netice olarak, akışkan —ve iyi ki öyle olan— “ben”lerin gevşek ve akışkan örgütlenmelerinden sadece biri, bir katmandaki biri olan “millet” varlığını sürdürecek —ama değişerek…

İçinde yaşadığımız şartlarda mesele yaratan, uygunsuz kıyafetlerini değiştirip pikniğe uygun kıyafetleri giymeye direnen şey millet değil. Milletler değil. Devlet.

Yani, bazı devletler, diyeyim.

Roosevelt, Theodore olanı, başkan olduğunda tröstlere, kartellere savaş açmıştı. Cumhuriyetçi bir başkandan bugün bekleyebileceğimiz bir hal değil. O gün herhangi bir başkandan beklenebilir bir müdahale değildi. Çünkü devlet, neticede, o tröstlerin, kartellerin mülkiyetine geçirilmiş bir şeydi. Geçenlerde biri hatırlattı, Roosevelt seçildiğinde büyük kartellerden birinin temsilcilerini çağırıp, “Amerika içinde benim kurallarımla oynayacaksınız, Amerikalı işçilere şunları yapamazsınız, rakiplerinize bunları yapamazsınız ama Amerika dışında her istediğinizi yapabilirsiniz, başında benim olduğum devlet her durumda arkanızdadır” demiş.

Şimdi, Türkiye’de, “vatan, millet” diye kükreyen, yurt içinde esip gürleyen, öfkesine hedef olanın hayatta kalsa şükredeceği bir vatansever ve milliyetçi otorite var. Sadece Erdoğan’dan söz etmiyorum, hatta ona eklemlenmiş Bahçeli, Perinçek gibilerinden de… Şeker Fabrikalarının satışına itiraz edecek olduğunda, bula bula “erkekliğimizi bitirecekler” argümanını bulan CHP’lileri ve daha nicelerini de kast ediyorum.

Netice olarak işbu vatansever ve milliyetçi özne, “içeride”, kendi kafasına göre bir vatan ve kendi kafasına göre bir millet tarif ediyor. Vatanı ve milleti “yeniden” tarif ediyor. O yeniden tarifler, her vakit olduğu gibi, tarifi yapanın piyasasını yükseltmeye matuf tarifler. Roosevelt’in yaptığı, ABD’yi, Amerika’yı, Amerikalılığı yeniden tarif etmekti. Erdoğan ve çetesinin yaptığı da o.

Yani?

Yani, millet dediğiniz, vatan dediğiniz kavramlar akışkandır. Mütemadiyen değişir. Şimdi de tam öyle oluyor. Mesele, bu değişimleri millet değil, “devlet” yapıyor.

Uzadı… Bir aksilik olmazsa yarın devam edeyim. Bu arada siz, eğer okumadıysanız, Ayşe Çavdar’ın şeker fabrikalarının satışı üzerine yazdıklarını okursanız iyi olur (https://www.artigercek.com/seker-fabrikalari-ozellestiriliyor-cargill-e-uymak).

Genel kategorisine gönderildi