İnşallah

Çok değil, mesela yirmi yıl önce, mesela “yarın maça gider miyiz” dediğimde “inşallah” cevabı almak sıradan bir şeydi. İnşallah! Yani? Allah isterse.

O “inşallah”ların çoğunluğu, “ben kararımı verdim ama yarın yine güneş doğar mı, doğarsa ben görür müyüm, sen görür müsün, bakalım maç yapılabilecek mi” türünden, âlemin belirlenemezliğini hatırlama ve hatırlatma işiydi.

Ama sadece o kadar değil. Etimolojisi açıkça bir teslimiyet işaret ediyordu ya, o teslimiyet santralından çıkan hatların bağlandığı bütün alanlara, her türlü bilinmezliğe, âlem karşısındaki her türlü çaresizliğe de aktarılabiliyordu kelime. Bir uçta “bilmem ki vallahi, şimdilik niyetim öyle ama yarın nasıl bir ruh halinde olurum, meçhul” yerine de geçiyordu mesela. Diğer uçta ise, “evet bir karar verdik ve karşısında çaresiz kalacağımız aksilikler olmazsa kararımız karar ama doğru bir karar mı, hakkımızda hayırlı mı, bilemiyorum” yerine de geçiyordu.

Aynı yıllarda “inşallah” kelimesini duyunca ifrit olan, koltuğuna raptiye konmuş gibi yerinden fırlayan çok kişi de vardı. “Ne inşallahı kardeşim, irade senin değil mi, kararı vermişsen arkasında duracaksın” edasıyla… E evet, onlar da biliyorlardı, ertesi sabah uyanamayabilirlerdi. Biliyorlardı âlemde bilinemeyen şeyler var. Ama bu âlemin dokusundan kaynaklanan bir hal değildi, mevcut kifayetsizliklerden kaynaklanıyordu. Yani âlem esasen “belirli” idi, yarın ne olacağı belli idi ama bizim bilgimiz sınırlı idi. Görmüyor muyduk, bilgimiz arttıkça çaresizliğimiz nasıl gerilemekteydi! Şu teslimiyetten kurtulsak, mücadele etsek, “inşallah” yerine, “iki dünya bir araya gelse bir yolunu bulacağım” desek…

Çok değil, mesela yirmi yıl önce saflar az çok böyleydi.

Şimdi?

Arada bir yerlerde, şahit olsa Kuhn’un muhtemelen, “hah, kastettiğim tam da böyle bir şeydi” diyeceği bir paradigma kayması gerçekleşti.

“Amerika’yı dize getirebilecek misiniz” gibi bir soru sorsan, “inşallah” cevabı alıyorsun. Ama eski tınısıyla değil. Tam da yirmi yıl önce “inşallah” kelimesini duyunca etinden et kopmuş gibi tepinmeye başlayan Aydınlanmacının bayılacağı tonda. “Yer yarılsa bir yolunu bulacağız” edasıyla…

“İnşallah” kelimesini işitince kendisine küfür edilmiş gibi hissedenler de hâlâ yaşıyorlar. Muhtemelen yine irkiliyorlar kelimeyi işitince. Ama eski hallerinden eser yok. O eski günlerde insan olmanın kendi kaderine hükmetmek manasına geldiğini, cesaret ve kararlılık gerektirdiğini Nietzchevari bir biçimde kükreyenlerin zihninde, şimdi, “inşallah” kelimesini işittiklerinde, insanın iflah olmaz olduğu, yeryüzündeki bütün kötülüklerin kaynağı olduğu filan gibi “fikirler” (!) zıplayıp yüzeye çıkıyor.

Paradigma değişimi tam da böyle bir şey. Bütün unsurlar, bütün jargon, bütün ritüeller aynı. Ama hepsinin birden anlamı değişti. Hepsinin birden…

Ne oldu da böyle oldu?

Testosteron ırmakları güzergâh değiştirdi. Artık başka coğrafyaları suluyor.

Testosteron, nelere kadirsin!

Yirmi yıl önce, kendi topraklarını sulayan ırmakların nispeten tahmin edilebilir, nispeten belirli rejimlerine yaslanarak aldıkları ürünlerle övünenler ile, yağmurun yağıp yağmayacağına, yağarsa ne zaman yağacağına, hangi şiddette yağacağına bağlı olarak hayatının seyri değişecek olanlar bugün yer değiştirdi.

Bugün kendisine bir şey dendiğinde “inşallah” diyen adamın inşallahı, yirmi yıl önceki inşallah değil artık. Artık “Allah isterse” demiyor adam, “Allah istedi” diyor. Kendi belirsizlikleri ortadan kalkınca —en azından gerileyince— âlemin belirlenemezliği ortadan kalktı onun için. Yirmi yıl önceki Allah’ı, âlemi bir yığın belirlenemezlikle örülmüş bir imtihan sahası olarak var etmişti. O Allah’ın âleminde, yapılan her tercih el yakıyordu. Her biri cennete açılan bir kapı olabileceği gibi, cehenneme iten bir diğren de olabilirdi. Sürekli tetikte olmak gerekiyordu. Düşman bildiğin seni kurtaracak olabileceği gibi, dost bildiğin yakabilirdi de… Neticede mesele âlemin dokusuna dair bir mesele idi, insanın bilgisiyle filan geriletilemeyecek, çözüme kavuşturulamayacak bir mesele… Sürekli imtihan hali…

Şimdi?

Şimdi yine sürekli bir imtihan hali var. Ama âlemin yapısından kaynaklanan bir hal değil, insanın kendisinden kaynaklanan bir hal. Âlem orada apaçık duruyor. Doğru ve yanlış besbelli. Artık cevap anahtarını ele geçirmişler, size kopya da veriyorlar, şeytan değilseniz yapacağınız tercih belli. Yapmıyorsanız, şeytansınız, başınıza gelene katlanacaksınız. “İnşallah” artık tercihin doğruluğuna dair bir tereddüt ima etmiyor, tercihin hangi vadede netice vereceğine dair kısmi bir belirsizliğe gönderme yapıyor. Olacak olanın ne olduğunda bir şüphe yok, sadece vadesinde biraz…

Testosteron tekinsiz bir şey. Her şeyden önce kararsızlıkları düzler. Komşu klanı yağmalamak, klanın dişilerini ele geçirmek için sefer düzenleyen erkek goriller, yol boyunca birbirlerinin hayalarını avuçlarlar. Böylelikle testosteron seviyesi yükselir ve… Muhtemel bir tereddüt, korkunun tetikleyebileceği kararsızlık, daha baştan izale edilir.

Bunları söyleyerek testosteronu kötülüyor değilim. Testosteron olmadan hiçbir şey olmaz. İnsan olmaz. Testosteron iyidir. Doğru zamanda, doğru yerde, doğru öznede, doğru dozda olmak kaydıyla…

Türkiye’de mesele, testosteronun doğru öznede ve doğru dozda olmaması. Yirmi yıl önce “inşallah” kelimesini işitince “burada mürteci var” alarmları çalanlar doğru özneler değillerdi ve toplumun testosteron kotasından hak etmedikleri kadar hisse alıyorlardı. Şimdi “inşallah” dediğinde “Allah beni seçti” edasıyla her şeyi kendisine hak görenler doğru özneler değiller ve toplumun testosteron kotasından hak etmedikleri kadar hisse alıyorlar.

Kimin doğru özne olduğunu ve doğru dozun ne olduğunu biliyor olduğumu düşündüğüm de zannedilmesin. Bilmiyorum. Ve zaten bilinemez de… Çünkü bundan yirmi yıl önce “yarın maça gider miyiz” sorusuna “inşallah” diyen öznenin zihnindeki âlem algısı doğru. Bilemeyiz. Testosteronun bilmesi gerekir. Onun güzergâhının şu veya bu teşkilatlar tarafından belirlenemiyor olması gerekir. Eğer bu kadar aşırı kudretli teşkilatlar olmazsa, testosteron sulayacağı toprakları bilir. Biliyor olmalı.

Birkaç adım geriye döneyim.

Neticede mesele âlemin dokusuna dair bir mesele idi, insanın bilgisiyle filan geriletilemeyecek, çözüme kavuşturulamayacak bir mesele… Sürekli imtihan hali… Karmaşık, çok katmanlı belirsizlikleri ihtiva eden bir âlemde tercihlerde bulunacaksınız ve… Başarırsanız hissenize düzen testosteron bir süre daha sizinle kalacak. Ünlü tenisçiler üzerinde yapılan bir araştırmaya göre, büyük maçlardan önce her iki tarafın da testosteron seviyesi yaklaşık iki katına çıkıyor. Kazanan o seviyeyi bir süre daha korurken, kaybedenin testosteron seviyesi derhal eski haline dönüyor. Testosteron erkeklik hormonu ama kadınlarda da aynı kalıp tekrarlanıyor.

Testosteron nereden akacağını, nereyi sulayacağını bir biçimde biliyor yani. Mesele şu ki, biz bilmiyoruz. Cahil olduğumuzdan bilmiyor değiliz. Bilinemez olduğundan bilmiyoruz. Maçı kimin kazanacağı henüz belli olmadığından bilmiyoruz.

Maç yapmadan, maç kazanmadan testosteron akışını tayin edebiliyorsanız… Türkiye’de olduğu gibi…

Adam çıkıyordu, “hak benim, doğru benimle, aydınlık olan benim, testosteron benim hakkım” diyor ve testosteron stoklarına el koyuyordu. Düzen öyleydi ki, buna gücü yetiyordu. Adamın testosteronu hak etmek için, kafasına şapka geçirmek, ayakta işemek, kadınsa cesur (!) kıyafetler giymek dışında bir şeyler yapması lazım değildi. İyi bir kimyacı olması, iyi futbol oynaması, iyi roman yazması, iyi haber yapması gerekmiyordu, kendisinin iyi olması kâfiydi. O da iyiydi, iyinin yanındaydı. Nokta.

Öteki buna “sen iyisin, ben kötüyüm” diye bakmıyordu elbette. Önce “kıroyum ama para bende” diye cevap verdi. Şimdi de “alçağım ama Allah benimle” diye cevap veriyor. Kimliğe karşı kimlik. Testosteron tevziatını yapılan işe göre değil de kimliğe göre yaparsanız, düzeni ona göre kurarsanız… Böyle işte…

Uzadı ama demezsem olmayacak.

Adam yirmi yıl önce “inşallah” derken, âlemin nasıllığı hakkında bir şeyler söylüyordu. Onları söylüyor olduğunu bilmesi şart değil. Ama o “inşallah”, âlemdeki her şeyi yaratmış olan bir Allah’ın, yarattığı insanların herhangi biri hakkındaki hükmünü henüz vermediği, her birinin son nefesine kadar da vermeyeceği kabulünü zımnen ihtiva ediyordu mesela. Yaratılmış diğer her şeyin imtihanın bir unsuru olduğu kabulünü… Kendisinin sadece kendisinin elinde olmadığı, bir yığın başka faktörün de en az kendisi kadar tayin edici olduğu kabulünü… Bu şartlar altında, elinde olsa, her kararı en son ana kadar erteleyecek, çünkü doğrusu o. Ama yarın maça gitmek istiyorsa bugün bilet almak zorunda. Yoksa bilet bitecek. Bitecek mi? Ya biterse! Filan… Hep ümit ile korku arasında… Karar vermeyi erteleyemediği anda bir karar veriyor ve… O kararı vermek için yaptığı tahminlerin doğru çıkmasını ümit ediyordu. Meselesi kendisiyle idi… İnandığı Allah’ın tercihlerine ipotek koymak aklına gelse, saatlerce tövbe ederdi.

Bugün “inşallah” diyenler ise, Allah’ın kendilerini seçtiğini biliyorlar. Öyle biliyorlar. “Hakkın yanındayız, o halde Hak bizimle.” Ancak son nefeste verileceği düşünülen hükümler, bugünün dünyasında şimdiden verildi. Bunların inandıkları Allah, yirmi yıl önce inandıklarından başka bir Allah. Tamamı din değiştirdi. Aydınlanma dinine geçtiler.

Burada bir “inşallah” deyişinin tınısındaki farklılaşma üzerinden bunu iddia ediyorum ama istediğiniz herhangi bir başka misal üzerinden aynı değişimi teşhir edebilirim. Bunu da “gerçek İslam bu —veya bu değil—“ filan gibi imalarla dile getiriyor değilim. Herkesin İslam’ı kendine, beni alakadar etmez —Jean Genet’den ilhamla, beyazların iç işleri beni ilgilendirmez. Sadece “İslam” denince tüyleri diken diken olan ve her bir musibeti İslam’dan bilen, İslam’ı akıllarınca geriletince birden memlekette her şeyin yoluna gireceği zannıyla iman ettiği için bütün testosteron stokları üzerinde hak iddia edip hepsine el koymuştu olanlar için söylüyorum. Aha Müslümanlar, sizin pek hoşunuza gidecek şekilde değiştiler. Artık kaderlerinin bütünüyle kendi ellerinde olduğunu, âlemin öyle belirsizliklerle dolu olmadığını varsayıyorlar. Gözünüz aydın.

Genel kategorisine gönderildi