Benden de Kaynaklanıyor da…

26 Aralık’ta Medyascope’ta bir şeyler demişim, “Türkiye’de parlamento 1 Mart tezkeresini reddettiğinden beri yok” dememi anonsta kullanmışlar. Geçen gün (22 Şubat) bir daha lafımı lafa saydılar sağ olsunlar. Bu defa söylediklerimin arasından anonsta kullanacak şey bulmakta bir hayli zorlanmış olmalılar. “İttifak” demişler, “ne ittifakı kardeşim, parti yok” demişim. “Altan kardeşlere, Ilıcak’a kesilen cezalar” demişler, “adalet yok” demişim.

Hiç hoş değil. Çok ayıp. Benim yaptığım, yani.

Seksenlerde, doksanlarda, hatta 28 Şubat’ın o karanlık günlerinde, “bu memleket adam olmaz” diyenlere fena halde püskürüyordum. Öyle görünüyordu ki, memlekette bir şeyler yoluna girsin diye fazla mesai yapmışlar, yorulmuşlar. Ama hasılat sıfır. Akıp yataklarını açma hayaliyle çağlamışlar, çölde buharlaşmış, bir iz bırakmadan kaybolmuşlar. Çöle küsüyorlar. Ben ise, “kabahat sizde, buharlaşacağınız ıssızlıkları siz seçtiniz, başka güzergâhlarda bambaşka şeyler mümkündür” deyip duruyordum.

Medyascope’da kendi dediklerimden çıkarılan —ve çıkarılamayan— spotları görünce… Kendimi biraz öyle, zamanında kendileriyle didiştiğim “bu memleket adam olmaz”cılar gibi buldum. Dünyaya bakarken pekâlâ iyimser, Macron’dan, Corbyn’den, hatta SYRIZA’dan, Podemos’tan mana üstüne mana çıkaran biri… Buna mukabil, aynı adam, Türkiye’yi uçsuz bucaksız bir çöl, üzerindeki her şeyin varlığı ile yokluğu bir olan bir yer olarak görüyor.

Hiç hoş değil.

Medyascope gözlemi olmasaydı da farkındaydım halimin. Bir vakittir, Türkiye hakkında tamamen ümitsizim —ve bunu saklamıyorum. Ama bu ümitsizlik hali Türkiye hakkında mı bir şeyler söylüyor, benim hakkımda mı? Emin değilim. Bazen kendi kendime, “otuz yaşındaki ben olsaydı, mevcut şartlara nasıl reaksiyon gösterirdi” diye soruyorum. Bilemiyorum. “Yok, mesele benim yorgunluğum, yaşlılığım değil, durum sahiden ümitsiz” desem de bir manası yok. Kimsenin kendisi hakkında bu tür bir beyanının kıymetiharbiyesi yok. Benimki neden istisna olsun!

***

Şimdi sıfırdan, sıfırdan olmaz yeniden, yeniden olmaz kaldığımız yerden başlayalım.

André Weil, ünlü Gödel İspatı üzerine demiş ki, “Tanrı var çünkü matematik tutarlı, şeytan var çünkü matematiğin tutarlılığını ispatlayamıyoruz.”

Çok uzatmayacağım, ispatlamaya çalışmayacağım, bu tür bir lafın nasıl bir zihinden çıkabileceğini çok iyi biliyorum. Dün işaret ettiğim Funda Başaran’ın yazısına ilham veren şey ile Weil’e —bu lafı ederken— ilham veren şey aynı. Tanrı, iyilik, tutarlılık, düzgünlük, doğruluk… Hepsi orada. Elimizi uzatsak tutacağımız kadar yakında değilse de, “biz” ona uzanabilecek kadar donanımlıyız. Lakin şeytan, kötülük, çatışma, ayrımcılık… Hepsi elimizi bağlıyor.

Wachowski kardeşler, yukarıda sözünü ettiğim dikotomiyi tersyüz etmeyi —üstelik de deplasmanda, popüler kültür sahasında— denemişlerdi. Matrix üçlemesinde… Platonik bir tasarımın hayatiyeti olmadığını, matematiksel tutarlılık eğer âlemin bir metaforu olsaydı âlem diye bir şeyin zaten var bile olamayacaktı olduğunu, ancak o tutarlılığın hükümranlığının geriletilebildiği bir vahada varoluşun mümkün olduğunu, kendi kavillerince, göstermeye çalışmışlardı.

İşin aslı yani, “Şeytan var çünkü matematik tutarlı, Tanrı var çünkü matematiği —veya tutarlılığı— iplemiyor”.

Böyle söyleyince, Weil’in lafı kadar gösterişli, baştan çıkarıcı olmuyor. Veya… Mesela benim için çok daha gösterişli, çok daha şık, çok daha kışkırtıcı oluyor da… Pazarda alıcı bulması zor oluyor. Kusursuz, Platonik —ve bu yüzden de tamamen manasız— imgeler, insan zihninde, âlemin olanca canlılığı ile sürdürdüğü danstan çok daha şatafatlı yerlerini işgal etmeyi sürdürüyor.

Penrose, âlem, Platonik âlem ve matematik arasındaki gizlenemez çelişkiyi bir barışla sona erdirmek için en çok çaba harcayan insanlardan biridir herhalde… Yani Wachowski kardeşler maçı popüler kültür alanına taşımadan çok önce de vardı bu savaş. Savaşa yol açan da, son derece basit bir soruydu: Matematik nereden çıkıyor? Biz matematiği dünyaya bakıp, oradan türetmiyoruz. Mesela kompleks sayılar var, bilen bilir. Karesi -1 olan bir sanal sayı varsayıp imal edilmiş devasa bir matematik… O devasa matematiği icat ve imal ederken, “gerçekte” karesi -1 olan bir sayı olamayacağını biliyorduk. Yani öyle biliyorduk. Ama “varsayalım ki” diye başlayıp, bir nevi zihinsel mastürbasyon olarak, i ile gösterdiğimiz o sanal sayı üzerine devasa bir bina inşa ettik. Sonra gördük ki, tabiattaki bir yığın “gerçeklik”, ancak i diye bir gerçeklik varsa açıklanabiliyor.

Filan.

Böyle bir şey matematik. Saf biçimde insan zihninin ürünü ve fakat, bir biçimde, tabiatta da karşılığı var. Var gibi görünüyor. Nasıl oluyor da oluyor? Bütün malzemesi insan zihninde üretilen bir şeyler, nasıl oluyor da âlemde bir şeylere denk geliyor?

Bilmiyorum.

Ama matematiğin sevgili çemberlerinin, kürelerinin, karelerinin gerçek hayatta karşılıklarının olmadığını biliyorum. Dünyanın kusursuz —Platonik— bir küre olmadığını, iyi ki kusurlu olduğunu, aksi halde yeryüzünün tamamiyle ve aynı derinlikte denizlerle kaplı olacaktı olduğunu, mesela Weil’in veya Başaran’ın veya bir yığın insanın eğer onun o halini gözleyebilseler gördükleriyle büyülenecekti olduklarını ama… Dünya öyle Platonik bir küre olsaydı, hiçbirinin —veya herhangi başka bir şeyin— olamayacaktı olduğunu da biliyorum.

Kadınlar var, erkekler var.

Çirkin bir adam olduğum halde, özellikle öğretim görevlisi olduğum dönemde, öğrencim olan genç kızların gözdesi oldum. Benden kaynaklanmıyordu, statümden kaynaklanıyordu. O genç kızların bana yaptıklarını ben onların birisine yapsam, hatta onların yaptıklarına biraz karşılık versem, şu mahut “me too” yaygarası sırasında korkmam gerekiyordu.

Kadınlar var, erkekler var. Aralarında da böyle bir gerilim var. Demirden korkuyorsanız, trene binmeyeceksiniz. Amerikalı kadınlar terazinin topuzunu kaçırıp, “bana da, bana da, o da, o da” demeye başladıklarında içimden geçen buydu. Sonra, gençliğimin ilahesi Catherine Deneuve çıktı, “o kadar da şey yapmasak” dedi mealen, içim ferahladı. Kadını doğduğuna pişman ettiler.

Ne oluyoruz?

Erkekler kadınları arzulamazlarsa veya arzuladıklarını göstermezlerse, dünya daha mı matah bir yer olacak? Kadınlık daha mı matah bir şey olacak? Dünyada dişe dokunur, bir mana taşıyan hemen her şey, bir ucundan erkek ve kadın arasındaki o tehlikeli dansla irtibatlı iken, neyle oynuyor olduğunuzun farkında mısınız?

Eh, evet. Amerikan bilmem ne milli takımının koçunun yaptığı şey, göründüğü kadarıyla iğrençlik. İyi ama… Erkeğin birinin iğrençliğini bayrak yapıp erkeklik denen şeyi hadım etmeye kalkmak… Nasıl bir zihnin ürünü?

Sayın Funda Başaran mesela, öğrendiğime göre ODTÜ mezunu imiş. Ankara Üniversitesinde ders veriyormuş. Yeni tanıştığı birinin ODTÜlü veya Ankara Üniversitesi mezunu olması durumunda, tamamen yansız, başkalarına davrandığı gibi mi davranıyor? İçinde farklı bir şey kıpırdamıyor mu? Birileri alenen ırkçılık yapıyor ve iğrençleşiyor diye, içimizdeki bütün bu güzel manzaralı tümsekleri, tepecikleri düzleyelim mi yani?

Ne oluyoruz?

İnsan olmak tehlikeli bir meşgale. Kadın olmak, erkek olmak, İzmirli olmak, Yozgatlı olmak, genç olmak, yaşlı olmak, Türk olmak, Alman olmak… Böyle bir yığın küfeyi bir hamlede sırtlayıp hayat yolunda mesafe kat etmek… Meşakkatli bir iş. Üşendiniz diye hepsini birden sırtınızdan attığınızda, aslında insan olmaktan soyunmuş oluyorsunuz. Kadınsanız, kadın kadına bir araya geldiğinizde, “bu erkekler hiç büyümüyor, hepsi çocuk” filan geyikleri yapacaksınız ve erkeklerin de sizin için “üf, yavruya bak” diye iç geçirmelerini içinize sindireceksiniz.

Filan.

***

Bağlayayım…

Bir yandan 13 yaşındaki kızlara sarkmalarına mani olan kayaları yerinden oynatmak için İslam’ı kaldıraç olarak kullanan, herkesin kendileri gibi olduğunu varsayıp kendi kızlarını kadınlarını kırk kat örtüler içine saklayan, cilveleşmekten korkan birileri var, mevcut iktidardan aldıkları cesaretle ortalığı bulandırıyorlar. Tam karşılarında? Hayatın tam kalbindeki o cilveleşme imkânlarını tam zıddı kayıtlarla boğmaya hevesli birileri…

Hep vardılar. Hep tam da böyle hizalanmışlar, şimdiki saflarında saflaşmışlardı.

Ama bir şeyler “artık yolun sonuna geldik galiba” dedirtiyordu. Galiba artık başka bir yol açmak imkân dâhilinde…

Evet, yaşlandım, yoruldum. Gençken olduğu kadar sabırlı olmayabilirim, kendi yolumun sonuna yaklaştım. Kokusunu hissettiğimi zannettiğim baharı görmek istiyorum, ölmeden önce. Yani benden kaynaklanan sebepleri var ümitsizliğimin.

Ama…

Bir yandan da, tarihe karışacaklarını ümit ettiğim ordular, hiç olmadığı kadar azgınlaşıyorlar. Birbirleri ile de değil, bizzat hayatın kendisiyle savaşıyorlar.

Bir durun ya… Hayat, sizin manasız hayallerinize, kusursuz, dümdüz ve biçimsiz tasavvurlarınıza kurban edilmeyecek kadar güzel. Herkesi cinsiyetinden, kimliğini belirleyen her şeyinden, bütün teçhizatından soyutlayıp… Öyle işte, birbirini andıran basit bir dişli haline getirip, karşısında büyüleneceğiniz bir saat imal edeceksiniz diye…

Bir durun ya…

Genel kategorisine gönderildi