Kırgınlık ve Minnet

Önceki gece Şırnak’ta 71,59, Hakkâri’de 67,65 ve Diyarbakır’da 67,58 Hayır çıkmış. En yüksek Hayır oranına ulaşan sekiz ilin üçü Kürt coğrafyasında —hâlâ.

Ama referandumun neticesinin Hayır çıkabilecekken Evete dönmüş olması, görüldüğü kadarıyla, her iki tarafta da Kürt coğrafyasındaki kaymaya yoruluyor. Muhalefet cephesi Kürtlere —en hafif tabiriyle— kırgın. İktidar ise minnettar. İşin aslı öyle görünmüyor, yukarıda işaret ettiğim ve dün teferruatlı bir biçimde yorumladığım gibi. Ama —ben bu işi azıcık biliyorsam— işin aslının ne olduğunun çok önemi yok. 16 Nisan’dan geriye, bir tarafta kırgınlık, bir tarafta ise minnet kalacak.

İyi bir şey mi? Üzülmeli miyiz, sevinmeli miyiz?

Bilemem. Aktörlerin bundan böyle ne yapacaklarına bağlı.

Ama bir tür normalleşmenin önünün açıldığını söyleyebiliriz.

Türkiye muhalefetinin motoru, en azından 2007 öncesinden bu yana HDP oldu. HDP, 7 Haziran sonrasında bu rolün gerektirdiği kıvraklığı gösteremediğinden, yani partiyi bir Kürt partisi olmaktan çıkaramadığından, Türkiye muhalefetinin motoru —HDP değil, münhasıran— Kürtler, özellikle de bölgedeki Kürtler olarak temayüz etti.

Bir parantez açıp biraz eğlenelim. Bir vakitler Charlie’nin Melekleri adlı bir TV dizisi vardı. Kendisini hiç görmediğimiz, sadece sesini duyduğumuz Charlie, üç güzel kadından oluşan ekibine her bölümde bir vazife verir, onlar da vazifelerini bihakkın yerine getirir ve dünyayı bir beladan kurtarırlardı. O meleklerin en göz alıcısı olan Farrah Fawcett’in dizi başına aldığı dudak uçuklatıcı ücreti öğrendiğinde, kardeşimin arkadaşlarından biri “oha” demişti, “kim bilir Charlie ne ücret alıyordur?” Kendisine ücret ödenecek Charlie diye bir oyuncu olmadığını anlatamamışlardı çocuğa arkadaşları. Fawcett bir ücret alıyorsa, onun amiri daha yüksek ücret alıyordur diye düşünüyordu.

Unvan, makam değil, rol büyükse, ücret de büyüktür. Kürtlerin muhalefet oyunundaki rolü büyüktü, hissesi de orantılıydı. Ama rol, bölge Kürtlerinin taşıyamayacağı kadar büyüktü. Şimdi yeni ve daha makul bir paylaşım inşa edilebilir. Bu durumda bölge Kürtlerini Türkiye’ye bağlayan son duygusal bağ da kopabilir, o da ihtimal dâhilinde. Eğer Türkiye muhalefeti Kürtlerini kaybetmiş bir Türkiye’yi içine sindiremiyorsa, gerekeni yapmalı. Netice olarak iki tarafın da imkânları, 15 Nisan’a kıyasla daha fazla. Kürtler dışındaki muhalefetin kendisine daha çok güven duyması, kendisini Kürtlere borçlu hissetmemesi için daha çok sebep var. Dolayısıyla kendi kafalarındaki Kürt takıntısını tedavi etme şansları var.

Kürtler açısından bakacak olursak… İdam filan gibi vesilelerle kendi başını derde sokmayı sürdürmeye kararlı, küçücük aklı iyice başından çıkmış, ahmaklık ve adilik rekorlarını kırma peşinde bir iktidar bloku olduğu görülüyor. İktidar blokunun, bu kafayla giderse, Kürtler üzerindeki presini hafifletmesi de beklenebilir. Bunun politik neticeleri ayrı, bölgedeki insanlık dışı şartların yumuşama ihtimali başlı başına sevindirici olur. Politik olarak ise, Kürtlerin Türkiye ile bir arada olma talebi, bambaşka bir yoldan yeniden inşa edilebilir. Ufak da olsa böyle bir ihtimal var.

15 Nisan’da Türkiye gebe kaldı. Uzun süredir kısır bir ülkeydi, şimdi öyle değil. Doğuracak. Doğacak şeyin nasıl bir şey olacağı, bu gebelik sürecinde muhalefet blokunun ne kadar yaratıcı olacağına bağlı.

***

Ve elbette dünya dinamiklerinin nasıl gelişeceğine…

Fransa seçimlerinin nasıl neticeleneceğini merakla bekliyorum. Dünyanın istikameti hakkında, bence, kendi ölçeğinden çok daha büyük bir işaret olacak. İyimser yanım, Le Pen’in temsil ettiği şeylerin reddedileceğini söylüyor. Eğer öyle olursa, reddedilen sadece Le Pen ve temsil ettiği manasızlıklar olmayacak. Aslında daha doğrusu, eğer Fransa’da temenni ettiğim gibi gelişirse süreç, olan şey bir reddiye olmayacak, yeniden inşa olarak adlandırmayı hak eden bir sürecin işareti olacak.

Şimdi söyleyeceğim şeylere benzer lafları ettiğim her durumda, sanki metafizik bir şeylerden söz ediyormuşum gibi algılandım. Ama metafizik bir şeyler olmadan da, dünyanın çok farklı yerlerinde senkronize olmalar açıklanabilir. Türkiye’de 16 Nisan’da olan da, zaten, dünyada olup biten ve zaferini sembolik olarak Fransa’da ilan etmesini beklediğim şeyin Türkiye kıyılarına vuran dalgasıdır diye düşünüyorum. Eh, o dalga Bayburt’a, Gümüşhane’ye ulaşamamış olabilir ama İstanbul’a, Ankara’ya değdi.

Fransa’ya dair temennilerim gerçekleşmezse, dünyayı —kısa süreli de olsa— bir karanlık basacak. Gerçekleşirse, bu badireyi çok daha yüksek bedeller ödemeden aşacağız. İnsanlık olarak yani… Eh, o insanlık olarak sergilenecek manevranın içinde, bugünkü gibi bir Kürt düşmanlığının hayat hakkı yok. Eğer Fransa’da Fransa’nın ortalama beyazının değerlerini çok daha doğrudan tehdit eden, uzlaşmaya pek gönüllü olmayan, çok daha görünür öteki bile, düşmanlıkların politik zafer kazanmasına yetmiyorsa…

Açık konuşalım. Fransa’nın beyazlarının öteki, buradan bakıldığında, müesses nizamla uzlaşmamakta haklı görünüyor. Öyleyse, Kürtler çok daha haklı. Müesses nizam Le Pen’in etrafından dolanacaksa, beyazlar ötekini kendi şartlarıyla uzlaşmaya razı etmekte ısrar etmediklerinden, kendileri dönüşmeyi göze aldıklarından olacak. Burada da benzeri bir program değişikliği elzem görünüyor —zaten Fransa’da ne olacağından bağımsız olarak, yıllardır söyleyip durduğumuz buydu. Şimdi bu laflara ilave olarak söyleyebileceğimiz, “bakın dünya başka bir istikamete gidiyor” demekten gayrı bir şey değil.

Neyse…

Derdim Kürtler değildi bugün —dünya ahvaliydi. Ama dünya ahvalinden söz ederken mevzuun dönüp dolaşıp Kürtlere gelmesinden kaçınmak mümkün değil, çünkü uluslararası denklemin düğüm olduğu noktada tayin edici aktör olarak zuhur etti Kürtler.

Biz yine de Kürtler hakkında söylemek istediklerimizi söylenmiş sayarak, memleketin iktidar blokuna gelelim. Kürtlerle ister barışsın ister barışmasın, mevcut iktidar blokunun mevcut iklimde hayatını sürdürmesi neredeyse imkânsız. Olağanüstü anakronik kalmış değerler ve söylemleriyle Erdoğan’ın temsil ettiği, gaz verdiği, beslediği mahlûkatın, dünyada iklim —en azından mevsim— böyle değişirken ayakta kalması mucizelere bağlı. Onlar ayakta kalırsa, Türkiye kalamaz.

Erdoğan, çok uzun süredir, kendi menfaatleri ile ülke menfaatleri arasındaki makası büyütüyor. 16 Nisan gösterdi ki, bu makasın daha da büyütülmesi imkânsız. 16 Nisan gecesindeki Erdoğan gösterdi ki, başka bir şey bilmiyor, sistemi zorlamayı sürdürecek. 16 Nisan öncesinde ve sonrasında AKP ve yandaşları gösterdi ki, reislerine “bu böyle olmayacak galiba” demeyecekler.

E, ne olacak?

Biraz daha kan dökecekler ve sonra… Döktükleri kanda boğulacaklar.

Genel kategorisine gönderildi