İki Nokta Arasında

Amerika, malumunuz, birkaç ay önce bir seçim yaptı.

Yine malumunuz, Amerikan seçimlerinde adaylardan biri aleyhine, Amerika’nın can düşmanı Rusya’nın siber casusluk uzmanları müdahil oldu. Rusya’nın hedefe yerleştirdiği Demokrat aday kaybetti, kendisine yardımcı olduğu Cumhuriyetçi aday ise kazandı. Kazanan adayın ekibinden başkalarının da Rusya ile netameli işlere bulaştığı anlaşıldı. Bu arada, Cumhuriyetçi adayın ekibindeki üç numaralı ismin Türkiye ile netameli işlere giriştiği de açığa çıktı.

Amerika bunlarla uğraşırken kimse, “milli menfaatler için bir araya gelmek, aradaki çelişkileri unutmak veya ertelemek”ten filan söz etmedi.

Bu mevzular henüz sıcaklığını korurken, Amerika bir de uluslararası alanda, şu anda dünyanın pimi durumundaki Suriye’yi bombaladı —Suriye krizinin başından bu yana ilk defa… Zaten sıcak olan dünya daha da ısındı ve Amerika’nın müdahalesinin dünyanın ne kadar daha ısınmasına yol açacağı meçhul. Ben daha çok ısınmaya yol açmayacağını düşünsem de, Amerikalıların pek çoğu da dâhil dünyanın çoğunluğunun endişeleri arttı.

Bir numaralı düşmanı tarafından seçimleri manipüle edilmiş ve kendisini bir Dünya Savaşının eşiğinde gören Amerika’da, yine de, kimse “milli birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyulan günler”den söz etmedi.

***

Bir adım geri gidelim.

Demokrat Parti, karşısına müesses nizamın asla hazzetmeyeceği bir aday çıktığı için kazanacağından neredeyse emin olduğu bir seçimi kaybetti. Ciddi bir travma yaşadılar. Seçimi kazanan rakip, Demokrat Partiye ve temsil ettiği değerlere her cepheden —üstelik bugüne kadar pek de alışık olmadıkları bir üslup ve şiddetle— yaylım ateş açtı.

Demokrat Parti içinde kimse “parti menfaatlerinin icabı olarak, parti içi çelişkileri ertelemek”ten söz etmedi.

Ve geçtiğimiz günlerde, Demokrat Partiyi yenerek seçim kazanmış Cumhuriyetçi Başkan, yukarıda işaret ettiğim müdahaleyi gerçekleştirdi. Demokrat Parti sözcüleri, bahse konu olan müdahaleyi “yerinde ve orantılı” bulduklarını açıkladılar. Eğer kendi adayları kazanmış olsaydı, aynı şartlarda muhtemelen aynı şeyi yapacaktı olduğunu beyan ettiler.

Sözünü ettiğim açıklamalar, milli menfaatlerden filan hiç söz edilmeyen, teknik açıklamalardı. Gazetecilerin sorularına verilmiş cevaplardı. Evet, gazeteciler, Amerika’nın fiilen savaşa girmesi manasına gelebilecek bir tercih hakkında muhaliflere soru sorabiliyorlar ve eğer itiraz edilirse “vatan haini” filan diye etiketlemeden yayınlayabiliyorlar.

Derken, bu açıklamalar üzerine Demokrat Parti içinde kıyamet koptu. Partinin kanadında yer alan gruplar, doğrudan parti adına açıklama yapan temsilcileri hedefe yerleştirdiler. Müdahalenin vasıflarından söz etmenin yersiz olduğunu, tartışılmaya değer biricik husus olduğunu, onun da savaşa dâhil olup olmamaktan ibaret olduğunu söylediler. Demokrat Partinin savaşa ve savaşta Amerika’nın yer almasına karşı olması gerektiğini, Libya ve Mısır’dan ders alınmamış olduğunun görüldüğünü filan öne sürdüler.

Demokrat partinin içinde kimse “daha yenilerde bir seçim kaybettik, travmayı atlatamamışken böyle parti içi ideolojik ayrışmalara prim vermemek lazım” türünden çıkışlar yapmadı. Kimsenin aklına bile gelmedi böyle şeyler.

***

“Vay, Amerika ne güzel, biz de Amerika gibi olsak” filan derdinde değilim. Zaten yukarıda özetlediğim, bize artık çok tuhaf görünen ve egzotik bir meyve —en azından lezzetini çoktan unuttuğumuz bir şey— lezzeti veren hal, dünyanın her normal ülkesinde, normal bir hal. Dünyanın normali bu. Sadece Türkiye gibi ülkelerde iktidar, muhalifler muhalefet etmezse ancak ayakta durabiliyor. Sadece Türkiye gibi ülkelerde parti içi iktidar, parti içindeki muhalifler seslerini keserlerse partiyi hayatta tutabiliyor.

Bu tespite yaslanarak diyebiliriz ki o halde, memleketin sistemi, karşıda rakip olduğunda gol atmayı beceremeyecek vasıfsızların partilerin ve hükümetin başına geçebilmelerini sağlıyor. Erdoğan bey, mesela Abdullah Gül partinin içinde kalırsa, Davutoğlu “ben olsaydım şöyle yapardım” diyebilirse, kendi tespit etmediği isimler de seçilir ve partinin mebusu olabilirse, partisini bile yönetmekten aciz, vasıfsız bir adam. Ama devletin her işine kendi başına karar vermek istiyor —ve bunu yapabiliyor olmayı bile kâfi görmüyor gördüğünüz gibi, kendisine “o öyle yapılmaz ki” deme ihtimalini bile ortadan kaldıracak düzenlemeleri önümüze getiriyor. Kılıçdaroğlu bey, partisinin bir milletvekilinin televizyonda yaptığı bir konuşmadan fena halde ürküyor ve o konuşmayı yapana sitem ediyor. Filan.

İtiraf edin, Erdoğan beyden ve Kılıçdaroğlu beyden şahsen nefret ediyor bile olsanız, onların behemehâl partilerinin başından ve siyasetten uzaklaştırılmaları gerektiğini düşünüyor bile olsanız, onların yerine gelenlerin dikensiz gül bahçesinde olması gerektiğinden, siz de pek az şüphe ediyorsunuz —eğer ediyorsanız. Ancak hepimiz aynı perdeden benzer sesleri çıkarırsak ortaya doğru dürüst bir şey çıkacak diye varsayıyorsunuz. Eh, iki nokta arasında doğru bir olduğuna göre, şimdi, mesela Suriye konusunda yapılabilecek bir tek doğru iş vardır. O doğru işin ne olduğunu bilen biri, kimsenin engellemesine maruz kalmadan…

Şu, iki noktanın arasında bir tek doğru olduğu masalını hiç öğrenememiş Amerikalılar, Avrupalılar nasıl olup da bizim ta genlerimizden bildiğimiz bu mukaddes bilgiden mahrum olarak bizim anamızı belliyorlar? Malum. İçimizdeki hainler, satılmışlar, ahmaklar sayesinde… Yoksa… Onlar olmasa…

Neden her maçı kaybettiğimizin bir başka açıklaması daha var ama. Herhangi bir dirençle karşılaştığında onu alt edemeyecek, ancak direneni “hain, alçak” filan diye yaftalayıp saha dışına attırabilirse gol yemeden günü tamamlayabilecek kadar vasıfsız adamların ve kadınların memlekete vaziyet ediyor olması yüzünden de bu halde olabiliriz.

Ki bence bu açıklama akla daha uygun.

Genel kategorisine gönderildi