Anne Ben Hıyar mıyım?

Geçende Gazete Duvar’da Reyya Advan’ın bir yazısı yayınlandı (http://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2017/03/26/heidi-evine-calismak-senin-neyine/). Tastamam aynı başarılı iş teşebbüsü hikâyesinin kahramanının, Harvard öğrencileri tarafından, kadın olduğunda negatif, erkek olduğunda pozitif biri olarak algılandığını gösteren bir araştırmaya yaslanıyordu.

Feministlerin çoğunun dünyayı okurken müracaat ettikleri lügati sevimsiz buluyorum. Aslında feministlerin çoğunu da… Ama bu defa başkaydı. Başarıkolik Harvard öğrencilerinin kadının ve erkeğin iş âlemindeki başarılarına bu kadar zıt yaklaşmaları, ciddiye alınması gereken bir şeyler olduğu manasına gelebilirdi. Yazdım aklımın bir yanına. Ama rahat duramadım, hikâyenin peşine düştüm.

Advan’ın sözünü ettiği araştırma 2003’te yapılmış —ciddi de yankı bulmuş. Ama araştırmanın neticelerine tedbirli yaklaşanlar da var (https://www.theatlantic.com/sexes/archive/2013/03/are-successful-women-really-less-likable-than-successful-men/273926/). Diyorlar ki mealen, iş tecrübesi olmayan genç insanların hipotetik bir vaka üzerine beyan ettikleri yargıları o kadar mühim mi? Bu soruyu sorduktan sonra da 2011’de yapılmış bir başka araştırmaya işaret ediyorlar. 60 000 tam zamanlı çalışan arasında yapılan araştırmaya göre, evet, insanların çoğu erkek bir patronu tercih ediyor. Ama patronu kadın olanlar, patronları hakkında ekstra bir olumsuzluk beyan etmiyorlar.

Şu kadın-erkek mevzuunu uzatmayacağım. Borges’e gönderme yapıp bitireyim. Her kitabını başka bir kadına ithaf eden Borges’e, rivayete göre, gazeteci sormuş: Kadınlar hakkında ne düşünürsünüz? Borges soruyla cevaplamış: Hangi kadın hakkında? Yukarıda bağlantısını verdiğim makalede de yazar, Hillary’yi başarının sevimsizleştirmediğini ama mesela Trump’ı pekâlâ sevimsizleştirdiğini söylüyor, Borges’i hatırlatırcasına…

İlgili makalenin işaret ettiği şey, benim çok uzun süredir ısrarla üzerinde durduğum bir şey… Yani hipotetik vakalar üzerine yapılan araştırmalar gerçeklik hakkında çok da güvenilir şeyler söylemeyebilirler. Politika alanında, şahsi tecrübelerime göre, nadiren söylerler —ve siz güvenilir bir veriye ulaşmışsanız, onun güvenilir olup olmadığını da bilemezsiniz üstelik.

***

Neyse… Derdim bunlar değil. Asıl derdim şu ki, bundan mesela otuz yıl önce bir gazetede Advan’ın yazısına benzer bir yazı okumuş olsaydım, o yazıda öğrendiğimi bugün hâlâ kullanıyor olacaktım. Yazıda öğrendiğim şeyi test etmek, sözü edilen araştırmanın peşine düşmek filan aklıma gelmeyecekti/gelmiyordu. Gelseydi de yapabileceğim pek bir şey yoktu.

Bu mühim.

Yaklaşık yirmi yıl önce, İnternetin çöple dolu olduğu, insanların yalan yanlış —ve daha kötüsü yönlendirici— bilgilerle yoldan çıkarıldığı söylenip durdu, hemen her defasında eski güzel günlere övgüler eşliğinde… Wikipedia mesela, Britannica gibi uzamanlar tarafından hazırlanmış değildi ve fakat daha kolay erişilebilir olduğundan… İnsanlığın muazzam birikimi, kendi ölçeği ile orantılı bir taarruz altındaydı, filan.

Nette çöp dolu, bir itirazım yok. Ama o vakit tartışmalarda ısrarla şu pozisyonu müdafaa ettim: Eski günler de o kadar güzel değildi. Britannica’da da bir yığın yalan yanlış bilgi vardı. O bilgileri test etme imkânı yoktu ama asıl problem o değildi. Asıl problem, Britannica’nın yalan yanlış bilgiler de ihtiva ettiğini öne sürmenin neredeyse imkânı yoktu. Şimdi, hiç değilse, kaynaklarımızın o kadar da güvenilir olmadığını, her birinin yanlı olduğunu, gerçekliği daralttığını ve daraltılmış bir gerçeklik aktardığını biliyoruz.

Advan kötü bir şey yapmıyor. Kendi perspektifini destekleyen bir araştırmadan gecikmeli olarak haberi olmuş. O araştırma olmasaydı da —veya ondan haberi olmadan da— benzer şeyleri düşünüyor, yazıyordu muhtemelen. Mesele şu: İnternet çağından önce gazetelerde yazanlar da Advan’ın şimdi yaptığı gibi yapıyorlardı ama biz onların öyle yaptığını bilmiyorduk.

Advan kötü veya yanlış bir şey yapmıyor. The Atlantic’te yayınlanan makale Advan’ın yaptığı hatayı düzeltiyor da değil. Aynı meseleye biri bir takım bilgileri kullanarak bir yerden, diğeri ilave başka bilgileri kullanarak başka bir yerden bakıyor. Neticede Harvard öğrencilerinin hipotetik bir vakada iki cinse karşı taban tabana zıt tutumlar geliştirmesi, hâlâ anlaşılmaya muhtaç bir hal. Filan.

Mesele şu ki, eskiye göre daha güvensiz bir dünyada yaşamıyoruz, güvensiz bir dünyada yaşıyor olduğumuz bilgisine sahip olduk. Bu da, neresinden bakarsanız bakın, hoş bir şey değil. Aldatıldığını bilmedikten sonra aldatılmak o kadar da kötü olmayabilir.

Mi?

Ümit Kıvanç, yine Gazete Duvar’da, Trump’ın milli güvenlik danışmanı iken taca çıkan Flynn’ın Türkiye tarafından satın alındıktan sonraki marifetleri üzerinden bir yazı dizisi kaleme aldı. (Ben de 23 Kasım 2016’da bu mevzular hakkında kendi fikirlerimi yazmıştım.) Kıvanç’ın yazı dizisinden anlıyoruz ki, 15 Temmuz gecesi darbe girişimini alkışlayan ve kendisini dinleyenlere alkışlatan Flynn, Ekim Alptekin ile temas ettikten sonra birden 180 derece dönüp, Türkiye lehine yazılar yazmaya başlıyor.

Nerede?

The Hill adlı bir gazetede… Anlaşılan ona gücü yetiyor. Veya Alptekin’in Flynn’a aktardığı ücret sadece The Hill’i satın almaya yetiyor —NYT için daha yüksek ücret gerekiyor herhalde. Üzerinde durulması gereken husus, her yayının bir fiyatı olabileceği ve kamuoyunu hangi istikamete yönlendirmek isteniyorsa ona uygun yazıları yayınlayabildiği. Eski güzel günlerde işlerin başka türlü işlediğini düşünmek için bir sebep yok. Başka türlü işlemediğine dair, ta Hearst’e ve Simavilere kadar giden yığınla vaka biliyoruz. Hemen hepsini iş işten geçtikten sonra öğrendik. Birçoğunu hâlâ öğrenememiş olmamız da muhtemel.

Tercih sizin. Türkiye’yi yönetenlerin vergilerimizin bir bölümünü ABD’de bir takım gazetelerde bir takım köşeleri satın almak için harcadığını bilmek mi daha çok hoşunuza gidiyor, o köşelerde yazılanları okuyup “vay, bazı Amerikalılar da, üstelik yeni seçilmiş Başkan’a çok yakın birileri de hidayete ermiş, Türkiye gerçeğini kavramış” zannetmek mi? Sonra o şahıs Beyaz Saray’dan uzaklaştırıldığında “gördünüz işte, Türkiye’nin ehemmiyetini kavramış adamları barındırmıyorlar, mutlaka Siyonistlerin parmağı vardır bu işte, bizi kıskanan Avrupalılar da bulaşmış olabilir” filan diye unsurlar de eklenebilirdi hikâyeye…

Tercih sizin.

Ama hepimizin değişiyor olduğunu da unutmayın. Artık sadece İnternette dolaşan bilgilere değil, yazılı ve görsel materyale de daha tedbirli yaklaşıyoruz. Olması gerektiği kadar mı? Daha mı az, daha mı çok? Bilemem. Kişiden kişiye değişiyordur. Bizim nesil için bu, bir konforun kaybı, tamam. Ama bu ortama doğmuş olanlar için zaten bizimki gibi bir konfor hiç olmadı.

Biz… Kıvanç’ın yazı dizisinde birkaç defa sorduğu soruya, “anne ben hıyar mıyım” sorusuna gönderme yaparak söyleyecek olursam, hıyar mıydık biz, bilmiyorum ama pekâlâ hıyar yerine konabiliyorduk. Artık başka bir dünyada yaşıyoruz.

Türkiye’ye gelirsek…

Bizi hıyar yerine koyanlar var, görüyoruz. Karşılarında “bizi hıyar yerine koymayın” demek yerine, “eskiden ne güzel, hıyar yerine konuyor, başkalarını hıyar yerine koyuyorduk ve hiçbirimiz hiçbir şeyin farkında değildik, hıyarlar gibi manav sandığında mutlu, mesut yaşıyorduk” diyenler…

Genel kategorisine gönderildi