Çember Şeklinde Bir İnsan

Bekir Coşkun bir şeyler söylemiş (http://www.sozcu.com.tr/2017/yazarlar/bekir-coskun/hayir-bir-halk-hareketidir-1768163/), bence okumanız lazım. Çünkü —bence— sadece Türkiye’nin Aydınlanmacılarının değil, dünyanın Aydınlanmacılarının nerede, neden çuvalladıklarının katıksız bir misali olarak kıymet taşıyor yazı.

Aydınlanma kendi başına bir şey değildi, bir zincirin halkalarından biriydi. Öncesinde —birçok başka şeyin yanı sıra— Hümanizma, sonrasında ise —yine birçok başka şeyin yanı sıra— bilimsel tutum (scientific attitude) ve sanayi devrimi vardı. Hümanizma ise, insana, insan aklının dünyayı daha yaşanabilir bir yer haline getirmek için kâfi olduğuna dair duyulan inanç olarak tarif edilebilir.

Eh, Hümanizma dediğimiz şey çok da yeni bir şey sayılmaz, tarih içinde müteaddit defalar, çeşitli biçimlerde yeniden icat edildi. Neticede bir program değildi, bir inançtan ibaretti ve zaten mesela bütün tek tanrılı dinler de kendi çaplarında bir Hümanizma hareketi sayılabilirler —ortaya çıktıkları dönemde yapıp ettiklerine bakınca…

Ama Aydınlanma öyle değildi, bir programdı ve o haliyle de yeni bir şeydi. Dolayısıyla Aydınlanmacıların Hümanizmayı değil de Aydınlanmayı öne çıkarmasında, sahiplenmesinde, bayrak olarak onu taşımasında çok da tuhaf bir hal yok.

Ama…

İçinde Hümanizma olmayan Aydınlanma, boş bir kabuktan daha çok bir şey değil. Ve günümüzün Aydınlanmacıları, bir vakittir içinde insan olmayan, insana yer olmayan bir Aydınlanma programını pompalayıp durdukları için çuvallıyorlar.

***

Elbette modernleştirilmemiş, kendi tabii süreçlerinde modernleşmiş olan toplumların Aydınlanmacıları ile bizim gibi modernleştirilmiş toplumların Aydınlanmacıları arasında hem bir program ve hem de ciddi bir vites farkı vardı. Ama şimdi mevzumuz bu değil. Yani Bekir Coşkun’u Trump kazanınca sudan çıkmış balığa dönen New Yorklu reklamcı ile eş tutmamak gerekiyor ama ikisinin bariz ortak özellikleri var.

İkisi de, insan veya insan aklı derken, muhayyel, teorik bir insandan söz ediyorlar. Platonik bir insandan… O insana bir itirazları yok ama ne yazık ki onların tasavvur ettiğine benzer gerçek insan yok. Bu yüzden ikisi de göbeğini kaşıyan adamlardan nefret ediyorlar. Ama sadece göbeğini kaşıyan adamlardan değil, aslında bütün insanlardan nefret ediyorlar.

Buna mukabil, Bekir Coşkun, tıpkı New Yorklu reklamcı gibi, köpeğini pek seviyor. İliştirdiğim yazıda da görüldüğü gibi, sürü sepet göç eden kuşları, balıkları filan da pek sevdikleri anlaşılıyor.

E, insanlar koyun sürüleri gibi davranınca?

Neyse… Yazıdaki bu tür manasızlıklara, çelişkilere girmeyelim, sayfalarca yazmak lazım gelecek. Ama daha önce başka vesilelerle, tam karşı saflarda yer alanlar için söylediğimi söyleyeyim, ikiden daha çok saymayı bilmiyorsanız, aklınız ikiden büyük rakamları almıyorsa… Ne diyeyim? Hayvanları sevmek için ille insanlardan nefret etmeniz lazım geliyorsa…

Bir doktora görünün.

***

New Yorklu reklamcılar, sinemacılar, borsacılar, gazeteciler, profesörler filan, bir süredir, insanı yeryüzünün kanseri olarak tarif ediyorlar. Bu halin bir tarihi var. Anlaşılır bir hal yani… O tarihi basitleştirecek olursak, muhayyel bir insan ile gerçek olanları arasındaki farkın verdiği can acısının artık katlanılmaz olmasıyla açıklayabiliriz her şeyi.

1980’li yılları damgalayan Kaos Teorisinin parlak çocuklarının başında gelen Mandelbrot, daha önce demiş olmalıyım, klasik bilim insanlarını tiye almak için bir hikâye anlatmayı severmiş: Çiftçi bir gün yakınlardaki bir Üniversiteye gitmiş, profesörün birinin odasına dalmış, “ben hayvanlarımın süt verimini artırmak için bilimden yardım istiyorum” demiş. Profesör şöyle bir bakmış, “biraz çalışayım, haftaya gelin” diye cevap vermiş. Çiftçi haftaya geldiğinde profesör, eline tebeşiri alıp odasındaki tahtanın başına geçmiş, bir çember çizmiş, “çember şeklinde bir inek varsayalım” diye başlamış.

E, evet, bilim çember şeklinde inekler varsayarak başlar. Aydınlanmacıların çember şeklindeki insanları gibi… Öyle görünüyor ki, 1980’lere kadar bilim, çember şeklinde varsayıldığında arıza çıkarmayacak şeylerle uğraşıp durdu. Arıza çıkaranları, atomaltı parçacıkları, türbülansı, iklimi, sonsuzluk kavramını ve saireyi, bir gün her birini temsil edecek uygun çemberlerin çizilebileceği ümidiyle görmezden gelip durdu.

Ama artık öyle yapmıyor. En azından öyle yapmayan bilim insanları da var —hem sayıca artıyorlar, hem de her geçen gün daha müessirler. Onlar, kendilerinden önceki neslin aksine, her şeyin çember şeklinde çizilemiyor olmasını minnetle karşılıyorlar, çemberlerle temsil edilemeyen şeyler karşısında tiksinti değil heyecan duyuyorlar.

Ama Aydınlanmacılar, dünyayı değiştiren bu kavramsal dönüşümü ıskaladılar.

***

Akşam’da yazarken yazmıştım…

Yıllar önce, Ankara’da bir Silifke Gecesine katılmıştım. Yemekli bir toplantıydı. Tabii olarak Silifke havaları seslendiriliyordu. Bir ara birkaç kişi kalktı, masaların arasında kalan daracık boşlukta Silifke oyunları oynamaya başladı. Birden, diğer masalardan da kalkanlarla, otuz, kırk kişi oldular.

Daha önce defalarca gösterişli sahnelerde, usta koreografların hazırladığı, özenle tasarlanmış kostümleri içindeki dansçıların haftalarca, belki de aylarca çalışarak hazırlandığı, kusursuz müzik eşliğinde sergilenen, görkemli gösteriler izlemiştim. Hepsinden de zevk almıştım.

Bu defa şahit olduğum şey ise bambaşkaydı. Gündelik kıyafetleri içinde, her biri bambaşka bir alanda uzmanlaşmış, hiçbir dans eğitimi almamış insanlar, kadınlı erkekli, parazitli bir ses kaydının eşliğinde, masaların arasında, bana çok da yabancı gelmeyen figürlerle oynuyorlardı. Gösteri olsun diye değildi ama müthiş bir gösteriydi. Benim gibi birinde bile, şiddetli bir, kalkıp katılma arzusu uyandırıyordu.

Ortada riayet edilecek bir koreografi yoktu. Kimse onlara, “şurada, şu adımı, şöyle atacaksınız” diye bir direktif vermemişti. Sadece birbirlerinin adımlarına adım uydurmaya çalışıyorlardı.

Silifke Gecesinde şahit olduğum şey beni çok etkilemişti. Ama neden etkilediğini anlayacak ve açıklayacak kavramlara sahip değildim. Bugün sahibim. Lisan gibi, insan beyni gibi, şehirler gibi kompleks sistemlerin hiç biri muntazam değildir. Ama hepsi, tıpkı o gece orada şahit olduğum dansa benzeyen, hayat dolu, doğurgan bir düzene, bir ahenge sahiptir. Konunun uzmanları tarafından bedava düzen olarak adlandırılan bu ahengin tasarımcısı yoktur, özerk oyuncuların birbirlerinin adımlarına adım uydurmaya çalışmalarından zuhur eder.

Siyaset, tıpkı lisan gibi, tabiatı icabı kompleks bir karaktere sahip olması gereken bir sistemdir. Onu bir koreografiye tabi kıldığınızda, evet, devasa ölçekte partiler kurabilir, siyaset yapan bir rakibiniz yoksa seçimler kazanabilir, parlamentoda bir işaretle kalkacak veya inecek çok sayıda parmağa sahip olabilirsiniz. Ama siyaset yapmış olmazsınız.

Bekir Coşkun, kuş veya balık sürülerinin koreografı olmayan dansından övgüyle söz ediyor ama insanların adımlarını ille de tayin etmeye çalışıyor —bütün Aydınlanmacılar gibi… Olmuyor. Ortaya manasız ve sarsak hareketler çıkıyor. Arada bir, Coşkungillerin —yani Aydınlanmacıların— ellerinin eremediği yerlerde koreografı ve koreografisi olmayan anlamlı birkaç hareket çıktığında, onu öldürmek için elinden geleni yapıyor.

Sonra?

Ah kuşlar, balıklar… İnsanlar ne kadar berbat, filan.

Hani mesela şu bir vakitler meşhur olmuş mahalle baskısı tabirine müracaat edelim. Coşkun’un sözünü ettiği göç hareketleri, pekâlâ mahalle baskısının tezahürleri gibi görünebilir. Ama insanlar arasında mahalle baskısını mahkûm etmekte, kendi mahallelerindeki mahalle baskısını görmemekte filan ayak direyen insanların, dünyanın geldiği safhada artık söyleyecek sözleri yok.

***

Gezi sırasında yazdım, söyledim. Gezi koreografı olmayan bir danstı. Aydınlanmacılar onun öyle olmasını, kendilerinin onlarca yıldır her sahnede sahneledikleri danslar zerre kadar etki etmemişken koreografisi olmayan bir dansın memleketin gençlerini o ölçekte peşinden sürüklemesini içlerine sindiremediler.

Bugün de evet, Hayır bir halk hareketi. Evet ise bir program, bir tasarı, Aydınlanma aklıyla imal edilmiş bir dayatma. Yıllardır söyleyip, yazıp duruyorum, Erdoğan kendisini destekleyenlerin itiraz ettiği ne varsa hepsinin bir aktörü halini almış durumda zaten ve kendi kitlesini Aydınlanmacı hale getirdi. Şimdi onları bir daha tekrarlamayayım. Bu defa da Hayır bir halk hareketi olarak zuhur etti.

Mesele şu ki, halk hareketi olarak zuhur eden, kendiliğinden biçimlenen şeylerle nasıl dans edileceğini hiç bilmeyen, öğrenmeye de ne gönlü ve ne de takati olan bir heyet var elimizde. Başta Bekir Coşkun olmak üzere…

***

Aslında üzerine ciltlerle yazılabilecek bir mevzu bu —ama zaten o kadar yazdım da… Hepsini tekrarlamayayım ama birkaç şey söylemeden de bitiremeyeceğim.

Türkiye hakkında ara sıra bir iyimserlik geliyor gönlüme, çok sürmüyor. Dünya hakkında ise iyimserim, biliyorsunuz. Ara sıra bir kötümserlik geliyor, içinde yaşadığımız faz değişiminin uzun süreceği, kanlı olacağı gibi endişeler yoğunlaşıyor içimde… Onlar da uzun sürmüyor.

ABD’de Trump kazanıyor, Avrupa’da ırkçı hareketler, Rusya’da Putin filan… Yükselen bir olumsuzluk dalgasının üzerindeyiz, ödeyeceğimiz daha çok bedel var gibi görünüyordur size de…

Ama…

Eğer 1935’te dünyanın istikbali hakkında bir tahmin yapmak durumunda kalsaydık, çok geçmeden bütün dünyanın otoriter, totaliter rejimlerin boyunduruğuna gireceğini tahmin ederdik. Savaştan sonra bir teki bile kalmadı. Şimdi de bir savaşın içindeyiz, muhtemelen daha da kitleselleşmeden bitip gidecek. Geriye bugün insanlığı ırgalayan şeylerin hiçbiri kalmayacak.

Yaklaşık iki haftadır böyle düşünüyorum —zırvalığın zirve yaptığını, buradan geriye dönüyor olduğunu… Neden böyle düşünüyorum? Anlatması uzun sürer. Ama şimdiki kanaatimi test etmek için çok da beklemek gerekmeyecek, bu ay içinde Fransa’da yapılacak seçimlerde aslında ne halde olduğumuzu göreceğiz, Fransa anlamlı bir gösterge diye düşünüyorum.

Dünyanın Aydınlanmacıları, yavaş ve sancılı bir biçimde de olsa, kavram haritamızı kökten değişmeye zorlayan faktörleri içselleştirmeye başladılar diye hissediyorum. Başka birçok alanda zaten gerçekleşmiş olanın siyaset ve sosyoloji alanında da kendisini hissettirmeye başladığını zaten biliyordum, içinde yaşadığımız şartlar bu süreci hızlandırdı diye düşünüyorum. İnsanın kıymetinin, kavramlar, fikirler, muhayyel —çember şeklinde— insanlar karşısında arttığını düşünüyorum. Hümanizmayı yeniden, günün şartlarına uygun bir formda icat ediyoruz diye düşünüyorum. Onu ıskalayan Aydınlanmacıları da tarih ıskalayacak diye düşünüyorum.

Peki ya Türkiye?

Türkiye’de de insanlar arasında insanın kıymetinin arttığına yemin edebilirim. Ama Türkiye’de oyunun kurallarını, gidişatını gerçek insanlara kıymet veren o insanlar etkileyemiyor. 12 Eylül rejiminin memlekete giydirdiği deli gömleği hâlâ tayin edici. Dolayısıyla, içinde bulunduğumuz fırtınadan Türkiye’nin çıkabilmesini çok da mümkün gömüyorum.

Sonumuz hayır olsun.

Genel kategorisine gönderildi