Lale

Daha önce anlatmış olabilirim ama öyleyse bile bir defa daha anlatmam lazım.

83 sonbaharıydı. Anadolu Medeniyetleri Sergisini gezmek için gittiğimiz İstanbul’da, sonradan eşim olacak kız arkadaşımla birlikte, Eminönü’nden Sultanahmet’e çıkan yokuşların birinde, eski usul binalardan birinin kapısının üstüne asılmış Sergi Evi tabelası gördük. “Biraz da soluklanmış oluruz” diye “girelim” dedik.

Ama daha kapının önündeki üç beş basamağı çıkmamıştık ki, tahmin ettiğimizden farklı bir şeyle karşılaştığımızı anladık. Burası, içinde yaşanan bir evdi. Evin giriş katında birkaç ev hanımı kahvelerini içip sohbet ediyorlardı. Şaşkınlık içinde “tabelayı gördük de” filan diye kekeledim. Ama ben daha cümlemi tamamlayamadan hanımlardan biri hiç yüksünme belirtisi göstermeden kalktı, yazmasını zarif bir hareketle başının üstünden çevirdi ve “buyurun” dedi. Önümüze düştü. Bir yandan da konuşuyordu: “Beyim evkaftan tekaüt. Vazife icabı bütün Türkiye’yi gezmesi icap ederdi. Ben de genellikle ona refakat ederdim. Gördüğümüz güzel parçaları toplayıp teşhir etmeye ve kıymetini bileceklere satmaya başladık…”

Bu arada üst kata, Anadolu’dan derlenmiş etnografik malzemenin gelişigüzel sergilendiği yere çıkmıştık. Kız arkadaşımın bayılacağı şeylerde doluydu salon. Ama daha ilk parçanın fiyatını sorduğunda anlamıştık ki, bizim oradan herhangi bir şey satın almamız imkânsız. Kadın da anlamıştı ama istifini bozmadan anlatmaya devam ediyordu: “Bu, Çorum köylerinde gelinin atının sırtına serilen halı, bu, Lice’de sadece düğün ziyafetlerinde kullanılan kahve fincanı…” Filan.

Kız arkadaşım ve kadın önden yürüyorlar, kadın, arkadaşımın işaret ettiği parçanın hikâyesini üşenmeden anlatıyordu. “Herhalde öyle oluyordu” demem gerekiyor, çünkü ben gözlerimi kapatmış, sesin peşinden sürükleniyordum. Kadının müthiş bir lisanı vardı. Bilmediğim, anlamadığım bir lisan değil ama ancak kitaplarda okuyarak anlar duruma gelmiş olduğum bir lisan. İlk defa seslendirilmiş haline şahitlik ediyordum.

Yarım saat kadar sonra çıktık. Kız arkadaşıma, “ben” dedim, “bu kadının konuştuğu lisanın içinde büyümüş olsaydım, şimdiki olabilirliklerimden çok daha fazlasına sahip olurdum. Şimdi olabileceğimden çok daha vasıflı bir insan olabilirdim.”

***

Mahlûkun biri, lale üzerinden tuhaf çeşitlemeler yaptı durdu, malumunuz. Hınzır hınzır gülerek… “Ne dediğimi siz anlıyorsunuz ama muhatabı mana bile veremiyordur zavallı” filan edalarında… “Nasıl geçiriyorum ama anlamaları bile müşkül” gibilerden…

Bahse konu olan mahlûk, memleketin Bakanlık koltuklarından birini, muhtemelen kabinenin en ince insanının oturması icap eden Bakanlık koltuğunu işgal ediyor. Bakan yani… Yerseniz.

Seviye bu. Mahlûkun seviyesi bu.

Olur a, herkesin şöyle imrenilecek bir seviyesi olacak diye bir kural yok.

Ama…

Bu seviyedeki mahlûk Bakanlık koltuğunda oturuyor. Ve yerli yersiz Osmanlı medeniyetine gönderme yapıp duran bir siyasi heyetin bir mensubu olarak orada oturuyor.

Aklınıza “senin de bu ortamda yazdıklarını biliyoruz, öyle âlemin seviyesi hakkında ahkâm kesip durma” demek gelmiş olabilir, yukarıdaki uzun girişi ondan yaptım. Gerçi sözünü ettiğim mahlûkun seviyesine kadar indiğimi zannetmiyorum ama eğer inmişsem de mazeretim var. O sebeple de memlekete Bakan olmaya filan hiç heves etmedim —en azından vekil olmak için çok fırsat düştü önüme, bilesiniz yani.

Eh, bu zevatın Osmanlı denince aklına gelen de, anladığım kadarıyla, TRT’nin yeni dizisinde teşhir ediliyor zaten. Öyle incelmiş zevkler, Bakiler, Sinanlar filan değil Osmanlı denince akıllarına gelen, yabancı temsilcilere Osmanlı tokadı aşkeden sultanlar filan…

Lale?

Lale, bu heyetin kafataslarının içinde, besbelli, Hollanda ile yan yana duruyor. Kafataslarının içinde fazla yer olmadığından, olanı da apış araları ile alakalı malzeme işgal ettiğinden, zaten her şey cinsel içerikli şeylerle yan yana duruyor. Eh, lale kelimesinden türetilmiş aşağılayıcı bir takım deyimler var besbelli. “Lale” denince kafatasının içindeki mezkûr dokular hep birden “burada” diye ayaklanıyorlar. “Ay ne kadar zekiyim” ifadesi geliyor malum mahlûkun suratına.

Dikkat isterim, bugüne kadar herhangi birinin suratında utanma emaresine rastlamadınız ama sıklıkla bu “nasıl geçirdim ama” sırıtışına şahit oldunuz. Mahlûkat, siz mesela izafiyet teorisinin sırrına erseniz nasıl bir tatmin duyacaksanız, öyle tatmin oluyor bu tür bağlantılar kurulunca kafatasının içinde. Ancak o kadarı mümkün besbelli. Besbelli nakışlar, Sadabad, şairler, musiki filan gelmiyor akla. Çünkü kafataslarının içinde öyle şeyler yok. Çünkü kafatasının içinde o kadar şeye yer yok.

Ve bu zevat, Osmanlı’dan ilham alarak, bir şeyleri ihya edecekler. Bu akıllarla ve bu seviyeyle…

Kolay gele.

***

“Adam generalin değil, çavuşun oğlu, n’apsın, bu onun kabahati mi” diye, aklınca, itiraz edeni seçkincilik yapmakla itham ediyor malum mahlûkatın kapısında kemik bekleyenler. Elbette çavuşun oğlu olmak kimsenin kabahati değil, çünkü kabahat değil. Hatta kendini geliştiremeyip, babanın seviyesinden bile geriye düşüp, laleden bu tür çeşitlemeler yapmak bile kabahat değil. Yaparsın. Mahalledeki kahvede, senin gibilerle pişpirik oynarken… Hep birlikte gülersiniz. “Osmanlı dendiğinde aklınıza Nedimlerin, Sinanların gelmesini sağlayamamış olanlar utansın” der, başkalarını suçlarız. Sizi aşağılayanlara karşı çıkar, haklarınızı müdafaa ederiz.

Ama…

Bu seviye ile memlekete vaziyet etmeye, memleketi temsil etmeye kalktığınızda, bir referandumda istediğiniz neticeyi alabilmek uğruna alenen yalanlar sıralayıp memleketin uluslararası ilişkilerini heder ettiğinizde, bu seviyeyi memleketin zirveleri için normal bir seviye haline getirdiğinizde…

Söz bitiyor sahiden.

Siz vasıfsız olduğu için müşteri bulamayan, bir defa tıraş olanın bir daha uğramadığı berbere tıraş oluyor musunuz, yoksa iyi berber mi arıyorsunuz? Sizi gidi seçkinciler sizi! Doğru dürüst yemek yapamayan restorana gidiyor musunuz? Sizi gidi seçkinciler sizi! Çocuğunuza öğretmen, kendinize hekim ararken de seçkincilik yapıyorsunuzdur siz.

Merak etmeyin, sizi, beni seçkincilikle suçlayan bu zevat da iyi berber, iyi restoran, iyi öğretmen, iyi hekim arıyor.

Ya siyasette?

Demokrasi var.

Ne kadar var? Aha bu ahlaksız, vasıfsız, zavallı mahlûkat vekil olana, bakan olana, başbakan, cumhurbaşkanı olana kadar var. Sonra?

Sonrası malum.

***

Aralarında, yakından bakınca da insana benzeyen birileri vardı. “Bu tür seviyesizlikleri içleri kaldırmaz” diyebileceğiniz birileri… Meğer kapağını bulana kadarmış.

Bunlar tarikat mensubu. Şeyhleri filan var. Şeyhleri bunlara ders veriyor, akıl veriyorlar filan. İslam adına… “İncelmeyen incelmiyor demek ki” diyeceğim de… Memlekette İslam adına ağzını açanların işi gücü kadınların giyimi ve 13 yaşındaki kızlara nikâh düşüyor olmasından ibaret olunca…

Lale dendiğinde akla neden buncacık şey geliyor, anlaşılıyor.

Kafataslarının içinde apış aralarına dair şeylerden arta kalan hemen her yeri, sandıktan istedikleri neticeyi ne pahasına olursa olsun almak işgal etmiş durumda. Memleket, Kardak’ta, İsrail’de, ABD’de, Rusya’da, Avrupa’nın her köşesinde ama ilaveten Irak’ta, Suriye’de, Mısır’da, İran’da, dünyanın dört bir yanında istiskal üstüne istiskale uğruyor sayelerinde. Rezillik boyu aştı. Şamar üstüne şamar yiyorlar —yani hepimiz yiyoruz. Ahali bunları görmüyor değil, yalanlarına inanıyor filan hiç değil. Hatta arada bir kapının önüne attıkları kemiklere sevinçle havlayan ve mukabil olarak kendilerine itiraz edenlere hırlayan köpekleri bile inanmıyor yalanlarına. “Ne desek yutturuyoruz” zannedip öyle yabancı basın mensuplarına filan, “burası demokrasi, Hollanda faşist” gibilerden zırvalayıp durmayın” diyeceğim de…

Zırvalamaktan gayrı yapabilecekleri ne var ki? Her neyin lalesiyseler artık…

Genel kategorisine gönderildi