Özgür Türkiye’m

Canikli, “Türkiye hiç olmadığı kadar özgür” demiş.

Bir dakika, zıplamayın yerinizde.

Mesela Hürriyet gazetesini basmak, Ahmet Hakan’ı dövmek, otobüste şortlu kadına tekme atmak, imzacı akademisyenlerin kanıyla banyo yapma tehdidinde bulunmak, gösterileri engellemek, gazetecileri içeri atmak, beğenilmeyenleri terörist diye etiketleyip kamudan uzaklaştırmak filan hiç bu kadar serbestçe yapılabiliyor muydu? Olağanüstü bir özgürlük var memlekette.

“Ama özgürlük derken kastettiğimiz bu değildi” mi dediniz?

Peki…

Türkiye’de mesela yabancı dil olarak Arapça öğrenmek isteyenler vardı —ve öğrenemiyorlardı. Size çok inandırıcı gelmiyor olabilir ama birçok kişi Arapça öğrenmek için toplaştıklarında takibe uğradılar, taciz edildiler. Haberiniz olmadı. Ama bir lisan bahse konu olduğunda haberdar olduğunuz başka asimetriler var mesela. Laleli’de, Antalya’da Rusça ilanlar, afişler hakkında bir itiraz yükselmedi. Ama Taksim civarında Arapça ilanlar görüldüğünden haberiniz oldu.

Türkiye’nin ancak Avrupa Birliğinin bir parçası olarak layık olduğu yere gelebileceğine inananlar vardı. Avrupa Birliğine itirazı olanlar da vardı. Mesela, Sovyet sisteminin dağılmasından sonra Türki Cumhuriyetlerle ilgili Pantürkizm hayalleri kuranlar oldu. Çoğunluk o hayallere gülüp geçti ama kimse takibata filan uğramadı. Fikirlerini rahatlıkla dile getirebildiler. Veya “Avrupa öldü kardeşim, bize transatlantik ilişkiler lazım” mealinde söyleşmek de hiç yadırganmadı. Şimdi yeniden filizlenen Avrasyacılık da devletin ulu katlarında bile rahatça dile getirilebildi. Ama “biz ancak İslam ülkeleriyle bir araya gelirsek layık olduğumuz yere gelebiliriz” diyenler, bunu bin bir kılıfa sokarak demek zorunda kaldılar.

Mesele lisanla, uluslararası ittifaklarla sınırlı değil. En görünen husus giyim kuşamdı zaten. Ama bir yığın konuda belirli bir tutum almak isteyen ve bunu yapamayanlar vardı. Canikli onlar adına ve onlara konuşuyor. Onlar sahiden de özgür değillerdi ve şimdi çok daha özgürler. Huzur içinde Arapça öğreniyor, huzur bozmayı umursamadan Hilafet propagandası yapacakları toplantılar düzenleyebiliyorlar.

***

Birkaç gün önce Çiğdem Kağıtçıbaşı’nı kaybettik. Erdal Atabek onun hatırasına yazdığı yazıda (http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/691700/Cigdem_Kagitcibasi….html), Kağıtçıbaşı’nın Cumhuriyet’e verdiği bir söyleşiden alıntılar yapmış. Bir yerinde şöyle demiş Kağıtçıbaşı: “Hep de ‘önceleri din bastırılmıştı, bu bir liberalleşme hareketidir, demokratikleşmedir’ dendi. Oysa, DP’den önce Cumhuriyet hiçbir zaman dini baskı altına almamıştı. Sadece laik düzen getirildi. Böylece dinin toplum düzenini kontrol etmesi durduruldu. Ama bu, insanların dini inançlarının baskı altına alındığı anlamına kesinlikle gelmez. Kimi sosyal bilimcilerimiz bunu böyle söylüyor. Ben bunu büyük bir haksızlık ve yanlış olarak görüyorum.”

“İnsanların dini inançları baskı altına alınmamıştı” demek başka, “dindarlar baskı altında değillerdi” demek başka. Kimi sosyal bilimciler kimlerdir ve aslında ne demektedirler bilmem. Ama çok uzun süredir, çok çok uzun süredir, kendimi bildim bileli, memlekette hemen her altkültürün ve bu çerçevede olmak üzere Mukaddesatçıların kendilerini baskı altında hissettiklerini söyledim. Bu, sadece bir tespitti ve afaki bir beyin faaliyeti değildi —gözlemlere yaslanıyordu. Bu gözleme yaslanarak ve bir beyin faaliyeti olarak, o gidişatın memleketi tehlikeli sulara sürüklüyor olduğu tahminini yaptım. Hep aynı teranelerle karşılaştım: Din baskı altında değil, dindarlar kendilerini baskı altında hissetmemeli, buna hakları yok, zaten baskılanmalılar çünkü memleketi karanlığa götürecekler ve saire…

Ben Kağıtçıbaşı’nın kendi uzmanlık alanındaki değerini ölçebilecek biri değilim. Değerli biri olmalı, yaşarken de öyle düşünüyordum. Ama onun uzmanlık alanına giriyor olsa ve o kendisi bunu bir tehdit olarak görmüyor olsa da, memleketin Mukaddesatçılarının baskı altında olmalarının tehdit edici bir şey olduğunu hep müdafaa ettim. Bugün yaşıyor olduğumuz aşırılıklar, bence, o baskının süresinin ve şiddetinin bir neticesi.

Steven Sloman, bu ay yayınlanacak “The Knowledge Illusion: Why We Never Think Alone” adlı kitabıyla ilgili olarak yapılan söyleşide (http://www.vox.com/conversations/2017/3/2/14750464/truth-facts-psychology-donald-trump-knowledge-science), basit bir deneyden söz ediyor. İnsanlara hipotetik politik problemler sorulmuş ve sonra eğilimlerinin şiddeti ve meseleyi anlama seviyeleri hakkındaki fikirleri sorulmuş. Söyleşide yok ama kendi misalimle söylersem, diyelim deneklere “Türkiye’deki referanduma uluslararası güçler müdahil olacak” diyorsunuz. “Olur” diyenlere de, “olmaz” diyenlere de buna duyduğu inancın derecesini soruyorsunuz. Sonra mesela referandum, uluslararası güçler filan gibi kavramlar ve müdahale hakkında ne kadar bilgili olduklarını zannettiklerini soruyorsunuz.

Sonra?

Sonra, uluslararası güçlerin Türkiye’deki referanduma nasıl ve neden müdahil olacaklarını (veya olmayacaklarını) açıklamalarını talep ediyorsunuz. Onlar bu açıklamaları geliştirdikten sonra bir defa daha soruyorsunuz, kendi tutumlarına/eğilimlerine ne kadar şiddetle sahip çıktıklarını ve meseleyi anlama seviyelerini… Sloman’a göre, insanlar açıklama çabasından önce çok daha yüksek oranlar verirken, açıklamaya çabaladıktan sonra emniyetleri zayıflıyor. Daha tereddütlü bildirimlerde bulunuyorlar.

Uzun süre ve şiddetli —çoğu manasız— susturulma döneminde, memleketin Mukaddesatçıları, herhangi bir kanaatlerini açıklama imkânına sahip olmadıklarından, hiçbir şeyi açıklamaya çalışmadılar. Şöyle Müslüman çocuklar iş başına gelir de İslam âlemini birleştirebilirlerse, dünyanın bütün dertlerinin çözüleceğine duydukları inanç keskinleştikçe keskinleşti ve dünyanın problemleri, İslam âlemi filan gibi kavramları anladıkları, dünyada işlerin nasıl yürüdüğüne dair bilgilerinin kusursuz olduğu kanaati hiç yaralanmadan 2000’lere kadar geldi.

Oyunun ortaklarından olsalardı, iş böyle olmayacaktı. Kağıtçıbaşı’na ve izinden gidenlere katılmıyorum yani. Mukaddesatçılar kendilerini baskılanmış hissediyorlardı ve “ne var, işte namazını kılıyorsunuz” diyenler onların neler hissettiğini umursamadıklarını teşhir etmiş oluyorlardı. Muhtemelen umursamıyorlardı, bilmiyorlardı bile…

Bu hoş bir hal değildi/değil.

***

Gelelim Canikli’nin ettiği lafın, “Türkiye hiç olmadığı kadar özgür” lafının nominal değerine… Evet, bir kesim 2000’lere kıyasla çok daha özgür. Ya diğerleri?

Soruyu şöyle sorayım: Bugün Türkiye’de “2000 yılına kıyasla kendinizi daha özgür mü hissediyorsunuz” sorusuna iştiyakla “evet” diyecek olanlar var, tamam, ama aynı iştiyakla “hayır” diyecek olanlar yok mu?

Var.

Mesela ben —ve muhtemelen sizler, hepiniz. (O kadar da kalabalık değilsiniz ama varsınız işte.)

Kürtler, Aleviler, gayrimüslimler, Cumhuriyetçiler, Amerikancılar, Avrupacılar… Anlaşılan o ki, hiçbiri Canikli’nin umurunda değil. Zaten AKP’nin umurunda değiller. Çünkü AKPliler mutlak hakikati bildiklerini düşünüyorlar —tıpkı kendilerini baskılayanlar gibi— ve memleketin zaten biricik sahibinin kendileri gibi olanlar olduğunu düşünüyorlar —tıpkı kendilerini baskılayanlar gibi…

Genel kategorisine gönderildi