Olağan Şüpheli Olarak Bürokrasi

İsmet Özel Tahrik şiirinin bir yerinde, “çiçek alıp eve götürüyoruz / bunun bir delilik olduğunu bile bile” diyor.

Bahse konu olan Anayasa değişikliğinin muhtevası hakkında konuşmanın bir manası yok, çünkü savaş o meydanda yapılmıyor. Yani bir delilik, muhteva hakkında konuşmak —ama çiçek alıp eve de götürüyoruz işte…

***

Aynı şiirde az önce Özel “elbiseler içindeyiz, şehrin içinde / önümüz iliklenmiş, ayakkaplarımız bağlı” diyor bu hali belirgin bir biçimde küçümseyerek. Değil mi ki öyle yaptığımızdan “kimsenin uykusunun fesleğen koktuğu yok / altıkırkbeşte vapur ve sancı geç saatlerde.”

Evet, tarihin bir yerinde önümüzü ilikleyip, ayakkabılarımızı bağladık. Ve hatta kravatımızı… Uykularımızın fesleğen kokusunu, şehrin içine girmek için rüşvet olarak ödedik. Altıkırkbeş vapurunu kaçırmadık. Ve yine de geç saatlerde sancı bizi buldu. Yaptığımız alışveriş akıllıca mıydı? Ödediğimizin karşılığını sahiden aldık mı? Meçhul.

“Külçeler yüklüyüz, çıkmak istiyoruz yokuşu”. Böyle bakınca çok da akıllıca görünmüyor.

Ama galiba meseleyi böyle koymak yanlış. Aslında yüklendiğimiz külçeler, yokuşu çıkma arzusundan başka şey değil. Yokuşu çıkma arzusunu yüklenebilmek için uykularımızın fesleğen kokusunu heybemizden atmak zorunda kaldık. Şimdi onu —ve sadece bir vakit şahsımıza ait olan o kokuyu değil, mesela hepimize ait bulutlardan artık geçmeyen eski savaşçılar vesairi de özlüyoruz. Bir yerlerimiz acıyor.

Tarihin bir yerinde bir pazarlık yaptık, uykumuzun fesleğen kokusunu ve bulutlardan geçen eski savaşçıları şehre girmek karşılığında trampa ettik. Yaşadığımız sürecin, önümüzü iliklemek, ayakkabılarımızı bağlamak, altıkırkbeş vapurunu kaçırmamak gibi bir yığın imgeyle işaretlenebilecek bir gerçekliği var: Bürokrasi.

AKP bize, “uykularımızın fesleğen kokusu daha kıymetliydi, onu geri alacağız, altıkırkbeş vapurlarının canı cehenneme” filan dese… Öyle dese… “Bürokrasi yasak meyve, onun yüzünden cennetten kovulduk” dese… Eh! Konuşuruz, anlaşırız, anlaşamayız…

Öyle demiyor.

Uykularımızın fesleğen kokusundan, cennetten, bulutlardan geçen eski savaşçılardan filan söz eden yok. “Başlarım yokuşuna…” diyen yok. Aksine, yokuşu daha hızlı çıkmaktan söz ediyorlar.

***

Bizim nesilde bürokrasiden canı yanmamış, bürokrasiyi alaya almamış herhalde kimse yoktur. Mesele şu: Bürokrasi, yokuşu çıkmak için bindiğimiz otomobilin aksıra tıksıra çalışan motoru. Onun aksırıp tıksırmasından şikâyet etmek başka, onu çıkarıp —aksırıp tıksırmalardan kurtulup— yol almayı hayal etmek başka… AKP bize, hem aksırıp tıksırmalardan kurtulmanın ve hem de yokuşu çıkmayı sürdürmenin mümkün olduğu hayalini satıyor. Simya satıyor.

Her vakit olduğu gibi, daha 2002’den başlayarak yaptıkları gibi, toplumsal muhayyilede bir yeri olan huzursuzlukları, şikâyetleri, itirazları kaşıyıp, onların hepsinden kurtulmanın bir yolu olduğu zannını besliyor. Kalbiniz mi tekliyor, “alıveririz kalbinizi, ne güzel kalp krizi riski olmadan…”

İyi çalışan bürokrasi var, kötü çalışan bürokrasi var. İyi çalışanı bile, dünyanın en iyi çalışan bürokrasisi bile, bir açıdan bakarsanız bir yığın saçmalığı barındırıyor içinde. Dünyanın en problemsiz çalışan kalbinin bile bir yığın risk barındırması gibi… Ama yokuşu ancak o bürokrasi çalışırsa, onun kabiliyeti oranında çıkabiliyorsunuz. Yokuşu çıkmak istiyorsanız, bürokrasiye gözünüz gibi bakacaksınız. Onu daha iyi çalıştırmanın yolunu bulacaksınız.

Tekrarlayayım, “çıkmıyoruz lan yokuşu, yokuşunuz batsın, bu gürültüye katlanmak zorunda değiliz” dersiniz, yaptığınız işin bir manası olur. Ama “çıkacağız, hem daha hızlı çıkacağız” derseniz…

Nah çıkarsınız.

***

Üniversitelerden bir yığın kişi atıldı.

Nasıl oldu? Listeyi kim hazırladı? Kimin atılacağına kim karar verdi?

Eğer bürokrasi çalışıyor olsaydı, fakülte dekanlarından rektörlere, YÖK Başkanına, Başbakana —dolayısıyla hükümete— kadar bir yığın aktör bu işte rol almış olacaktı. Karar böyle yıldırım hızıyla çıkamayacaktı, evet. Ama çıktığında, şimdi olduğu gibi havada kalmayacaktı. Kimin neden atıldığını açıklamak da, onun atılmasında ilgili sebebi kimin icat ettiği de biliniyor olacaktı.

Bürokrasi by-pass edilmiş olduğundan, hanidir öyle olduğundan, muhtemelen süreç şöyle gelişti: Filanca akademisyene diş bileyen, onun yeterince yerli ve milli olmadığına hükmetmiş birileri, doğrudan zat-ı şahanelerine ulaştı.

(Ulaşır.

Bürokrasi çalışsaydı kararlarda etkisi yok mertebesinde olacak bir yığın kişi vardır. Her birinin parlak, kendilerine çok parlak görünen fikirleri vardır. Ama bürokrasi, simyanın yerine kimyanın konması olduğundan, bakırın bir hamleyle altın yapılamayacağı bilgisi olduğundan, bu tür parlak fikirleri emer, soğurur, dönüştürür, bir süreç haline getirebilirse getirir, aksi halde kusar.

Eğer bürokrasi çalışmıyorsa, bir tek parlak fikri olan herhangi biri, bıkmadan, usanmadan o fikri yukarıya ulaştırmaya çalışır. Eğer refüze edilirse, yeniden ve başka bir kılıf içinde tekrar dener. Ölene kadar dener. Genellikle de parlak fikir sahibinin ömrü, karar vericinin sabrından daha dayanıklı çıkar.)

O arada başka birileri de, mesela “bu memleketin başına ne geldiyse Mülkiye’den geldi, önce Mülkiye, sonra Türkiye, Mülkiye’yi ele geçirmeden Türkiye’ye vaziyet edilemez” filan gibi parlak formüller imal etti. Bu veya buna benzer parlak fikirler bir pakete toplandı. Bir KHK maddesi haline getirildi. Yukarıdan aşağıya yollandı.

Şimdi arasanız bulamazsınız, malum listenin müellifini. Çünkü o bir tek kişinin eseri değildir. Malum çevreye girebilseniz, “canım filancanın adını ben verdim ama falanca da atılır mı” diyene de, “falancanın defteri dürülmesi şarttı ama filanca kimin fikriyse artık” diyene de rastlarsınız muhtemelen. Ama neticede, işbu işi müdafaa etme, açıklama, gerekiyorsa düzeltme konumunda olanların hiçbiri, hatta ilgili KHK maddesini yukarıdan aşağıya yollayan zat-ı şahaneleri bile bilmiyordur işin aslını, astarını. Çünkü işin aslı filan yok.

Karar hızlı mı? Hızlı. Karar mı? Değil. Şimdi onun etkilerini ve yan etkilerini bertaraf edecek simya formülüne sahip bir yığın aklıevvel aşındırıyordur zat-ı şahanelerinin eşiğini. Sonra onların formülleri arasından hayata geçen için aynı şey… 2002’den beri aynı şey. Bir delinin kuyuya attığı taşı çıkarmak için bir başka delinin taşı ve sonra bir başkasının ve bir başkasının…

***

Derinde mesele, yukarıda işaret ettiğim gibi, bir simya/kimya meselesi.

Dünyanın her yerinde sayısız simyacı var. Tek hamleyle bakırın altın yapılabileceğine inanan, bakırı altın yapmanın formülünü bulduğunu da zanneden bir yığın budala. (Üstelik eğer formülleri işe yarasa, bakırı altın yapabilsek, altının değerinin o saat dip yapacağının ve altını bakır yapmanın formülünün lazım geleceğinin bile farkında olmayacak kadar budala bunlar.) Bürokrasi, simyacılığın panzehirinden başka bir şey değil. Simyacıların karar noktasına erişmesini zorlaştırmaktan başka şey değil. Dünyada öyle, bir havaalanı ve bir köprü daha yapıp Almanya olmak, Almanya’yı kıskandırmak olacak iş değil. Devletin malını mülkünü bir telekineziciye emanet edip, şıp diye zenginleşmek yok.

Kestirme yok.

Erdoğan, memleketin görüp gördüğü en vasıfsız simyacılardan biri. Elinde memleketi şıp diye uçuruverecek bir formül olduğundan şüphesi yoktu. Fazladan, elindeki formül, memleketin kahvehanelerinde, milyonlarca kişinin hemen her gün milyonlarca defa tekrarladığı, son derece sıradan, hiç rafine edilmemiş, hiçbir şıklığı olmayan manasız bir formüldü.

Onu uygulamaya fırsat bulamadı da şimdi, bu Anayasa değişikliğiyle o fırsatı arıyor değil. Elindeki formülü uyguladı, bakır altın olmadı. Dahası, bakır, bakır olarak kullanılabilir olmaktan bile çıktı. Her yanımız dökülüyor. Erdoğan’ın parlak fikri/fikirleri yüzünden. Bu dökülmenin faturasını CHP’ye, Kemal’e, İsmet’e —yani olağan şüphelilere— yükledi. Avrupa’ya, Amerika’ya —yani yine olağan şüphelilere— yükledi. Bu zırvalıkları birlikte işlediği Cemaate yükledi. Ama suçlu olanın aslında kendisi olduğunu kendisi biliyor. Hesap vermek zorunda kalacağından korkuyor. Bu Anayasa değişikliği, hesap gününü, mümkünse sonsuza kadar tehir etme teşebbüsünden gayrı bir şey değil.

Eğer benim bu dünyanın işleyişi hakkında bildiklerim az çok bir gerçekliğe tekabül ediyorsa, Erdoğan çok ağır bir fatura ödeyecek. Çok ağır. Simyacılığı yüzünden değil. Simyacılığının işe yaramadığını gördüğü halde, bunu fark ettiği noktadan itibaren, elimizdeki bakır stokunun da içine ettiği fark edilmesin diye memleketi birbirine kırdırdığı ve bu hususta bir sınır tanımadığı için.

Ben görür müyüm bilmem ama umarım o görecek kadar yaşayacak.

Onun değirmenine su taşıyan, bir muhtemel milletvekilliği adaylığı, bir koltuk, biraz güç, bir ihale filan için birbirlerini ezen malum mahlûkatın büyük bölümü de çok ağır birer fatura ödeyecekler. Şimdi “hızlı karar” filan diye geveleyip duranlardan, ahalinin dünya tasavvurunda bürokrasinin de olağan şüphelilerden biri olmasını istismar edip Erdoğan’ın akıbetini ertelemeye ve böylelikle de kendi ikballerini uzatmaya çalışanlardan söz ediyorum.

Genel kategorisine gönderildi