AlphaGo

New Scientist’in haberine göre Ada Lovelace, bilgiişlem âleminin öncü kraliçesi, 1843 yılında, makinelerin insanların yapamadıkları bir şeyi yapabileceklerini hayal etmenin manasız olduğunu söylemiş. Ama onun Londra’daki evinden birkaç kilometre uzakta geliştirilen bir bilgisayar programı, bir Go büyükustasını yenmiş.

Vakayı ilginç kılan, programı kodlayanların herhangi birinin, yazdıkları kodun becerdiği işi hayal bile edebilecek durumda olmaması. Dahası, programlama süreci boyunca programı kodlayanların Go hakkındaki bilgileri birbirlerine eklemlenip de Go büyükustasının Go bilgisinden daha yüksek seviyede bir bilgi örgütlenmiş de değil. Programı kodlayanlar Go bilmiyorlar, bilmeye çalışmıyorlar. Bambaşka bir şey biliyorlar, öğrenen program kodlamayı biliyorlar. Böylelikle kendilerinin bilmediği, anlamadığı ve yapamayacağı şeyleri yapan bir program yazıyorlar.

New Scientist, bahse konu olan AlphaGo adlı programın istisnai bir durum olmadığını, aksine zamanın normali olduğunu da vurguluyor. Yapay akıl uzmanları, onlarca yıl önce strateji değiştirdiler. Daha önce, mesela IBM’in Deep Blue’su filan, satranç ustalarını bir araya getirip, onların bilgilerini bilgisayara aktarmanın yollarını aramak üzere inşa edilmişti. Ama 1990’larda yaygınlaşmaya başlayan yaklaşımla, artık, evrimsel algoritmalara yaslanan, öğrenen programlar yazılıyor.

***

Tarihin yırtıldığı bir dönemde yaşadığımızı söyleyip duruyorum. On binlerce yıldır biz, bizim zaten yapabildiğimiz şeyleri bizden daha büyük bir güçle, daha büyük bir hassasiyetle, daha çabuk, daha kusursuz, bıkmadan tekrarlayarak yapan cihazlar yaptık. Şimdi artık, kendimizin yapamayacağı şeyleri yapan cihazlar da yapabiliyoruz…

Filan.

Mühim olan bu değil. Yani mühim olan teknoloji değil. Mühim olan, Deep Blue’nun klasik mimarisinden Blondie 24’e veya AlphaGo’ya geçiş yapmamıza yol açan şey, dünya kavrayışımızdaki değişim. Bu geçiş birkaç on yılda, sessiz sedasız gerçekleşti. Birkaç on yıl önce, bu fikri ilk ortaya atanlar neredeyse meczup muamelesi görüyordu. Karşılarında “saçmalıyorsunuz” diyenlerin arasında bilgiişlemin, yapay akıl çalışmalarının ve sairenin kendisinden sorulması gerektiğinden son derece emin, kendisinin çizdiği güzergâhın dışına çıkmanın nasıl akla gelebileceğini anlamayan IBM gibi devlerin yanı sıra devasa akademik otoriteler de vardı. Hepsi sessiz sedasız yenildiler. Bambaşka bir alandaki fikirlerden aldıkları ilhamla bilgiişlem alanına tecavüz eden gencecik çocuklar, karşılarındaki devleri sessiz sedasız yendiler.

Yaklaşık yirmi yıldır yapay akıl alanındaki bu sessiz zihinsel devrimi tartışmaya çalışıyorum. Dünyanın hâlâ kendi yetiştikleri dünya olduğu varsayımını muhafaza etmekte son derece kararlı olan, eğer dünya o dünya olmaktan caymışsa onu yakmaktan —ve böylece kimseye yar etmemekten— başka bir programı da olmayan bir yığın okumuş çocukla dövüştüm.

“Yapay akıl ne ki, dünya fabrikaların etrafında dönüyor ve hep öyle kalacak” diyenler oldu mesela. Veya yapay akıl alanındaki devrimin diğer alanlarda bir değişime yol açmayacağını kararlılıkla tekrarlayanlar oldu, mezarlığın yanından geçerken korkusunu bastırmak için şarkı söyler gibi… Hâlbuki mesele yapay akıl meselesi değil. Zaten yapay akıl alanındaki strateji değişimi yapay akıl alanının içinden de çıkmadı, dışarıdan ithal edilen bir kıvılcımla gerçekleşti. Dünyanın her alanına sirayet eden, her alanı kökten değiştireceği çoktandır görülen bir zihniyet devrimi, kavramsal haritalarımızı büsbütün antika haline getiren bir kavrayış değişimi içinde yaşıyoruz.

***

Akşam’da yazarken, Ertuğrul Özkök’ün, “demokrasi de büyük problemleri (mesela Kürt meselesini) çözemiyor” mealinde bir yazısına gönderme yaparak şöyle demiştim:

“Önümüze konmuş olan bir havuz problemi olsaydı, kim çözerse çözsün aynı neticeyi bulacaktı. Dolayısıyla kısa sürede bu işi yapabilecek biri problemi herkesin adına çözse yeterdi. Problemden kurtulurduk, ama hiçbirimiz değişmezdik.

“Hafta sonunda hangi kitabı okuyacağımıza karar vermek, havuz probleminin çözümünü bulmaktan hayli farklı ama değil mi? Bütün kitapları okumuş biri mevcut olsaydı bile, onun tercihi ve tavsiyesi kâfi gelmezdi. Çünkü hepimiz farklıyız ve farklı tercihlerimiz var. Daha mühimi şu: Tercih edip okuduğumuz kitap, bizi değiştirir. Dostoyevski okursak başka, Kafka okursak başka bir insan oluruz. Yani sonraki tercihlerimiz, şimdiki tercihimize bağlı olarak farklılaşır.

“Siyaset, toplumu değiştirmek için yapılır, problemleri çözmek için değil. İmrendiğiniz toplumlar problemlerini çözdükleri için olgunlaşmış değiller, olgunlaşageldikleri için problemlerini çözebiliyorlar. Bir vakitler bir propaganda filminde, kıyamadığı çocuğunun yerine Metin Akpınar’ın aşı olması gibi, milleti çok sevdiği için onun yerine problemleri çözüveren (!) Evren’ler filan atılıvermeseydi ortaya, Türkiye bugün daha olgun bir Türkiye olacaktı. Kürt meselesi de şimdikinden çok başka türlü bir mesele olacaktı.

“Neticeten demokrasi, pek sevilen klişeyle daha iyisi bilinemediği için katlanılan rejim değildir, toplumun olgunlaşmasını sağlayan biricik rejimdir. Çözüm üretmez, problemlerini çözebilen toplumlar üretir. Bu yüzden kıymetlidir.”

Bu uzun alıntının burada ne işi var, herhalde anlamışsınızdır. Ama yine de tekrarlayayım: Siyaset ve demokrasi gibi kavramlar dâhil, kavram haritamızdaki bütün kavramları gözden geçirmek, yenilemek zorunda olduğumuz bir dönemde yaşıyoruz. Ertuğrul Özkök’ün —ve onu seven/sevmeyen milyonlarca kişinin— siyaset ve demokrasiden (ve cinsellikten bilgiye kadar bir yığın alakasız başka kavramdan) anladığı her şey, Deep Blue’nun ilk halinin antika dünyasına ait. Bizim bu kavramların hepsini AlphaGo’ya ilham veren dünyaya tercüme etmemiz gerekiyor.

Genel kategorisine gönderildi