Aynı Hikâye

Az önce parmağım hafifçe kesildi. Bir süre sonra kanama durdu, çünkü kan pıhtılaştı —bilirsiniz işte.

Hayatiyetimi sürdürebilmem için kanımın akışkan olması gerekiyor ve her sağlıklı vücut gibi benim vücudum da kanımın akışkanlığını korumak için bir yığın iş yapıyor. Ama vücudumun bir yerlerinde bazı hain faaliyetler de yürütülüyor, kanımı pıhtılaştıracak bir takım kimyasallar imal edilip stoklanıyor.

Aslında hepimizin vücudunda, birinin yaptığını diğeri bozan bir yığın kimyasal imal ediliyor —kanın pıhtılaşmasını sağlayan şey vücudumdaki biricik hain değil. Bunların büyük bölümü, öyle parmağımızın kesilmesi gibi beklenmedik kriz anlarını da beklemiyor faaliyete geçmek için. Hayatın rutini, birinin yaptığını diğeri bozan unsurların dansından ibaret. Hayat, bir tuğlanın üzerine yenisini koyarak, bir duvar inşa eder gibi yol almıyor, üç tuğla koyuyor ikisini kırıyor, üç tuğla daha koyuyor birini kırıyor, filan…

Çok akıllıca görünmüyor.

Ama öte yandan bakınca, bizim akıllı tasarımlarımızın hepsinden daha yaratıcı, daha uzun ömürlü olduğu da kesin. Veya —daha doğrusu— bize akıllıca görünen tasarımlarımızdan…

***

McFadden ve Al-Khalili, Life on the Edge’in bir yerinde, “Newton elma ağacının altında ‘elma neden düşüyor’ diye sorup cevabı bulduğunda, sadece fizikte değil bilimde büyük devrim yapmıştı” diyorlar mealen. Sonra ekliyorlar: “Elma ağacı altında düşünen Newton sahnesinde eksik bir şey var ki ne Newton ve ne de hatta yüzlerce yıl boyunca Newton ve elma hikâyesini anlatıp duran kimse farkına varmadı.”

Neymiş o?

“Elma ağaçta ne arıyordu?” sorusu…

Yere düşmesi Newton’u o kadar düşündüren elmanın, düşmeden önce ağaçta zuhur etmesi çok daha düşündürücü/şaşırtıcı değil mi? Newton’un “neden düşüyor” diye sormadan evvel, “oraya nereden ve nasıl geldi” diye sorması lazım gelmez miydi?

Gelirdi ve gelmedi. Newton’un aklına gelmediği gibi, hiçbirimizin aklına da gelmedi. Çünkü “elma ağaçtan neden düşüyor” sorusuna verdiğimiz cevaptan, o cevabın zarafetine, nefasetine duyduğumuz hayranlıktan gözlerimiz kamaştı. Hiç sormaya tenezzül etmediğimiz birçok başka soru gibi “elmanın orada ne işi vardı” sorusunun da, bir biçimde, tastamam “elma neden düşüyor” sorusuna verilen cevaptan türetilecek akıllarla cevaplanabileceğine, hiç sebepsiz, hiç delilsiz inandık.

Ama işte elma düşmeden önce oraya çıkıyor ve elmanın dala çıkışı sürecini açıklamakta Newton’un söyleyebileceği hiçbir şey yok.

***

McFadden ve Al-Khailili “elma ağaçta ne arıyor” sorusunu sordukları bölümün başına Feynman’dan bir alıntı koymuşlar. Mealen diyor ki Feynman, ağaçlara bakarız, yerden bittiklerini görürüz ve ağacın malzemesini topraktan aldığına hükmederiz. Hâlbuki ağacın esas malzemesi karbondur. Ağaç karbon stoklayarak büyür ve stokladığı karbonun kaynağı…

Hayır, toprak değil…

…Havadır. Ağaç havadaki karbondioksiti alır, oksijeni geri verir ve karbonu stoklar.

Benzer yollarla da elmayı yapar. Neden yapar?

Düşsün diye.

Ağacın aklı yok, “elma düşsün, bir hayvan onu yesin, elmanın çekirdeğini barsaklarında taşısın, uzaklarda bir yerde dışkıladığında da yeni bir elma ağacı büyüme ihtimali belirsin” filan diye hesaplar, kitaplar yapmıyor. Ama elmalar düşmeseydi, elma ağaçları olmayacaktı. Elma ağaçlarını Steve Jobs veya Castro tasarlasaydı, elmaların hiç düşmeyeceği ağaçlar tasarlayacaklardı ve… Anladınız siz onu…

Bir açıdan bakarsanız Castro, kapitalizm diye adlandırdığımız sosyoekonomik düzen ağacının elmasıydı. Birçok başkası gibi… Birçok başkası düştüğü yerde elverişli şartları bulamadı ve onlardan bir elma ağacı büyüyemedi. Ama Castro, kapitalizmin kalesi ABD’nin ta bağrında, kendisine bir adalık yer buldu. Orada büyüdü. Ama…

“Eğer nihayetinde düşecekse, elmayı yapmanın manası da yok” diye özetleyebileceğimiz Aydınlanma Aklıyla, tuhaf işler işledi. Dün alıntıladığım yazısında Çetinkaya, Castro’nun devrimci olmayan sanatçılara, bilim insanlarına filan da hayat hakkından söz ettiğini söylüyor ama Castro’nun vaziyet ettiği Küba’dan —bırakın devrimci olmayanını, devrimci olanından bile— ne bir sanatçı, ne bir bilim insanı çıkmadı.

Çıkmalı mıydı? İyi bir şey midir sanatçı, bilim insanı yetişmesi? Benim cevabım bana kalsın, Fidel’e övgüler düzenlere göre çıkmalıydı. Çetinkaya’nın aktardıklarından anladığımız kadarıyla, Castro’ya göre de iyi bir şeydi.

Ve olmadı.

Aydınlanma Aklı, “eğer kanın akması lazımsa, kanı pıhtılaştıracak kimyasalları yapmak için kaynak harcamak aptallıktır” diye bakıyor. Aynı akılla malul bir başkası ise, “parmak kesildiğinde kan pıhtılaşmazsa ölürüz, her an bir yerimiz kesilebilir, o halde kanın akışkanlığını önlemeliyiz” diye…

Hayat ise başka türlü işliyor.

Daha doğrusu hayat, işte tam da, bu aynı akılla farklı işler görenlerin hepsine yer açabildiği için işliyor. Küba ise Castro’nun aklına muhalif iş işleyenlere yer açamadığı için öyle —bir müze olarak— durdu durduğu yerde.

***

Daha önce dedim, Nihat Genç bir söyleşisinde “Migros kapitalizmdir, Kapalı Çarşı hür teşebbüs” demişti. Böyle tasnif edildiğinde, bence, kapitalizm berbat bir sosyoekonomik örgütlenme tarzı.

Neden?

Çünkü Migros, bir yığın başkasının kendi aklıyla iş yapmasını imkânsızlaştırıyor. Kapalı Çarşı ise her biri başka akıllara sahip bir yığın kişiye yer açıyor.

Yine de, Migros kapitalizmi, sosyalizm başlığı altında yapılan denemelerin hepsinden daha az zalim. Çünkü daldan düşecek elmalar yapabiliyor. Daldan düşecek elmalara prensip olarak muarız değil yani.

Güya herkesin elma olma hakkından yola çıkan ama ağaç olmadan elmanın yapılamayacağını idrak ettiğinde herkese ancak odun olma hakkı tanıyan düzenler, elmaların elma olma hakkını aralarında üleştiği düzenlerden daha zalim.

Bu demek değil ki, kapitalizme rıza gösterelim. Ama kapitalizme itirazı başka perdeden yükseltmek gerekiyor.

***

Kapitalizm mevzuunu böyle —fazla kestirmeden— kapattıktan sonra…

Asıl —bence biricik— mesele, muhalif olma hakkından ibaret. “Birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz günlerde” de itiraz etme hakkından… Her şeye itiraz etme hakkından… “İyi, itiraz ediyorsun ama kendi çözümünü söyle” filan gibi geyikleri umursamadan, “buna razı değilim” deme hakkından… Halk desteğini arkasına aldığı söylenen Firavunlara karşı tek başına bile kalmış olsa, herkesin Musa olma hakkından…

Neden bence biricik mesele bu?

Çünkü hayatta kalmanın ön şartının bu olduğunu düşünüyorum. Hele hayatta kalalım, diğer problemleri nasılsa çözeriz, zalim kapitalistlerin hakkından da geliriz.

Hayatiyet sergileyen bütün toplumlar, tanım icabı, bir yandan kanlarını akışkanlaştırırken, bir yandan da onu pıhtılaştıracak şeyleri imal eder dururlar. Birinin yaptığını diğeri bozar. Hayatiyet sergileyen hiçbir toplum, hiçbir vakit, birlik ve beraberliğe —herkesin aynı perdeden ses vermesine— ihtiyaç duymaz. Herkesin aynı perdeden ses vermesine ihtiyaç duyanlar, iktidar sahipleridir. Castrolar, Erdoğanlar, filan…

İmdi…

Dünyada hiçbir iktidar sahibi, herkesi bir tek perdeden ses vermeye zorlayacak kudreti temerküz ettiremez/ettiremedi. Çoğunluğun gönüllü olması gerekir. Çoğunluk dediğimiz, aslında birinin yaptığını diğeri bozmaya programlı bir yığın ferdin bir bütün olarak davranmasını sağlayacak, tarihten gördüğümüz kadarıyla, pek az malzeme var. Korku ve nefret bunların ikisi… Kendisinden korkulacak ve nefret edilecek özneler lazım iktidar sahiplerine. Üstelik onların olabildiği kadar yakında —tercihan içeride— olmaları da iyi olur.

Cumhuriyetin tapusunu el çabukluğuyla kendi üstüne geçirenler, uzun süre, “biz şöyle akıverecektik istikbale, lakin bu dindarlar, bu Kürtler pıhtılaşıp durdular” hikâyesiyle, uzun süre, bir arada durdular. Şimdi aynı hikâyeyi karşı taraftan dinliyorsunuz. Size farklı bir hikâyeymiş gibi görünüyorsa, bence, bir doktora görünseniz iyi olur.

Genel kategorisine gönderildi