Dünya Otobüsü Nereye Gidiyor?

Michael Flynn, 15 Temmuz günü bir salonda konuşurken, Erdoğan’ın Türkiye’de yıllardır yapageldiklerini bir darbe olarak tanımlamış, Obama yönetimini de bu İslamcı darbeye destek vermekle suçlamıştı. Sonra da askerlerin Türkiye’yi yeniden doğru ize sokuyor olduklarını söyledi. Salonda tezahüratlar yükselince de, “alkışlanmayı hak eden bir girişim” dedi.

Aynı Flynn’ın, geçenlerde, “Müttefikimiz Türkiye krizde ve desteğimize ihtiyacı var” başlığıyla bir yazısı yayınlandı (http://thehill.com/blogs/pundits-blog/foreign-policy/305021-our-ally-turkey-is-in-crisis-and-needs-our-support). Flynn bu defa Hillary’yi, Türkiye’yi uzak tutmak için çaba harcamakla suçladı. Flynn’in çark edişi bununla da kalmadı, Türkiye yanlısı görünümlü Erdoğan politikaları yanlısı yazıları sürüyor.

Eee?

Olur böyle şeyler, dert etmeye değmez de…

Meseleyi üzerinde kafa yormaya değer kılan iki husus var.

Birincisi, Flynn sıradan biri değil, Trump yemin ettikten sonra Beyaz Saray’da önemli bir pozisyon alacağına kesin gözüyle bakılan biri —Trump’ın milli güvenlik danışmanı…

Diyebiliriz ki, “taçlanan baş akıllanır”. Önce sadece aday idiler, şimdi seçimi kazandılar. Artık daha ciddi olmak, meselelere daha ciddi bakmak zorundalar. Ama pek öyle de görünmüyor.

Çünkü…

İkinci önemli husus şu: Flynn’ın güvenlik şirketi, arada bir yerde, Ekim Alptekin’in Hollanda merkezli şirketiyle bir danışmanlık anlaşması imzalıyor. Alptekin’in şirketi, dünya hallerinin analizi için Flynn’ın şirketine on binlerce dolar ödüyor.

Havacılık filan gibi sektörlerde yatırımı olan Alptekin’in dünyanın nereye gidiyor olduğunu bilmek istemesinde anlaşılmaz bir şey yok —merak etmese aptalca olurdu. Alptekin, fazladan, genç yaşta çok başarılı bir iş adamı olmayı hak ettiğini gösteriyor, dünyanın nereye gidiyor olduğunu, dünyayı gittiği yere götürüyor olanlara soruyor. Dâhice değil mi, durakta bekleyen akıllı birine dönüp “şu otobüs nereye gidiyor” diye sormaktansa, çok da akıllı görünmese bile şoföre sormak?

Ama…

Anlaşılan o ki dünya otobüsü, yolculara ne taahhüt edilmiş olursa olsun, güzergâhı hakkında başlangıçta yolculara ne denmiş olursa olsun, kolaylıkla güzergâh değiştirebiliyor. Arada bir yerde, birileri şoföre “nereye gidiyorsun” diye sorabiliyor ve şoför “nereye gitmesini istiyorsun” diye cevaplayabiliyor.

Aklınıza bir yığın ahlak gevezeliği geldiğinden şüphem yok. Mevzuu kaşıyan Amerikalılar da Flynn’in ahlakı hakkında bir yığın gevezelik yapmışlar zaten. Ben yapmayacağım ve hatta size de kulak asmayacağım. Fena halde gına geldi bu ahlak tartışmalarından.

Benim meselem başka. Sorum şu: Dünya gemisi nereye gidiyor? İçinde Flynn’in şoförlük yaptığı ve Alptekin’in güzergâhını değiştirmeye çalıştığı otobüsün de yer aldığı gemiden söz ediyorum.

Şunu biliyorum: Gemi batıya giderken doğuya koşmak çok şey değil —yani Flynn’in yaptığı tercih değişikliği, zannedildiği kadar büyük mana taşımayabilir. Flynn otobüsü istediği yere götürebilir değil yani…

Şunu da biliyorum: Tabelasına bakıp bindiğiniz otobüs aslında —her yere değilse de— bir yığın farklı yere gidebilir, başlangıçta söylenen yere ulaşması ise büyük sürpriz olur.

Şöyle özetleyeyim: İçimizden birilerinin elinde biriken mali ve/veya siyasi kudret, otobüsün istikametini değiştirebilir ama nadiren onun istediği menzile varır. Dünya bu hale şimdi gelmedi, hep böyle işliyordu. Aydınlanma aklı, bütün otobüslerin güzergâhlarının baştan ve dışarıdan belirlenebileceği, belirlenmesinin iyi olacağı, baştan belirlenmiş güzergâhlardan sapmaların imkânsızlaştırılacağı düzenler tesis etmenin mümkün olduğu zannına sahip. Ama dünya belediyesinin otobüsleri hiçbir vakit öyle işlemedi ve işlemez de… İşlese iyi de olmaz ilaveten. Dünya “ne olsa gider” keyfi bir yer değil, durmaksızın aynı duraklar arasında gidip gelen pistonlardan mamul bir makine de değil. Başka bir şey. Başka türlü bir şey.

Dünya demokrasileri çatırdıyor. Aslında dünya çatırdıyor, çünkü bizim dünya algımız bu iki kavramlaştırma arasında gidip geliyor. Bir yanda gücü elinde biriktiren öznelerin her istediğinin olabildiği bir dünya varmış gibi düşünüyoruz, öte yandan da otobüsleri belirli güzergâhların dışına hiçbir kudretin çıkaramayacağı bir dünya hayal ediyoruz. Düşündüğümüz kadar keyfi değil dünya ve hayal ettiğimiz de hayal edilecek şey değil. Kendilerini diğerine göre konumlayan bu iki algı birbirlerini besliyor ve sarkaç, sarkaç kanunlarının hilafına, her defasında daha büyük salınım yaparak birinden diğerine salınıyor.

Sarkaçlar öyle yap(a)maz. Dolayısıyla doğru bir metafor değil sarkaç metaforu. Ama gözde canlandırmak kolay diye onu kullanıyorum. Sarkaçlar öyle yapamaz ama dünya, salınımların giderek büyüdüğü dönemleri birçok kere yaşadı. Her sektörde bütün paradigma değişim dönemlerinde benzer süreçler yaşandı.

Bize, güzergâhları değişebilir, bizi daha önce hiç görmediğimiz —ve şimdiye kadar gördüklerimizden daha güzel— yerlere götürebilir otobüsler lazım. Ama o otobüslerin güzergâhını, şoförün cebini dolduran birilerinin değiştirememesi de lazım.

Demokrasi de zaten tam da o. Çünkü optimize edilmiş güzergâhlarda durmaksızın gidip gelen otobüs düzenleri için de, gücü biriktirenin otobüsü istediği durağa çekebilmesi için de demokrasi lazım değil. Başka türlü dünyaları hayal bile edemeyenler, zaten o yüzden “demokrasi daha iyisi bilinmediği için en iyi rejim” filan diye geveliyorlar.

Genel kategorisine gönderildi