Shanghai Beşlisi

Gözünüzün önünde büyüyen insanlara şahit olmuşsunuzdur. Yeni bir şey öğrendiklerinde “yeni bir şey öğrendik” demezler, öyle hissetmezler, “eksiği tamamladık” gibi bakarlar.

Hepimiz o yollardan geçtik —ve geçiyoruz. Netice itibariyle, bildiğimizle eylemekten gayrı şansımız yok. Bilmediğimiz şeyleri bilmiyoruz, n’apalım! Ama olgun bir insanı, o gençliğin hamlığından ayıran bir şey var yine de… Olgun bir insan, bildiklerinin, üzerine bir yığın yeni şeyler eklenmiş olduğu halde, tamamlanmış bir harita meydana getirmediğini biliyor. Elindeki haritaya göre istikamet tayin ediyor ama haritanın eksik olduğunu da biliyor.

Erdoğan toy bir oğlan. Elindeki haritanın ne kadar eksik olduğunun hiç farkında değil. Üstelik, sahnede yer aldığı yirmi yılı aşkın sürede, onca yaşanmışlıktan bir tek ekstra şey de öğrenmedi. Hâlâ o hınzır, kendisi dışındaki herkesin eksik ve fakat kendisinin tamam olduğunu zanneden çocuk. Onun dışındaki herkes öğreniyor ve öğrenmek gibi son derece sıradan bir vasfa sahip olmama hallerini anlayamadığımız için, Erdoğan’ın karşısında hep çuvallıyoruz.

Hissiyatımı size geçirebildim mi bilmiyorum —pek de iyimser değilim bu hususta. Ama denemem gerekiyordu, çünkü şu Shanghai Beşlisi muhabbetine başka türlü mana yüklemekte zorlanıyorum.

Kasabadaki iki toptancıyı birbiriyle tokuşturup malı daha ucuza kapatma refleksinden gayrı hiçbir şey bilmeyen kasaba esnafı kafasıyla devasa hipermarket ağlarının arasında gezinen biri oturuyor Türkiye’nin Cumhurbaşkanlığı koltuğunda. “Bak senin beklediğin bu duraktan memlekette esnaflık yapmış herkes geçti. Eğer bu bilgi işi çözseydi, milyonlarca hipermarket ağı kurulmuş olurdu” desen, kulak vereceği yok. Bildiği biricik şey var, (a) onu başkalarının bilmediğini ve (b) o bilginin tek başına işin esasını meydana getirdiğini, her kapının onunla açılabileceğini zannediyor.

Ve fena halde yanılıyor.

Ekim’den bu yana söylediklerimi, her gün biraz daha emniyetle söyleyebilir hale geliyorum:

  1. Batılı toptancı Türkiye’yi gözden çıkardı. Bırakın bir vakittir yapageldiği ekstra ıskontoları, başka herhangi bir müşterisine verdiği fiyatları bile vermiyor.
  2. “Sana mal vermiyorum” deyip mesuliyeti üstlenmek yerine, Türkiye’yi “senden mal almıyorum” demeye zorluyor.
  3. Bu işi yaparken, bir yandan da Türkiye’nin hissedarı olan kardeşin ayrı bir dükkân açması için gerekli şartları sağlıyor.

Bu şartlar altında “ama Shanghai Beşlisi de var…” filan diyen adamın hınzır hınzır gülümsemesi, ziyadesiyle gülünç oluyor —“NATO Türkiye ile işbirliğini sürdürmek istiyor” filan diyenler, demeçlerini verip kameraların karşısından çekildikten sonra, karınlarını tuta tuta gülüyorlardır zaten. İflas eden biz olmasaydık, ben de gülerdim. Sahiden çok gülünç çünkü.

Shanghai Beşlisinde, Erdoğan’ın keyfi idaresine ses çıkarabilecek herhangi bir özne yok. Ama zaten Shanghai Beşlisi filan gibi bir özne de yok. Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan’ı hesaba katmaya lüzum yok, Rusya ve Çin dediğiniz ülkelerin pazarı Batı. Hani biz gençken “onlar ortak biz pazar” filan geyikleri seslendiriliyordu ya, eğer o vakitler de öyle değildi ise bile, şimdi oyunun kuralını pazar olanlar tayin ediyor. Dolayısıyla Shanghai Beşlisinin AB’ye alternatif olacak bir iktisadi programı da, bir medeniyet projesi de yok. Sadece iki kutuplu bir dünyayı ihya etme hayaliyle inşa edilmiş, inşa edenlerin de içinde ne tür oyunlar sahneleyeceklerini kestiremedikleri, gösterişli bir gösteri merkezinden söz ediyoruz.

Eski iki kutuplu dünya, büyük ölçekli bir askeri güç yarışını ihtiva ediyor muydu? Ediyordu. Ama o dünya, aslında, iki farklı iktisadi programın, iki farklı medeniyet projesinin yarıştığı bir dünyaydı. Şimdi öyle değil. Shanghai Beşlisinin biricik konsepti, uluslararası güvenlik konusunda işbirliği yapmak.

Türkiye buraya dâhil olabilse ne olur? Türkiye’nin semalarında Amerikan uçakları yerine Rus uçakları uçar, sınırlarını Amerikan füzeleri yerine Rus ve Çin füzeleri korur. (“Sınırları korumak” da ne komik laf oldu ya, anladınız siz onu.) Olur mu böyle bir şey? Bana kalırsa olmaz da, olsa ne olur?

Neticede Türkiye, Batı sisteminin en doğusunda bir sınır ülke, bir tampon ülkeydi. Türkiye’nin doğusu düşman değildi, kadastrosu çıkarılmamış karanlık bölgeydi. Ölü topraklar… O bölgenin akıbetinin nereye doğru evrileceğini tahmin etmek müşkül. Kimsenin dört başı mamur planları, projeleri olduğunu da tahmin etmiyorum. Shanghai Beşlisinin? Hiç!

İki şeyden biri olabilir gibi görünüyor:

  1. Türkiye —AB’den değil— NATO’dan çıkıp Shanghai Beşlisine girerse, olağanüstü bir silah harcaması faturası gelecektir kapımıza. Asıl önemlisi, sınır Türkiye’nin batısına doğru yer değiştirince burası düşman olmayacak, karanlık bölgeye dâhil olacaktır.
  2. Türkiye NATO’dan çıkıp Shanghai Beşlisine doğru giderken, bir yerden çıkmış ama diğerine varamamış bir ülke olarak Araf’ta kalacak, parçalanacaktır.

***

“Vay sen Türkiye’nin gücünü hafife alıyorsun, bizim hiç mi kudretimiz yok” diyor Erdoğan’ın kuyruk sallayıcıları, ben bu lafları edince. Öyle değil, Türkiye’nin gücünü hiç de hafife almıyorum. Mesele şu ki, Türkiye’nin gücünü sağlayan, kendisini hemen doğusunda başlayan bölgeden farklılaştıran ne varsa hepsini Erdoğan ve AKP’si imha etti/ediyor.

Tam manasıyla başarılamamış olsa bile, Diyarbakır ve İzmir’in ortak kaderi paylaşması, Türkiye’nin gücüydü. Diyarbakır-Bağdat arası 760, Diyarbakır-İzmir arası 1410 km. İzmir-Atina arası ise, —kuş uçuşu— 250 km civarında… Ama İzmir’in gündeminde Atina ile kıyaslanmayacak kadar Diyarbakır, Diyarbakır’ın gündeminde de Bağdat ile kıyaslanmayacak kadar İzmir vardı. Türkiye, ancak bunu daha da böyle yaparak gücünü tahkim edebilirdi.

Tam tersini yapıyor.

Sonra Türkiye’nin gücünün kaynağına işeyen yalakalar sürüsü, “vay sen Türkiye’yi azımsıyorsun” filan diyerek, mercimek kadar akıllarıyla hem Diyarbakır’ı hem İzmir’i çoktan gözden çıkarmış kasabalıları elektriklendirerek, böyle yapmakla beni susturarak iş yapmaya çalışıyorlar. Reisleri de, aynı akıllarla “ama Shanghai Beşlisi de var…” filan diyerek…

Elinize, ağzınıza, aklınıza sağlık, ne diyeyim…

Genel kategorisine gönderildi