Rektör

Rektörlerin seçimle gelmesi kararı çıktığında, Üniversitede bir Profesör arkadaşımla aynı odayı paylaşıyorduk. Demokrasi adına, yeni düzenlemeden çok memnun kalmıştı. O günlerde sıklıkla dile getirilen mottoyla, “köylü bile muhtarını seçiyor, Profesörler neden Rektörlerini seçmesin” dedi.

Ben rahatsızdım. Düzenlemeye karşıydım. Ama bu akıl yürütmeye ayrıca karşıydım. “Bu mantıkla,” dedim, “mesela Vakıflar Bankasının genel müdürünü de banka çalışanlarının seçmesi gerekiyor. Razı mısın?”

Bu hatırayı bir defa daha hatırlatma ihtiyacı hissettim, çünkü bugün tepe tepe kullanılan demokrasi eşittir seçim mantığının, onu istismar eden ahlaksızlar ve ahmaklar güruhunun icadı olmadığını hatırlamakta fayda var.

***

Gelelim asıl meselemize…

Biliyorum —o vakit de biliyordum— banka ve üniversite farklı şeyler. Ama köy ve üniversite büsbütün farklı şeyler.

Bir defa üniversite denen kurumun demokratik bir metotla yönetilmesinin gerekip gerekmediği hususunda kafa yormak gerekiyordu. Daha da önce yönetim derken neyin kastedildiği, üniversitenin yönetimi derken sözü edilen fonksiyonun ne olduğu konusunda konuşmak gerekiyordu. Büyülü ve her kapıyı açan bir demokrasi kelimesiyle, bütün bu ihtiyaçlar by-pass edildi. Hep yapıldığı gibi… Şimdi de yapılıyor olduğu gibi… (Bu yüzden diyorum, işbu kadrolar, tastamam kendilerinden önceki kadroların tıpkıbasımlarından ibaret.)

Üniversite denen kurumun üç temel fonksiyonu var: Üniversite (a) yükseköğretim üretir, (b) bilim üretir ve (c) muhalefet üretir.

Türkiye’de üniversiteler hakkında konuşanlar, neredeyse sadece yükseköğretim diploması üreten kurumlardan söz ediyor gibi konuşuyorlar hanidir. Üniversiteyi sadece diploma üreten kurumlar haline getirmeye çalışıyorlar. Üniversitenin muhalefet üretiyor olduğunun, tarihsel olarak bu rolü üstlendiğinin farkındalar ve dile getirseler de getirmeseler de, aslında üniversiteyi sadece diploma üreten kurumlar haline getirme çabaları, muhalefet üretimini engelleme çabalarının bir yan ürünü.

Muhalefet meselesine döneceğim, ama şu diploma üretme mevzuunu, üniversitenin en önemsiz fonksiyonunun bu olduğu tespitiyle kapatayım. En önemsiz fonksiyon biricik fonksiyon olarak algılandığından Türkiye’de üniversiteler yüksek lise haline getirildi ve memleketin üniversitesi filan —eğer vardı ise— kalmadı.

Üniversitenin asli fonksiyonu bilim üretmektir. Mesela —Başbakan’ın geçen gün dediği gibi— medeniyetimiz imar rantına yenik düşüyorsa, yani şehirlerimiz telef oluyorsa, bu hal bilimin konusudur. Mesela parlamenter sistemin aksaklıkları ve avantajları bilimin konusudur. Mesela Lozan’da aslında ne olduğu, bilimin konusudur. Futbolda seyirci problemimiz varsa bilimin konusudur. KPSS’nin memlekete ne yaptığı bilimin konusuydu mesela. Neden sporcu ve sanatçı yetiştiremiyor olduğumuz, endüstrimizin verimliliği, medya kuruluşlarının sahipliği gibi her problem alanı hakkında bilimin bir sözü olmalıdır.

Ve Türkiye’de yok.

Şunu demiyorum, ayrıca belirtmek lazım: “Parlamenter sistem mi, Başkanlık mı” sorusunun cevabını bilim insanları versinler, uygulayalım. Elbette öyle olmaz, olmamalı. Ama tartışabileceğimiz manalı bir alanın mevcut olabilmesi için bilimin sözünü söylemiş olması lazım gelir. Memlekette böyle bir söz söylenmemiş olduğundan, herhangi verimli bir tartışma da yürütülemiyor.

Bilim üretilemiyor olması hususunda, sıklıkla müracaat ettiğim bir düşünce deneyini teklif ediyorum size: ODTÜ’den mezun olan rastgele bin kişiyi seçelim ve memleketin kendilerine göre en mühim on meselesini yazmalarını isteyelim. Hepsini topladığımızda, muhtemelen öyle çok geniş bir problemler yelpazesiyle karşılaşmayacağız. Diyelim elli başlık çıksın. Sonra gidelim ODTÜ kütüphanesine ve ODTÜ’de yapılmış yüksek lisans ve doktora tezlerini gözden geçirelim. Bu elli başlıktan faraza üçü hakkında yapılmış herhangi bir tez bulunursa, ben kendimi asarım.

ODTÜ onlarca yıldır her yıl, Türkiye’nin en iyi yüzde birinin içinden öğrenci alıyor. Onların bir bölümüne yüksek lisans ve doktora yaptırıyor. Bu seçilmiş ve özel olarak yetiştirilmiş beyinler, beş, altı yıl boyunca, iki tez konusunda yoğunlaşıyor, kafa patlatıyorlar. Mesele şu ki, kafa yordukları konular ile Türkiye’nin problemleri kümelerinin arakesiti boş.

Sorunca, “bilim evrenseldir” diyorlar. E, iyi ama, Konya’da el parasıyla tesis edilen sanayileşmenin artıları ve eksilerini konu edinen Amerikan, İngiliz, Alman üniversiteleri de yok. Onlar Detroit’in, Manchester’in, Leipzig’in ahvali hakkında kafa yoruyorlar.

Türkiye’de adı Üniversite olan kurumların bu defosu, mevcut iktidarın bir marifeti değil. Üniversitelerimiz hep öyleydiler ve 12 Eylül sonrasında tamamen öyle olmaları için ne lazımsa yapıldı. Her şeyi bilen kafalar, memleketin problemlerini üniversitelilerin öyle aylak aylak, manasız işlerle uğraşmasına fatura ettiler ve… Çözdüler.

Yani her şey, tastamam şimdi işlediği gibi işledi.

***

Aylak kelimesini kasten kullandım. Çünkü üniversite, özü itibariyle, aylak insanların, aylaklık yaptıkları yerdir. Toplumlar, gündelik hayatın ziyadesiyle meşgul ettiği yığınların asla vakit bulamayacakları faaliyetlere ihtiyaç duyar. Üniversite tam da o faaliyetlerin yürütüldüğü yerdir. Ve o sözünü ettiğim faaliyetler aceleye gelmez, önceden belirlenmiş bir güzergâhı yoktur, gidersin, gidersin, gidersin ve çok defa hiçbir yere varamamış olursun, filan.

Bilim öyle üretilir. Sabah kalkılır, bir arı kovanından çıkan arılar gibi dört bir yana dağılınır. Öyle aylak, avare, etraf kolaçan edilir. Yorulup dönenlerin kahir ekseriyeti, eli boş döner. Bir yerlerde bir şeylere denk gelmiş birkaç şanslı arının işaretleri istikametinde koşuşturulur bir süre, filan.

Bu işler 12 Eylülcülerin aklının ereceği işler değildi. Şimdikilerin aklının ereceği işler de değil. Şimdikilere şiddetle muhalefet edenler kazara ipleri ele geçirseler, galip ihtimal, onların aklının da ermediğini göreceğiz. Çünkü her biri başka programlara sahip olsalar da, Türkiye’de bütün kesimlerin üzerinde mutabık kaldığı bazı hususlar var. Bu nadir hususlardan biri, herkesin, önceden belirlenmiş ve nereye çıktığı önceden bilinen güzergâhlar boyunca, olabildiği kadar hızla, hiç vakit kaybetmeden, dosdoğru ilerlemesi gerektiğidir. İlerlemek iyidir, dosdoğru iyidir, hız iyidir, nereye gideceğini bilmek iyidir… Ve saire.

Bütün bu iyi şeyler bir araya getirilip durduğu halde memleket neden bu haldedir? Çünkü birileri ilerlememekte ayak direr, birileri dosdoğru değildir, birileri yavaştır, ve saire… Kim o birileri? Kim konuşuyorsa, onun dışındaki herkes.

***

Neyse, uzattım.

Memlekette bilim üretilmiyor. Yukarıda da işaret etmeye çalıştığım gibi, bilim üretilemiyor olmasının, rektörleri kimin atayacağıyla, nasıl atayacağıyla, kimi atayacağıyla pek bir alakası yok. Ama aziz memleketim —bilim üretilemiyor olmasını konuşmak işine gelmediğinden— rektör atama usullerini konuşmayı tercih edegeldi. (Kahneman bu tutuma da bir ad koymuştu ya, şimdi aklıma gelmedi.)

Neticede memlekette şu kadar yılda, yüzlerce rektör geldi geçti. Kimi şöyle, kimi böyle atandı. Ahalinin aklında kalan, bir biçimde fark yaratan üç rektörü oldu memleketin: Kemal Kurdaş, İhsan Doğramacı ve Yılmaz Büyükerşen.

Neden bu kadar az? Neden doğru dürüst üniversitelerimiz olamıyor bizim?

Bin tane sebebi var. Birincisi, üniversite bu işi dert etmiş değil. Herhangi bir üniversitenin, üniversite düzenini dert edip, araştırıp, raporladığı yok. Belki ODTÜ hariç… Onun da biricik derdi, “beni diğerlerinden ayırın, farklı statü verin, ben bilim insanı yetiştireyim”den ibaret. Teorik olarak üniversite sistemini iyileştirsin diye kurulmuş, kanunla kendisine bu görev verilmiş olan YÖK, dikkat isterim, otuz küsur yılda, o kadar farklı başkanın başkanlığı altında, bu manaya gelebilecek bir tek rapor hazırlattı, İlhan Tekeli’ye… Hepsi bu. Ve bir tek iktidar, YÖK’e “bu ne iş” diye sormadı. Çünkü YÖK Başkanları, Kemal Gürüz gibi adamlar, kanunla kendilerine verilmiş görevi yapmamaktan zerre kadar utanmayan zevat, utanmadan, kendilerini bütün Cumhuriyet’in müdafii olarak pazarladılar.

***

Gelelim üniversitenin üçüncü fonksiyonu olan muhalefet üretimine…

Üniversite dediğiniz yer, genç ve her neslin nispeten tuzu kuru, nispeten vasıflı olanlarının toplaştığı yerdir. Hepiniz genç oldunuz —eğer hâlâ genç değilseniz. Gençlikte insanın aklına olmayacak şeyler gelir. Gelmesi gerekir, çünkü bir neslin düzeni izleyen nesilde aynen tekrarlanamaz. Her nesil yeni bir dünya kurmak zorundadır, kuramayan kaynar gider.

Bu yüzden üniversiteli gençler, her sabah kovandan çıkan arılar gibi… Bildiniz artık.

Üniversiteler muhalefet üretsin diye kurulmaz ama fıtratı gereği, kaçınılmaz olarak muhalefet üretir. Memlekette malum —üretimsiz— üniversite düzeninin birinci sebebi de, muhalefetin iktidarların işine gelmemesidir. Türkiye’nin bütün muktedirleri, ilk iş değilse ilk birkaç işten biri olarak üniversiteyi hadım ettiler.

İktidarlar erdi muradına. Bize de, bunları tartışacak kadar cesaretimiz olmadığından, meseleye o kadar vakıf olmadığımızdan ve saire sebeplerden, gökten üç elma düştü: (a) Rektörü kim atasın, (b) hangi usulle atasın, (c) kimi atasın?

***

Rektörlerin seçimle gelmesi berbat bir metottu. O metodu fırsattan istifade KHK ile değiştirip, rektörleri —yaptığı her tercih berbat olan— bir adamın keyfine göre atamak daha da berbat, bir itirazım yok. Ama mevcut üniversite düzeni içinde rektörlerin eskisi gibi atanmasıyla böyle keyfi atanması arasında ciddi bir fark da olmayacak. Kemal Gürüz ile şimdiki YÖK Başkanı herhalde bir odaya kapatılsalar, birbirlerine otuz dakika katlanamazlar. Ama üniversite kurumunun kabiliyeti açısından, birinin yerini diğerinin alması hiçbir fark yaratmadı.

“Olur mu canım, sizinkiler gitti, bizimkiler geldi (veya, durduğunuz yere göre, tersi oldu)”… Buysa derdiniz, gaz kesmeyin, derim. Aynen devam.

Genel kategorisine gönderildi