Zor

Geçen gün biri, “malum, Amerika’da bir teknoloji şirketleri, bir silah endüstrisi seçimi kazanır” diye söze başladı. Gülerek sözünü kestim, “öyleyse bu defa Amerikalılar açısından sıkıntı yok, çünkü Üçüncü Dünya Savaşında —yani içinde yaşadığımız savaşta— teknoloji daha önce olmadığı kadar silah, silahlar da daha önce hiç olmadığı kadar teknolojik olacak” dedim.

Amerikan televizyonları, Trump’ın zaferini tarihi bir dönüm noktası olarak tarif etmekte birbirleriyle yarışıyorlar. Herkes seçim neticelerini Amerika’nın ve dünyanın gidişatını değiştirecek bir şey olarak görüyor da pek az kimse bu değişimin iyi bir şey olacağını düşünüyor —eğer öyle düşünen birleri varsa.

Trump’ın kazanacağını öngören birkaç hafta önceki araştırmaların birden buharlaşıvermesinden beri, Amerikan seçimlerine, daha önceki hiçbir Amerikan seçimiyle ilgilenmediğim kadar ilgi duydum. Yani göz ucuyla da olsa takip etmeye çalıştım. Dün akşama kadar da seçimin nasıl neticeleneceği hususunda tahmin yapmaktan kaçındım. Sabah Trump’ın kazandığını öğrendiğimde şaşırmadım. Clinton kazansaydı da şaşırmayacaktım.

Şaşırtıcı hiçbir şey yok mu? Var. Amerikan seçimlerini kadınlar ve gençler kaybetti —bu benim açımdan şaşırtıcı. Anladığım kadarıyla Clinton kadınlardan, Obama’nın aldığından daha az oy aldı ama yine de Trump’tan 12 puan fazla oy almış. (Kadınları kızdırmak pahasına not düşeyim, kadınların kadınları çekememesinin ve kadınların zengin erkeklere duyduğu ilginin, Cumhuriyetçi oyların kadın tabanının nispi genişlemesinde hisse sahibi olduğu da düşünülebilir.) 30 yaş altında Clinton neredeyse yirmi puan fark atmış ama seçimi Trump kazandı.

Trump’ın ne dediğinden ve nasıl biri olduğundan bağımsız olarak, yaşlı, erkek, beyaz, düşük eğitimli, yoksul kesimlerin seçim kazanmasının hayra alamet olmadığını söyleyebilirim —seçimi tam da bu kesimler kazandı. Bir yanlış anlaşılma olmasın, yaşlılara, erkeklere, beyazlara, düşük eğitimlilere veya yoksullara —veya onların tercihlerine— karşı herhangi bir olumsuz yargım yok. Ancak bahse konu olan özellikler bir araya gelip seçim kazanıyorsa, o toplumun iç gerilimlerinin yükseleceğini ve dışarıya karşı da düşmanca tutumların yoğunlaşacağını tahmin edebiliriz.

Bir açıdan bakınca, Amerika’nın okumuş çocuklarının —Türkiye’deki muadilleri gibi— zoru görünce fena halde şirretleşebildiklerini gösteren bir kampanya dönemini geride bıraktı Amerika. Aslında söyleyecek fazla bir sözlerinin olmadığını, Trump’a ve onun arkasında hizalananlara hakaret etmekten başka çare bulamadıklarını görmüş olduk. Gördüğüm kadarıyla, seçim neticelendikten sonra da tutumlarında herhangi bir değişim olmadı. “Haydi bakalım, örebilecek misin Meksika sınırına duvarı” türünden meydan okumalar, hatta “örmelisin, sana oy verenlere bunu borçlusun” türünden kışkırtmalar gırla gidiyordu.

Tahminlerde bulunmak için çok erken ama bir yanda seçimi kazanan sosyolojinin vasıfları, öte yandan Trump’ın başkanlığı boyunca çok sert —ve elinde yeterince enstrüman olan— bir muhalefetle karşı karşıya kalacak gibi görünmesi, en azından bizi çok yakından ilgilendiren bir tahminde bulunmaya yeter diye düşünüyorum. Karşı tarafta Putin’in mevcudiyeti de hesaba katılırsa, öyle görünüyor ki soğuk savaş mevsimine giriyoruz. Fazladan, sıcak savaşın zaten sürüp gittiği bir dönemde.

Mevzu bizi neden ilgilendiriyor? Türkiye’nin hem ABD ve hem de Rusya ile dans etmesi kısa süre —birkaç ay— içinde imkânsızlaşabilir. İş —mesela— oraya varabilir ki, Türkiye’nin NATO üyeliği gündem olabilir.

NATO’ya bayıldığım söylenemez —herhalde belirtmem gerekmiyor. Ama Türkiye’nin NATO üyeliğinin sembolik bir manası var. Bölgede sıcak savaş şartları olmasaydı da Türkiye’nin NATO üyeliğinden ayrılması veya atılması bir mana taşırdı. Şimdi çok daha fazla mana taşır. Eski tüfekler sosyalist geçmişi yüzünden Rusya’ya hâlâ sempatiyle bakıyor olsalar da, Rusya’nın kucağına oturmuş bir Türkiye’nin oradan yekpare kalkması hiç mümkün değil. Hele ki bölgede Rusya ve İran’ın menfaatleri bu ölçüde örtüşmüşken. Bu şartlarda Türkiye’nin NATO’dan ayrılması veya atılması, her türlü caydırıcılığı ortadan kaldırır. Çoktandır NATO üyesi olmayan bir Türkiye’den çok daha elverişsiz şartlar ortaya çıkar, NATO üyesi olan Türkiye’nin bu safhada ayrılmasıyla…

NATO üyeliği, elbette sadece bir misal. Ortaya çıkabilecek dünya ikliminin bize nasıl yansıyabileceğini görmek için bir misal…

Türkiye’nin sağcıları, bütün bir soğuk savaş boyunca NATO üyeliğini cansiperane müdafaa ettiler. Solcuları da —o kadar cansiperane olmasa da— karşı çıktılar. NATO tartışmaları alevlenirse, Türkiye’nin sosyolojisinde bir tuhaflık daha zuhur edecek. Öte yandan, NATO ile Trump Amerika’sı arasında da bir çatlak belirebilir ve bu Türkiye’yi yoğun operasyonların sahası haline getirebilir. Yani Türkiye, sadece Kürdistan’ını kaybetmekten çok daha fazla bir bedel ödemek durumunda kalabilir. Netice olarak —her ne kadar fena halde vurgun yemiş ve bir aktör olma vasfını büyük ölçüde kaybetmiş de olsa— TSK, bir NATO ordusu. Operasyon kabiliyetinden geriye ne kaldığı hakkında bir fikrim yok ama kaybettiği itibarını yeniden kazanmak da dâhil, bir yığın konuda yeniden ümitlenebileceğini tahmin etmek güç değil. Yeterli dış destek bulabileceğini de…

Demek istediğim şey şu: Sert, çok sert bir kış mevsimine giriyoruz. Ne sosyoloji ve ne de ittifaklar itibariyle bildik şartların hiçbiri artık cari değil. Stratejik olarak öngörülebilir olsalar da taktik manada hiçbiri öngörülemeyecek Putin, Esad, Ruhani gibi aktörlerin bulmacasını tamamlamak üzere Trump avdet etti. Dünyanın hem iktisadi ve hem de siyasi şartları zaten her türlü riske son derece açık. Uzun süren iktisadi, siyasi ve sosyolojik kriz boyunca bütün emniyet stoklarını tüketmiştik. Trump’ın seçilmesi herhangi bir ekstra belirsizliğe, bir istikrarsızlaşmaya yol açarsa onu tamponlayacak ne iktisadi, ne de siyasi bir emniyet yastığı zaten kalmamıştı.

Bundan sonrası çok zor.

Genel kategorisine gönderildi