Köylülük

Dün bağlantısını verdiğim, bazı balık türlerinin sürüler halinde yaşama davranışlarını açıklayan Wikipedia maddesinde bir ayrıntı var: Görünümü diğerlerinden farklı olan balığın avcılara av olma ihtimalinin sürüdeki diğer balıklara kıyasla daha yüksek olduğu iddia ediliyor. Balık sürüleri, bu yüzden, homojen bir karakter sergilermiş. Kosinski’nin Boyalı Kuş romanının trajik girişinden bildiğimiz kadarıyla ise, diğerlerinden farklı görünen, avcıların değil bizzat sürünün diğer üyelerinin hedefi olur.

Her iki durumda da netice değişmez, sürü giderek homojenleşir.

Ama öyle olmuyor.

***

Uzun süre boyunca iddia ettim ki, eğer Cumhuriyet gayrimüslimleri tasfiye etmeseydi, ülkede bir iki milyon Rum, bir iki milyon Ermeni ve birkaç yüz bin Yahudi yaşıyor olsaydı, memleketin Kürt meselesi olmazdı. Siz bir toplumu homojenleştirdiğinizde, daha önce benzer görünenlerin arasındaki farklılıklar önem kazanır.

Ama yukarıda “öyle olmuyor” derken kastettiğim böyle bir hal değil.

İngiltere’de İşçi Sınıfının Durumu adlı kitabının girişinde Engels, o dönemin en gösterişli sınai merkezi olan Manchester’da bir işçi semtine uğramadan, hatta bir tek işçiyle karşılaşmadan yıllarca yaşanabileceğini yazmıştı. İşçiler ve işçi olmayanlar, bir tek şehrin içinde, sınırları o kadar net olarak belirlenmiş bölgelerde ayrışmış olarak yaşıyorlardı. Elbette bir üst otorite “şunlar şuradan şuraya geçemez” diye sınırlar çizmiş değildi. Ama işte, herkes sadece kendi sürüsünde emniyetteydi, herkes sınırı kendisi biliyor ve aşmıyordu.

Aşarsa?

Neler olabileceğini, el değiştirmekte olan Tophane’den, Karaköy’den görüyor ve öğreniyoruz.

Akşam’da yazmıştım, şehrin böyle parsellenmesi için tavizsiz bir hoşgörüsüzlük, keskin bir ötekileştirme lazım gelmez. Sekiz komşunuzun en az dördünün size benzemesini talep ederseniz, basit bir simülasyonla görürsünüz ki, bariz öbekleşmeler meydana gelir. Eh, o kadar mütevazı talepler de en hoşgörülü olanımızda bile var —itiraf edersiniz ki sizde de…

Ve yine de öyle olmuyor —yani toplumlar her daim homojenleşmiyor. Aksine çeşitleniyor.

Çünkü birbirimize ve bizden farklı olanlara ihtiyacımız var.

Hepimiz bu ihtiyacın farkında olmayabiliriz. Mesela kendinizi —her büyükçe köyün kendi kendisine yettiği— yerleşik düzene geçilmesinden hemen sonraki dönemde yeni hayat tarzına geçmiş, dünyanın o dönemdeki en gelişmiş sosyal organizasyonuna mensup bir köylü olarak tasavvur edin. Dışarıdan gelen hemen herkes sizin ürettiklerinizi yağmalamaya geliyordur. Tanımadığınız herkes potansiyel düşmandır.

Sözünü ettiğim sosyal organizasyon, bundan yaklaşık sekiz bin yıl önce dünya nüfusunun çok büyük bir bölümünü kapsamaya başladı ve birkaç yüzyıl yıl önceye kadar da başat sosyal organizasyon olarak mevcudiyetini sürdürdü. Yani çok eski, çok uzun sürmüş ve tabiatıyla da sosyal hafızamızda çok derin izler bırakmış bir sosyal organizasyondan söz ediyoruz.

Buna mukabil, bundan üç bin yıl kadar önce beliren ve spazmlar halinde yaygınlaşan, ama birkaç yüz yıl önce bile sadece belirli şehirlerle sınırlı olan ticaretin dayattığı yabancı algısını düşünün. Dışarıdan gelen herkes, galip ihtimal, sizde olmayan bir şey getiriyordur. Geçiminiz, neredeyse sadece, dışarıdan birilerinin gelmesine bağlıdır. Dahası, şehre gelenler ne kadar acayip, ne kadar tuhaf görünümlü, ne kadar yabancıysa, beklenmedik bir şeyleri yanlarında getiriyor olmaları ihtimali de o kadar fazladır.

Bugün yeryüzünde yaşayan insanların ne kadarı, mesela üç nesildir şehirli? Bilmiyorum. Ama şunu biliyorum, daha bir nesil önce dünya nüfusunun yarısından fazlası köylüydü. Kabaca tahmin edebiliriz ki, dörtte üçümüzden çoğunun şahsi veya sosyal hafızası henüz yabancılardan korkmamaya manidir.

Yani anlaşılır sebeplerle yabancılardan korkuyoruz ve homojenleşmiş toplumlar özlüyoruz. Ama hanidir rızkımızı çeşitlilikten kazanıyoruz. Bu yüzden de —içgüdülerimiz ve teori ne derse desin— hızla heterojenleşiyoruz.

Balıklar gibiydik, arılar gibi oluyoruz. Bu da kolay olmuyor. Git-geller yaşanıyor —her birimizin gündelik hayatında ve sosyal olarak…

***

Değişmeye karşı olmak, bir asrısaadeti ihya etme hayali kurmak, bu yüzden, homojenleşme projelerine yaslanarak hayat buluyor. Ve bu halin İslam’la bir alakası yok.

Bir defa pratikte yok, çünkü kendisini Atatürkçü olarak gören, her bir sosyal probleme bir Atatürk reçetesi yazan, çoğu İslam’dan nefret eden kalabalıklar da tastamam aynı halde —özledikleri bir asrısaadetleri var ve homojen bir toplum hayali kuruyorlar.

Ayrıca teoride de yok, çünkü İslam, peygamberi bir tüccar olan, eğer doğruysa “rızkın onda dokuzu ticarettedir” demiş, şehirli bir adam. Din de, bütün gelişme çağları boyunca hep şehirli bir din oldu. Ne zaman ki ağırlığını taşıyan ayağı köylülüğe kaydı, o gün bugündür belini doğrultamıyor. Kendilerini dinin sahibi olarak gören köylüler İslam’ı çapaklarından arıtıp ihya etmeye çalıştıkça beli daha da bükülüyor.

Şükrü Erbaş Köylüleri Niçin Öldürmeliyiz adıyla hoş bir şiir yazmıştı, bilmiyorsanız bulup okumanızı tavsiye ederim. Göreceksiniz ki etrafınızda —ve kendi içinizde— şahit olduğunuz her biçimsizlik köylülükten kaynaklanıyor.

Birkaç misal:

Aptal, kaba ve kurnazdırlar / İnanarak ve kolayca yalan söylerler.

Dışarıda ezildikçe içeride zulüm kesilirler / Gazete okumaz ve haksızlığa / Ancak kendileri uğrarsa karşı çıkarlar.

Çünkü onlar köpekleri boğuşunca kavga ederler.

Aldanmak korkusu içinde / Sürekli birbirlerini aldatırlar.

Köylüleri elbette öldürmemeliyiz ama köylülüğü, hele ki şehirleri mekân tutmuş köylülüğü behemehâl öldürmemiz lazım. Aksi halde o bizi öldürecek.

***

Köylülük elbette sadece yabancı algımızı değiştirmedi. Daha sert bir biçimde emek ve üretim algılarımızı da değiştirdi —daha doğrusu bu kavramların doğmasına yol açtı. Aslına bakarsanız insanoğlunun bedava yaşıyorken ne demeye yılda üç-dört ay da olsa yoğun emek harcamaya razı geldiğini anlamak o kadar da kolay değil —kendi hesabıma kontrol ve emniyet zannının baskın geldiğini düşünüyorum. Dickens’in romanlarına filan bakarsak, köylülükten işçiliğe geçiş daha da manasız görünüyor, insanlar köylerinden kopup, her gün günde on iki saat çalışmaya şehirlere akın etmişler.

Köylülük denince benim aklıma Şükrü Erbaş’ın aklına gelene benzer şeyler geliyorken, başkalarının aklına emek ve üretim gelebiliyor —ne de olsa esas müstahsil olan köylü milletin efendisidir. Çünkü daha dün denebilecek bir dönemde, Yirminci Yüzyılın başlarında bile, dünyanın her yerinde esas müstahsil hâlâ köylüydü ve hep öyle kalacağını düşünenler de çoktu. Köylülerin arasında değil, düşünenlerin arasında bile…

Mesele şu ki, artık emek ve istihsal kavramlarını gözden geçirmenin, hatta belki de rafa kaldırmanın zamanı geldi. Aslında içinde yaşadığımız dönemi bu kadar sancılı kılan, inertiaları yüzünden gerçekliğe direnen kavramlarımız, bana kalırsa. Yabancı, emek, istihsal ve saire, günü geçmiş, miadı dolmuş kavram haritamızın sadece birkaç unsuru. Mühim olan şu: Ölmesi gerektiği halde ölemeyen kavramlar, sadece kendi inertiaları sayesinde değil, birbirlerine yaslandıkları için de hayatta kalıyorlar. Demem o ki, yabancı korkusuyla kararmış hayatlarının karanlığını hepimizin üstüne pervasızca boca edenler, bir yandan bir asrısaadet özlemlerini dile getirirken, öte yandan da emek, çalışma, üretim filan gibi kavramları her cümlelerinin orasına burasına serpiştirmekten geri kalmıyorlar.

Ama sizi temin ederim, içinde yaşıyor olduğumuz savaştan sağ çıkanlar, bambaşka bir dünyada yaşıyor olacaklar.

Kimler sağ çıkacak?

Savaş henüz yeni başladı ve uzun —yani birkaç yıl— sürecek gibi görünüyor. Savaşın sonunda, yani birkaç yıl içinde, cephenin bir tarafında sadece insansız araçlar savaşıyor olacak —şimdilik sadece kısmen öyle. Yani vatan için öldürmek baki kalsa bile, onun için ölünmeyecek —vatan kavramı da değişiyor yani.

Eh, bu veriler ışığında kimlerin savaşta ölmeyeceğini tahmin edebiliriz. Bizim başımıza ne geleceğini de…

Genel kategorisine gönderildi