Emre Mor

Milli takımlar kategorisinde yarışan Terim’in keyfi takımı, İzlanda’ya yenildi. Terim’in keyfi takımı derken, Arda’nın, Burak’ın filan kadroya alınmamasını kastetmiyorum, kadro onlardan kurulduğunda da keyfi idi. Aslında keyfiliğin kimselere tuhaf geldiğini de zannetmiyorum, ne yani koskoca Türkiye Futbol Direktörü, takımı keyfine göre kuramayacak mı? (Keyfilik meselesi zaten, gücü ele geçirenin her şeye hakkı olduğu kabulünden alıyor meşruiyetini ve memlekette keyfiliği yadırgayanı tımarhaneye kapatmıyorlarsa, şükretmek lazım.)

Terim’in keyfi takımının keyfi yıldızı Emre Mor, İzlanda karşısında tuhaf işler yaptı, hep yaptığı gibi. Erişebildiğim kadarıyla sosyal medyada Emre Mor hakkında neler dendiğine bakmaya çalıştım. Efendim, birileri sadece top Emre’nin ayağına geldiğinde heyecanlanıyormuş. Takımda yeteneği olan bir oymuş. Filan. Emre Mor’un yapıp ettikleri hakkında serzenişte bulunur gibi olanlara bu argümanlarla şiddetli taarruzlar düzenlenmiş.

Futboldan anlamam. Ama anlamam derken, Quaresma veya Emre Mor gibilerin —sirk cambazlığını andıran— faaliyetlerini futbol zannedenlerin anlamadığı kadar anlamıyor değilim. Bu kalabalık futbol hakkında konuşup yazdığında, kafamda hep Evren’in Picasso tablosu karşısında “ne var bunda, ben de yaparım” tavrı canlanıyor. İşbu zat-ı muhteremler, mesela Olcay’ın rakip sol kanatta çaldığı topları manasız bir biçimde sağa sola savurmasına bakıp, “ne var bunda, Olcay’ın yaptığını ben de yaparım” diye geçiriyorlar içlerinden herhalde. Ama Quaresma’nın rakibin içinden geçmeye teşebbüs etmesi, her babayiğidin harcı değil. Geçemiyor olması da —nedense— problem teşkil etmiyor.

Evren’in herhalde, badanacı bir yakını filan vardı. Bir satha boya sürmekten para kazanan bir yakını… Ressam dediğin de, neticede, bir başka satha boya süren bir insandı. Ama ressam ne incelikle, ne kadar ince fırçalarla, ne kadar küçük lekeler oluşturabiliyor, maşallah! Ne marifet. İyi bir badanacının bile yapamayacağı iş resim yapmak. Çok saygıdeğer bir iş. Filan.

Picasso’nun neden Picasso olduğu, resim sanatı üzerine ne kadar kafa yorduğu filandan geçtim, renk, desen, denge filan gibi bütüne dair temel kavramlardan bile bihaber bir performanstı Evren’in resim anlayışı. Quaresma, Emre Mor filan gibilerin futbolu karşısında büyülenenlerin futbol anlayışı türünden bir hal.

Görünen o ki futbol müşterisinin ekseriyeti, futboldan işte o kadar anlıyor. “Abi herif ne çalım attı, ben hayatta yapamam” kadar yani. Dolayısıyla futbol endüstrisi, durmaksızın o müşteriyi tatmin edecek unsurlar imal ediyor —en azından elindekilerin bazılarını onlar futbol seyretmeyi sürdürsün diye, onların istediği şekilde paketliyor.

Ama…

Futbol endüstrisinin üreticileri, onların arasından seçilmiyor. Yani kulüplerin başına teknik direktör olarak, Quaresma’nın, Emre Mor’un yaptıklarından büyülenen adamlar getirilmiyor. Şenol Güneş muhtemelen, Quaresma’ya defalarca “yaptığın iş, iş değil” demiştir diye tahmin ediyorum. Aslında kadrosunda görmek isteyeceğinden de şüpheliyim. Ama taraftarı da tatmin etmesi gerekiyor. Gereken neticeyi kalan on kişiyle alabildiği sürece —“Quaresma’nın yol açtığı zaafı Olcay çırpınıp kapattığı sürece” diye okuyun siz onu— Quaresma’nın sahada sergilediği, futbol açısından zerre kadar manası olmayan cambazlıklara katlanıyordur.

Terim’inki öyle bir hesap gibi görünmüyor.

***

Futbolu bir sirk gösterisi zanneden, ancak sirklerde sergilenen az rastlanır şeylerden heyecan duyan, sıradan görünen gerçekliklerin —mesela kendilerinin hayatta kalmasının— ne kadar büyüleyici olabileceğini idrak edemeyecek geniş kalabalıklar var. Onları yok sayarak veya onlara eğitim verip bir Picasso karşısında da büyülenmelerini sağlamadan bir arpa boyu yol alamayacağımızı iddia eden başka kalabalıklar var. Futbol takımları ne birincilere ve ne de ikincilere sorulmadan, bu hususta referandumlar yapılmadan oluşturuluyor. Teknik direktörler, arada kalan ince bir çizginin üzerinde, ayakta kalma mücadelesi veriyor.

Lafı nereye getireceğim, herhalde az çok belli. Tastamam aynı hal, siyasette de cari. Erdoğan diye biri var mesela, Emre Mor misali, her şeyi kendi yapmaya kalkıyor. Aldığı topu, üç beş çalımdan sonra kaptırıyor. Kaptırdığı topların biri olmazsa öbürü, o olmazsa bir sonraki, ama eninde sonunda mutlaka biri, kalemizde gol oluyor. “Ya yanlış yaptım galiba” demiyor, bu defa takımı mağlubiyetten kurtarmak gibi daha büyük bir vazifesi oluyor. Sahanın manasız bölgelerinde, rakibin eksilmeyi dert etmediği bölgelerinde birkaç çalım atıyor, tribünler ayağa kalkıyor. Ama ceza sahasına yaklaştığında, işler değişiyor. Emre Mor işlerin değiştiğini fark etmiyor, Erdoğan da etmiyor. Topu kaptırıyorlar. Emre atıyor kendini yere, faul bekliyor. Erdoğan da öyle yapıyor. Hakem faul vermezse…

Komplo!

Derken ikinci gol geliyor. Takımdaki diğer oyuncular artık Emre’ye top geldiğinde, hareketlenmeye bile tenezzül edemeyecek kadar yılmış. Emre’nin “bu defa da biriyle yardımlaşayım”ları gelmişse, yardımlaşabileceği kimse kalmamış. Erdoğan’ın “Lozan bir hezimet”i gibilerden, “mağlubiyet kesin de, hiç değilse bir gol atayım” diyen Emre, artık topu sürecek takati de kalmamış, seksen küsuruncu dakikada, topu kırk metreden kaleye vuruyor. Komik oluyor. Ama Emre Morcular bu komikliği, “takımda bir tek o var”larla karşılıyorlar. Emre’yi de heder ediyorlar ya, böyle giderse heder edilmeyi hak edecek zaten.

Futboldan anlamam. Ama futbolun bir takım oyunu olduğunu bilecek kadar kafam çalışıyor. Futbol, her şeyden önce, bir pozisyon bilgisi oyunudur. Yanlış hatırlamıyorsan Di Stefano, yani bireysel becerilerin bugüne kıyasla çok daha mühim olduğu dönemde, döneminin en büyük bireysel yıldızlarından biri olan Di Stefano, “futbolu bilardo masalarında öğrendim” demişti. Ta o zaman bile futbol, ağırlıklı olarak bir pozisyon oyunuydu. Bireysel beceriler, bir bütünün tamamlayıcı ve renklendirici unsurları oldukları kadarıyla mana taşır. Ötesi sirk…

Emre’nin yaptığı manasızlıklara düşük perdeden sitem edenlere demiş ki bir allame, “ne yani yanında Iniesta, Neymar filan mı oynuyor?”. Yani Terim’in şahane takımında Iniesta, Neymar filan oynasaymış, görecekmişiz Emre’yi… E, evet Iniesta’mız, Neymar’ımız filan yok. Emre’nin bu gerçekliği anlayıp, ona göre oynamayı öğrenmesi için kaç maç daha kaybetmemiz lazım geliyor? Erdoğancılar da, kendilerini kimsenin duymadığından emin olduklarında, Reisleri hakkında atıp tutmaya başlamadan önceki son mevzilerinde, “Reis çok yalnız” müdafaasını geliştiriyorlar. Başka kimse yokmuş/kalmamış. Sanki olabilecek olanları ben imha etmişim gibi… Bu arada milletin tembelliğinden cehaletine kadar bir yığın şey daha sayılıyor “bu şartlar altında bu kadar yapılabilir” babında, “her şeyi millet bilir”ciler tarafından. Obama’nın, Putin’in, Merkel’in ve dahi Cemaat’in Erdoğan’ı aldatması, elbette bir önceki safhada kullanılmış oluyor.

***

Futbolu bir sirk zannedenler, ancak sirklerdeki gerçekdışı kurgularda alınan risklerle heyecanlananlar, bu yüzden Quaresmaların, Emrelerin yapıp ettiklerine dikkat kesilmiş olanlar, siyaseti de bir sirk, olağandışı, gerçekdışı marifetler sergilenecek bir alan olarak algılıyorlar. Galiba bu yüzden ihtiyacımız var temsili demokrasiye. Nasıl Fenerbahçe’nin bu hafta sahaya süreceği kadroyu Fenerbahçe taraftarlarına sorsalar Fenerbahçe çuvallayacaksa, barış yapıp yapmayacağımızı da yakınlarını kaybetmiş, onlarca yıl boyunca canı yanmış insanlara sormamak gerekiyor.

Veya…

Sorduğunuzda, onların geçmişin terazisini dengelemenin mümkün olmadığını, nasıl bir gelecek istediklerini oyladıklarını fark etmelerini sağlayacak kadar işi biliyor olmanız gerekiyor. Demokrasi bunun için var. Toplumlar geçmişin adalet terazisini dengeleme hayaline de, geleceği birlikte inşa etme hayaline de sahipler. Birini kendiliklerinden seçmeleriyle işler yürüseydi, zaten siyasete de lüzum olmazdı. Yapamayacağınız işe —yapmaya kalkmak zorunda değilken— kalkmışsanız, aha Emre Mor gibi bir sirk cambazından fazlası değilsiniz demektir. Sizin beceriksizliğiniz de, demokrasinin ayıbı değil. Nasıl Emre Mor’un cambazlıklarına maruz kalmamız futbolun ayıbı değilse…

Genel kategorisine gönderildi