Kimiz?

Liseden mezun olalı birkaç yıl olmuştu, daha üniversitede okuyorduk. Ankara Fen Lisesi Mezunları Derneğinin kurulmasına karar verilmiş, kuruluş toplantısına gittik. İki liste çıktı. Listeler adına yapılan konuşmalar karşılıklı olarak “revizyonistler”, “sosyal faşistler” suçlamalarıyla hararetlenince, “ne oluyoruz” dedi aramızdan birileri. Arada kalmışlardan alelacele bir liste çıkarıldı. Seçime gidildi. Bizim liste ile Dev-Yolcularınki berabere kaldı. Bu arada tüzükte değişiklik yapılmış, bir sonraki seçimde henüz mezun olmamış öğrencilerin de oy kullanmasına karar verilmişti. Bu teferruat, sonradan anladım ki, teferruat değildi, çünkü lisede okuyan öğrencilerin kahir ekseriyeti Maocu idi. Yani, bir sonraki seçimi Maocuların kazanacağı görünüyordu.

İlk on dönem mezunları arasında Maocular azınlıktayken, nasıl oluyordu da sonraki dönemlerde çoğunlukta oluyorlardı?

Soru saçma gibi mi görünüyor? Şöyle sorayım: Yeryüzündeki Müslümanların kahir ekseriyeti Müslüman ana babadan doğuyor. Yani elbette başka dinlere mensup ailelerden doğan çocuklar da, seçme yaşına geldiklerinde din değiştirip Müslüman olabilirler (veya tersi) ve oluyor da böyle şeyler. Ama bunlar, hepimiz biliyoruz ki, istisnai haller. Dolayısıyla, eğer İslam kendi iddia ettiği gibi âlemlere rahmet ise, herkese geldiyse, bizatihi kendi iddiasının hilafına pek de adil değil gibi görünüyor. Müslüman bir ailede doğanlar, bir nevi torpilli oluyorlar. Biz gençken, dinle dövüşen akranlarım bu tür argümanları sıklıkla dile getirirlerdi.

Ama İslam’ın buna –kabul edersiniz veya etmezsiniz– bir cevabı var: Zaten herkesin akıbetini bilen Allah, layık olanların Müslüman ailelerde doğmasını sağlayarak, torpil yapılmayı hak edene torpil yapıyordu. Maoculuk için böyle, her şeyi baştan bilip herkesin karnesini daha o doğmadan dağıtan bir özne olmadığına göre, hatta Maoculuk tam da böyle öznelere duyulan inançla dövüşen geleneğin bir branşı olduğuna göre, Ankara Fen Lisesindeki tuhaf dağılımı nasıl açıklayacaktık?

Açıklama aslında belliydi: Bizden bir veya birkaç sınıf küçük bir öğrenci, canhıraş bir çabayla, kendi akranlarını ve kendisinden sonrakileri Maocu yapmıştı.

Dernek kuruluşu tecrübesinden çok şey öğrendim. Mesela herhangi bir derneğe üyeliğin manasızlığını filan. Ama öğrendiklerimin arasında en mühimi, hiç birimizin vakumda biçimlenmediği oldu. Eğer birkaç yaş küçük olsaydım, Maocu olma ihtimalim daha yüksek olacaktı. Birkaç yaş küçük olsaydım ve Maocu olmasaydım da problem aynıyla vakiydi –çünkü Maocularla ve Maoculukla ilişkim, kesinlikle, olduğu gibi olmayacaktı.

Mesele Maoculukla –veya herhangi bir politik duruşla– sınırlı değil. Gittiğim okula gidemeseydim, gittiğim okulun yurdunda filanca grupla değil de falanca grupla aynı odaya düşseydim, olduğumdan başka türlü biri olacaktım.

Demek ki olduğum hal, öyle kendi seçimlerimle biçimlenmiş bir hal değil. E yani, tercihlerimin hiçbir manası olmadığını düşünüyor değilim ama…

“İnsan kardeşlerini seçemiyor ama arkadaşlarını seçebiliyor” demişti bir arkadaşım bana. E evet, kardeşlerimizin seçiminde hiçbir dahlimiz yok ama arkadaşlarımızın seçiminde o kadar da hür değiliz. Neticede şu sokakta değil de bu sokakta otursaydık, şu okula değil de bu okula gitseydik, şu şubeye değil de bu şubeye düşseydik, hayatımızı paylaştığımız insanlarla yolumuz hiç kesişmeyecekti. Şimdi seçmiş olduğumuz kişileri bırakın seçmeyi, tanımayacaktık bile…

Öte yandan, kardeşlerimizi seçemiyoruz ama onların biçimlenmesinde çok etkimiz var –onların da bizim biçimlenmemizde… Yani mevzu arkadaşlarımız olduğunda zannettiğimiz kadar hür, kardeşlerimiz olduğunda da zannettiğimiz kadar tayin edilmiş değiliz.

***

Öyle çok orijinal şeyler söylemediğimin farkındayım. Mesele şu: Bir yerlerde herkesin tastamam hür olduğu bir dünya modeli mümkünmüş ve dünyanın öyle işlemesine mani olan her şey behemehal kurtulunması gereken şeylermiş gibi bakmak, bana öyle geliyor ki, Platonik bir tasavvurun bir bileşeni. Veya dünyanın öyle olmamasını içine sindiremeyip, başka türlü olmasını da sağlayamayacağı için mutsuz olmak da manalı bir seçenek değil.

Dünya böyle ve böyle olması da iyi.

Türkçe konuşulan bir ailede doğmuş olan biri, anadili Kürtçe olanların biriktirdiği yaşantıları hiç tecrübe etmedi. Tersi de öyle. İki tarafın birbirlerini ikna etmeye çalışmaları çok sakil duruyor ama o yaşantılarla birbirlerini zenginleştirmeye çalışsalar… Çok daha eğlenceli olabilir dünya.

1940’larda, öyle görünüyor ki, farklılıklara zenginlik kaynağı olarak bakmak bugünküne kıyasla çok daha müşkülmüş. Yani 1940’larda yaşamış olsaydım, herhalde şimdi olduğum gibi olmayacaktım. Mesele şu ki, şimdi dövüşmemeyi tercih eden nüfus, en azından yan yana yaşamayı tercih eden nüfus ciddi bir çoğunluk oluşturuyor. Buna dair sayısız gösterge var. Ama onların istediği değil, gürültücü bir azınlığın tercihleri politika olarak şekilleniyor.

Neden?

Genel kategorisine gönderildi