Bünye

Anadolu Üniversitesinden emekli olmadan önce üst düzey idarecilik de yapmış olan bir pazarlama iletişimcisi arkadaşım var. Emekliliğini müteakip bir veda yemeği düzenlendi kendisine. O yemekte yaptığı konuşmada, ismini vermeden Büyükerşen’i kastederek, “birileri bu Üniversiteyi ben yaptım diyor,” dedi, “hâlbuki biz yaptık, hepimiz.” Konuşmadan sonra masadan masaya gezerken benim bulunduğum masaya da geldi, “nasıl söyledim ama” gibilerinden kostaklandı.

“Bence haklısın,” dedim, “bence de Anadolu Üniversitesini biz yaptık.” Gözlerinin içi güldü. “Ama bir mesele var,” diye devam ettim. Mesele şuydu: Büyükerşen’in yıllarca yönettiği üniversiteden, kendisi gibi, “emekli olsa da bizim üniversiteye doğrudan rektör yardımcısı –hatta rektör– olarak transfer etsek” dedirten onlarca kişi yetişmişti. Ama ne yazık ki, kendisinin de yönetimde görev aldığı dönemde, benzer vasıflara sahip neredeyse bir tek kişi bile yetişmemişti.

“Bundan mesela on yıl sonra birileri, sizin döneminizde üniversiteye girmiş birileri, ‘onu biz yaptık’ diyebilecek birileri çıkacak mı” diye sordum. Gözlerindeki ışıltı soldu. Yumruk yemiş gibi oldu. Anladım ki öyle bir olabilirlik aklına bile gelmemişti.

Daha önceki sohbetlerimizden biliyorum, kendisini Büyükerşen’den alacaklı hissediyordu. Çünkü Büyükerşen daha İletişim Bilimleri Fakültesini kurar kurmaz, birçok başka şeyin yanı sıra bir de reklam ajansı kurmuş, sözünü ettiğim arkadaşım da dâhil birçok kişiyi o ajansta, olağanüstü tempoyla çalıştırmıştı. O tempo içinde akademik çalışma dediği şeylere yeterince vakit ayıramamıştı, filan.

Kendisinin bir taşra üniversitesinden el üstünde tutulacak bir kişi olarak temayüz etmesini aslında o şikâyet ettiği şartlara borçlu olduğunun farkında bile değildi. Ankara’da, İstanbul’da bir yığın üniversitede, bir yığın akranı meslektaşı makaleler okuyup makaleler yazmış ama bir arpa boyu yol alamamışlardı. Onların arasından sıyrılıp çıkan, kendisi ve Anadolu Üniversitesinde yetişen başkaları olmuştu.

İnsanı yaşadığı maddi şartlar biçimlendirir derken kastettiğim şey bu.

Yaşadığı maddi şartlar içinde bir yığın değer kazanmıştı. Onları yaşadığı için o değerleri kazanmıştı. Ama bir yandan da, akademyanın içinde yaşamak yüzünden bir değer yargıları sistemi kazanmıştı. O değer yargıları sistemine yaslanarak, kıymetli biri olmasını okuyup yazdıklarına bağlıyordu. Filan.

***

Aynı tecrübenin –o dönemde Anadolu Üniversitesinde yaşamış olmanın– bende bıraktığı bir başka derin iz daha var: İşi yapan bünyedir. Üniversitenin bünyesi farklıydı. Büyükerşen –bilerek veya bilmeyerek– farklı bir örgütsel iklim yaratmıştı. Yığınla defosu olan bir örgütsel iklimdi o ve yönetim ve örgütlenme kitaplarında anlatılan hiçbir şeye hiç benzemiyordu. Ama o dönemde yığınla insan yetişti. Bu hususta en sevdiğim misallerden biri, Boyner’in YDH’nın kuruluşu sırasında seçtiği yüz isimdir. O yüz isim içinde üç Anadolu Üniversitesi mensubu vardı –ki başka herhangi bir kurumdan birden fazla kişi yoktu. Taşrada bir kurumdan üç kişi olması başlı başına mühim ama o üç kişinin kompozisyonu daha aydınlatıcı: Nabi Avcı, Tahir Özgü ve Zafer Üskül, bilenler bilir, bir odaya kapatılsalar birkaç saat içinde birbirinin gırtlağını sıkacak kadar farklı ideolojik konumlara sahiplerdi –ve üçü de aynı kurumda çalışıyorlardı. Anadolu Üniversitesinin bünyesi, her üçünü de olabilecekleri yere kadar itelemişti.

Tek gösterge Boyner’in tercihleri değil elbette, mesela vakıf üniversiteleri yaygınlaşmaya başladıkça Anadolu Üniversitesinden emekli olanlar hep çok büyük kıymet taşıdı, filan…

İşin hakçası, “yarın ayrılırım” diye çalışma hayatına başladığım Anadolu Üniversitesinde emekli olana kadar çalışmamın sebebi de, o örgütsel iklimin farklılığını kısa süre içinde hissetmem ve onun neden iş yaptığını merak etmemdi. Büyükerşen’den sonra gelenler, üniversitenin örgütsel yapısını kitaplarda okuduklarına benzetmek için ellerinden geleni yaptılar. Çok yoruldular ve… Düzgün, biçimli ama hiçbir işe yaramayan, fark yaratamayan bir şey kaldı geriye… Ama her biri, övünerek anlatıp duruyorlar neler yaptıklarını.

Türkiye’nin bünyesi bir şeyler üretip duruyor. Ve biz, semptomlarla boğuşup duruyoruz. Yani mesela başımız ağrıyor, en müessir ağrı kesiciyi arayıp duruyoruz. Başımızın neden ağrıdığı üzerine kafa yormamıza pek ihtiyaç yok, çünkü herkesin kendince biçimsiz bulduğu yapısal özellikler var. Olsa olsa o özellikler sebep oluyordur ağrıya.

Mesela Türkiye’nin gençlerinin arasından muadilleri ile kıyaslanmayacak kadar çok terörist çıkması neden? Eh işte biliyoruz, bir liste var ve kendimize uygun olanı oradan seçebiliriz: bu Kürtler hain, Batılılar Kürtleri kullanıyor, Türkler Kürtlüğü imha etmeye kararlı, ve saire… Bir yandan daha biçimli, daha kitabi bir sosyal örgütlenme teklifimiz var ama şimdilik… Ya teröristlerin üzerine daha kararlı bir biçimde gidilmeli veya –öte yandan bakanlar içinse– Öcalan’a özgürlük verilmeli, gibi…

Kendi hesabıma, bünye mühim diye düşünüyorum. İklim mühim, defalarca muhtelif biçimlerde yazdım. Aslında NNT’nin Antifragility’de sözünü ettiği yapısal özelliğin de bünye olduğunu düşünüyorum. Eğer mesela Türkiye’de diğer her şey aynı kalmak kaydıyla, Dink cinayetinin üzerine “kimin aklından çıktıysa cezasını çekecek” kararlılığıyla gidilseydi, bürokrasi davrandığı gibi davranmayacaktı. Apaynı insanlar bambaşka tutumlar sergileyeceklerdi. İzleyen suçları fütursuzca işleyenler de o iklimden hisselerini alacaklardı ve birçok suç hiç işlenmeyecekti.

Şimdi bir darbe teşebbüsünü bahane bilip her türlü muhalefeti susturmaya yönelik bir operasyon haline dönüşen cadı avı, tahmin etmek hiç zor değil ki, öyle “at izi it izi” laflarıyla rayına girecek değil. Çünkü herkes pekâlâ hissediyor ki, at izinin it izine asıl karıştığı yer Erdoğan’ın kafatasının içi.

Ama asıl mühimi şu ki, Erdoğan’ın kendi kafasına göre muntazam hale getirmeye çalıştığı ülkede, yarına kalacak bir tek insan bile yetişmiyor. Herkes çok yoruluyor ama… İşte o kadar…

Genel kategorisine gönderildi