Rant ve Yağma

Geziye çıkmadan hemen önce, üzerine yazılacak onca şey olup dururken, Murat Belge’nin bir yazısını (http://t24.com.tr/yazarlar/murat-belge/sokaklar-meydanlar,15296) vesile bilip kişisel bir durum tespiti yapmaya karar vermiştim. Telaş içinde fırsat olmadı, derken Halil Berktay aynı yazıdan yola çıkan bir yazı yazdı (http://serbestiyet.com/yazarlar/halil-berktay/ekin-eki-murat-neden-sokaga-cikamamis-713804). Kafamda kurguladığım şahsi hesaplaşma, Berktay’ın yazısıyla, bir hayli genişledi.

Şöyle oldu: Kendimi Belge’ye göre konumlayarak anlatmaya niyetlenmiştim, bir nevi. Berktay, kendi imasıyla, Belge’ye bir hayli yakınken, Gezi’den sonra giderek uzaklaşmıştı. Ve benim kendimi kendilerine göre konumlayabileceğim –artık bir değil– iki koordinat vardı.

Gezerken yazmak istemediğimden veya yazmaya uygun ruh durumum olmadığından değil, tamamen teknik sebeplerle, kafamın içinde evirip çevirdiğim yazıyı yazamadım. Belki de fazla evirip çevirdiğimden, onu düşündüğüm kapsamda yazmaya hevesim de kalmadı. Bu arada Berktay iki yazı daha yazdı –ve aylardır Berktay’ın ne yazdığını hiç merak etmeyen ben, bu yazıları da okudum. Başka şeyler de oldu ve benim son ümit kırıntılarımdan birçoğu daha döküldü heybemden.

Düşündüğüm gibi etraflı bir durum tespiti yazmak için, bir yığın şeyi bir defa daha okumam, oradan bir takım cümleleri orijinaline uygun olarak kopyalamam, nüansların arasında gezinmem gerekiyor ve hiç gönlüm yok. Ama genel duyguyu aktarmadan da hayatıma devam edemeyeceğim.

Buyurun…

Kendi hesabıma, Belge ve Berktay solculuk yaparken solculuk yapmamıştım. Benim şahit olduğum, kısmen içinde yaşadığım solculuğun, kendilerine solcu diyenlerin dillerindeki şeyle pek az akrabalığı vardı. Kestirmeden söyleyeyim: Türkiye’nin solcularının kahir ekseriyeti,

(a) Halk düşmanıydılar, halkın değerlerini –üstelik de o değerleri pek bilmeden– aşağılamaktan, böylelikle bir statü edinmekten gayrı tahayyülleri yoktu.

(b) Bunun bir uzantısı olarak din, özellikle de İslam düşmanıydılar.

(c) Milliyetçi idiler –bu yüzden solcuların arasından Kürt milliyetçileri bir başka güya-solcu damar çıkardığında Kürt düşmanı (veya ötekileri de Türk düşmanı) oldular kolaylıkla. Ki hepsi zaten mesela Ermeni düşmanıydılar.

(d) Bilimci idiler ama bilimle de, bilimsel düşünce ile de herhangi bir akrabalıkları yoktu. Dünyaya bakarken bilimsel metoda müracaat etmeye hiç ihtiyaç duymuyorlardı.

(e) Okumuş idiler ama okulların tarumar olmasını seyrettiler. Şehirli idiler ama şehirlerin başına gelene karşı gösterdikleri yegâne reaksiyon, şehre göçe itiraz etmekten ibaretti.

Filan…

Uzun süre, bu solculuğun Türkiye’ye –veya olsa olsa az gelişmiş ülkelere– has bir hal olduğunu varsaydım. Geç sayılabilecek yaşlarda fark ettim ki dünyanın hemen her yerinde ortalama bu. Dünyada kendilerini solcu addedenlerin kahir ekseriyeti, aslında Aydınlanma aklıyla toplum tasarımı yaparak dünyanın cennet haline getirilebileceğine inanan insanlardı. Türkiye’nin solcularını mesela Almanya’nınkilerden veya Fransa’nınkilerden ayıran şey dünyayı algılama tarzından kaynaklanmıyordu, aşağıladıkları kesim ile aralarındaki mesafenin büyüklüğünden ibaretti. Diploma ve şehir kıttı Türkiye’de… Dolayısıyla, sosyal statü ve iktisadi konfor, dişe dokunur hiçbir şey yapmadan da elde edilebiliyor ve elde tutulabiliyordu.

Türkiye’nin problemi, demek ki, solcularının manasız bir dünya kavrayışına sahip olması değildi, bu manasız dünya kavrayışına sahip insanların Türkiye’nin kaynaklarını yağmalama imkânlarına sahip olmalarıydı.

Bu noktada yağma kelimesinin içini yeniden doldurmam gerekiyor. Bunun için de hatırlatmam gerekiyor ki, hepimiz her şeyi, daha önce yapılmış olanları yeniden örgütleyerek yaparız. Sadece bilinçli özneler olarak biz değil, her türlü özne –mesela tektonik plakalar da– öyle yapar. Eğer yapılan herhangi bir iş başka öznelerin başka şeyler yaparken kullanabileceği şeyler üretiyorsa, benim terminolojimle, ranttan söz edebiliriz. Rantı kullanırken rant üretebilirsiniz ve zaten hayat da bundan ibarettir. Eğer rantı kullanıyor ama kullanışlı şeyler üretmiyorsanız, yaptığınız iş yağmadır.

Neticede her yapılan işin yığınla yan ürünü olur. Türkiye’de mesela sol hareketi bölmek için Kürt hareketinin imal edilmesi, bu kasıtla hareket eden öznenin muradını gerçekleştirdi. Ama hiç hesapta olmayan yığınla neticesi oldu –yaşayıp duruyoruz. Yüz küsur yılda birikmiş bir sosyal gerilimden faydalanarak, o gerilimin rantını kullanarak bir şey imal edildi ve bir yığın özne o imal edilen şeyi kullanıyor. Yani, Kürt milliyetçiliğinin serencamı bir yağma süreci değil, sıradan bir rant süreci. Türkiye açısından bakıldığında mesele, Kürt hareketi sürecinde imal edilen malzemenin, Türkiye’nin rakibi özneler tarafından kullanılıyor olması.

Türkiye’nin Aydınlanmacıları (yani kendilerine solcu diyenler) rant üretmediler, memleketi yağmaladılar. Alman muadillerine kıyasla daha kötü olduklarından filan değil, rant üretmemelerinin hesabını soracak, rant üretmediklerinde onları açlığa mahkum edecek bir organizasyon olmamasından… Adam (veya kadın) ODTÜ’den mezun olduysa, zaten her şeye hakkı olduğuna inanıyordu. Anladığım kadarıyla, sonuna kadar götürülecek olursa, şöyle bir dünya tasavvuru vardı: Eğer dinsel safsatalardan kendisini kurtarabilir ve yeterince çaba harcarsa herkes ODTÜ’de okuyabilir, herkes ODTÜ’de okursa herkes kendileri kadar statü ve gelir sahibi olabilir. Orada bir yerlerde –yağmalanmakla tükenmeyecek– sonsuz statü ve gelir kaynağı var, ama diğerleri o kaynakları yağmalamak için gereken vasıflara sahip değiller. Dünyanın böyle olmadığını, statünün ve gelirin kıt olduğunu, her ikisinin de üretilmesi gereken şeyler olduğunu öğrenmeleri için gereken rekabetle karşılaşmadılar. Belki öğreneceklerdi ama 60 darbesi öğrenme icabını tamamen gündemden kaldırdı. Memleketin Aydınlanmacılarının konforlu yağma ortamlarının TSK güvencesi altında olduğu duygusunu uyandırdı.

Kendi hesabıma, 1970’lerde ve 80’lerde Belge ve Berktay’dan farklı bir konumdaydım, yukarıda özetlediğim sebeplerle. Halk düşmanı olmadım, din düşmanı olmadım, milliyetçi ve bilimci olmadım. Yaşadığım ülkenin uluslararası statüsünü yetersiz buluyordum ve bu statünün geliştirilmesi için sıradan, küçük şeylerin daha iyi yapılması gerektiğini düşünüyordum. Ama herhalde vurgulamam gerekiyor, solcu düşmanı da olmadım. Neticede memleketin solcularının tamamı, o solcuların aşağıladıkları kesimlerden devşirilmiş insanlardı. Bu devşirme sürecinde aksayan bir şeyler vardı.

1990’larda, ilk defa, memleketin okumuş çocuklarının toplumun ana gövdesi tarafından denetlenmesi ihtimali belirdi gibi geldi bana. Çok sebeple. Bir defa memleketten Özal geçmiş ve sosyopolitik kutuplaşmanın felç ettiği kavram haritası hasar görmüştü. Diploma artmış, şehir genişlemişti. Dünya konjonktürü de değişmişti. Türkiye’de yaşayanlar artık sadece kendi aralarında değil, uluslararası alanda rekabet etmek zorundaydılar. Ve saire…

Şucuların kazanması veya bucuların kaybetmesinden söz etmiyorum. Etmediğimi vurgulamam gerekiyor çünkü bu memlekette –kısa ve istisnai bir fasılayı saymazsak– meselelere kimin kazanıp kimin kaybettiği perspektifi dışında bakmak anlaşılır bir şey değil. Çünkü bence –yukarıda özetledim– mesele bir yağma meselesi olarak algılanıyor. Biri kazanıyorsa mutlaka kaybedenler olmalı.

1980’lerin sonlarında memleketin akıbetine iyimser gözlerle bakabilmeye başladım. Mesela memleketin solcuları dünya tasavvurlarını daha kapsayıcı ve daha gerçekçi bir yenisiyle değiştirdiklerinden değil. Neticede Marksist değildim ve hiç olmadım ama sosyolojiyi maddi gerçekliklerin belirlediğini düşünüyordum/düşünüyorum. Rekabet imkân dâhiline girince, dünya tasavvuru manasız insanlar bile daha yüksek verime sahip olacaklardı.

28 Şubat bile iyimserliğimi ortadan kaldırmadı. Çok öfkelendiğimi, kendimi çaresiz hissettiğimi hatırlıyorum ama ümitsiz değildim. Lüzumsuz vakit kaybediyorduk ama gidişat olumluydu. Memleketin okumuş çocukları, onlarca yıldır aşağılayıp yok saydıkları kesimlerle şehirlerin varoşlarında ve özel televizyon kanallarında başta olmak üzere bir yığın platformda temas etmişler ve rekabet etmek zorunda kalmışlardı. Ama asıl önemlisi, yığınların çocukları Aydınlanma aklıyla iğdiş edilmeden diplomaya ve şehre erişmişlerdi.

Öyle düşünüyordum.

Yani… Tekrarlayayım: Belge ve Berktay’ın aksine, yığınları terbiye edilmesi gereken unsurlar olarak değil, terbiye edici unsurlar olarak görüyordum. Bu pozisyonum yüzünden kendi mahallemde hiç huzur görmedim. Ama huzur görmemeyi dert de etmedim.

Şimdi?

Şimdi, bir taraftan Belge’nin hissettiğini hissediyorum. Yani 15 Temmuz sonrasında meydanlara çıkmak aklıma bile gelmedi. Neden çıkmadığımı, çıkmayı neden istemediğimi elbette düşündüm. Yazmak zorunda kalsam, az çok Belge’nin terimleriyle yazardım. Ama bu pozisyona, Belge hakkında Berktay’ın ima ettiği zikzaklarla gelmedim. (Belge’nin nasıl geldiğini, yani Berktay’ın haklı olup olmadığını da bilmiyorum.) Daha 2002’den itibaren AKP’nin ve özellikle de Erdoğan’ın tam karşısında durdum. Şimdiki duruşum da aynı sebepten kaynaklanıyor.

Nedir o?

Erdoğan’ın tutumu, net bir biçimde, yağma düzenini muhafaza edip yağmalayan öznelerin yerini bir başkasının almasından ibaret. Daha 2002’de öyleydi. 15 Temmuz’dan sonra meydanlara doluşmuş olanların tamamı Erdoğan tedrisinden geçmiş yağmacılar.

İmdi…

Berktay’a (ve Mahçupyan gibi bir yığın başkasına) şu hususta sonuna kadar katılıyorum: Sosyolojik kaymalar yumuşak bir tarzda, problemsiz bir biçimde gerçekleşmez. İrili ufaklı depremler gerekir. Türkiye’de gerçekleşmesi gereken şey, bir dizi depremde bir yığın can yanmadan gerçekleşecek şey değildi. (“Gereken” kelimesini vurguladım, çünkü benim gerçekleşmesi gerektiğini düşündüğüm her neyse onu değil, Türkiye’nin fay kırıklarında birikmiş enerjinin açığa çıkmasıyla oluşacak her neyse onu kastediyorum.)

Mesele şu: Türkiye’de bir şey gerçekleşmedi. Daha önce Mahçupyan’ın muhtelif yazılarından yola çıkarak yazdıklarımda da dediğim gibi, olmamış bir şeyden sanki olmuş gibi söz ediliyor. Berktay da aynı şeyi yapıyor. Yazısında övgüyle söz ettiği Ertuğrul Başer’in en uç noktasına taşıdığı bir hayal âleminde yaşıyorlar. Terk ettiklerini söyledikleri performanslarını tekrarlıyor, zihinsel kurgularını gerçeklik yerine ikame ediyorlar. Vaktinde hiç var olmamış, olduğu kadarıyla da hiç onların tasavvuruna denk düşmemiş işçi sınıfının yerine, şimdi de meydanları dolduran kalabalıkları koyuyorlar. Konuştuklarında halkçıydılar ama onların halk derken kastettikleri özne Platonik bir özneydi. Hiç var olmamıştı. Şimdi de aynı dertten mustaripler.

İşçi sınıfı onların hayal ettikleri gibi bir şey değildi. Onların hayal ettikleri şeyleri yapmaya niyeti yoktu ve onların yaptığını zannettikleri şeyleri hiç yapmadı. Ama başka şeyler yaptı. Şehirlileşti. Düzenli gelir sahibi olarak memleketin kavram haritasında –mesela kendini güvenceye almak gibi bir kavramın aşırı yaygınlaşmasını sağlamak gibi– köklü değişikliklere sebep oldu. Yani işçi sınıfı toplumu dönüştürdü, Berktay’ın hiç öngörmediği istikamette. Daha mühimi, galiba olup bittikten sonra da fark etmediği istikamette. İşçi sınıfı, eğer neler olup bittiğinin farkında olan birileri olsaydı memlekette, hayal ettiği işçi sınıfından değil de gerçekte mevcut olandan yola çıkan birileri olsaydı, muhtemelen yaptığından bambaşka şeyler yapabilirdi. Daha iyi mi olurdu, daha kötü mü? Bilmem. Ama…

Mesele bir sınıf meselesi değil. Mesele bir lider meselesi de değil. Hem sınıf hem lider ama hepsinden mühimi bir entelektüel kesim meselesi. İşçi sınıfı ve onun efsanesi üzerinden bir siyaset inşa eden aktörlerin en belirgini olarak Ecevit, eğer memlekette doğru dürüst bir üniversite ve doğru dürüst bir medya olsaydı, çok daha verimli olabilirlerdi.

Mesele –sıklıkla dile getirildiği gibi– bir üretim meselesi… 1970’lerde, memleket yok yoksul iken maddi imalat meselesiydi daha çok. Ama maddi imalat süreçlerinin verimliliğinin artırılması bile, doğrudan doğruya, muhtelif katmanlarda sosyal örgütlenmelerin iyileştirilmesi meselesinden ibarettir. Entelektüel bir üretim gerektirir yani… Sartre çevirip okumakla Fransa olunmaz. Sartre yetiştiremiyorsanız, başınız dertte demektir. Sartre yetiştirebiliyorsanız, Sartre çevirip okumakla kazançlı çıkarsınız. Sartre yetiştiremeden Sartre çevirip okumakla, sadece başınızdaki dert büyür. Yağmacıysanız, yağmacı kalırsınız. Dünya yağmacıları sırtında uzun süre taşımaz.

Neyse, az geri dönelim. Sosyal dönüşümler sancısız ve yumuşak (smooth) bir biçimde gerçekleşmez, türbülanslarla gerçekleşir. Dolayısıyla memleketin başına gelen AKP ve Erdoğan belasını, kaçınılmaz bir türbülans olarak görmek mümkün. Mahçupyan’ın ve hatta Berktay’ın, son tahlilde, kendi pozisyonlarını böyle rasyonelleştirdiklerini düşünüyorum. O halde neden Belge gibi hissediyorum?

Çünkü…

Az önce dedim, memlekette yağma düzeni değişmedi. Yağmacılar şunlar iken bunlar oldu. Bu, işin bir yanı. Bu süreç ama, eğer yeterince vakit varsa, mesela otuz yıl sonra, iki nesil sonra, şimdikinden çok başka sosyolojik şartlara gebelik yapabilir. Amenna. Meselenin ikinci yanı şu ki, bence, memleketin bir otuz yılı yok. Dünya tarihinin yırtıldığı bir dönemde yaşıyoruz. Uzun süredir öyle bir dönemde yaşıyoruz. Artık taşların yerine oturmaya başladığı bir safhaya geldik. Ve bu safhada, hem uluslararası şartlar hem de iç dinamikler bir yandan çok elverişli, bir yandan da çok riskli iken, AKP ve Erdoğan’a maruz kaldık.

Ve tekrar: Eğer tastamam aynı sosyoloji, Erdoğan gibi birinin değil de başka birinin eline geçseydi –veya daha iyisi, Erdoğan kendi tabanı tarafından denetlenebilir olsaydı, siyasi örgütlenme tarzı buna müsaade etseydi– 15 Temmuz sonrası meydanları dolduran insanlar bambaşka hassasiyetlere sahip insanlar olabilirlerdi. Yani yine bir türbülans yaşamak zorundaydık ama bu türbülans böyle, yıkıcı ve yağmacı bir biçimde tezahür etmeyebilirdi. Evet, tarihe “keşke” diyerek bakmak manasız. Ama zaten yaptığım şey de o değil. Erdoğan’a, AKP’sine ve onların açtığı alanda yağmaya tiryaki edilmiş kesimlere itiraz etmekten gayrı bir derdim yok.

O kesimlerden ümitliydim, şimdi değilim. Ben değiştiğimden değil, onlar olabilirliklerinin en berbat olanını tercih ettiklerinden…

Genel kategorisine gönderildi