Yeşilçam Yosması

Yüksek tepelerden buyurulmuş ki, Batı bizi anlamıyormuş, anlamayacakmış.

Galiba muhtelif duygular dünya coğrafyasına rasgele dağıtılmış, anlaşılamama —veya yanlış anlaşılma— haletiruhiyesi de ağırlıklı olarak bu coğrafyaya düşmüş gibi görünüyor. Herkes Yeşilçam melodramlarının masum genç kızı bir nevi. Bir vakitler işbu halin yaygınlığını Yeşilçam’a fatura ettiydim zaten ama sonradan fark ettim ki, toplumda bu duygu bu kadar yoğun olduğu için Yeşilçam yosması “o gün Boğaz’da yanımda gördüğün yabancı değildi, kardeşimdi” deyivermiyor, kendisine göz koymuşken birden küsüveren genç ve yakışıklı işadamına…

Dese… Film olmayacak. Bu yanlış anlaşılma veya anlaşılamama duygusu olmasa, bu coğrafyada hayat olmayacak. Hayat neredeyse sadece onun üzerinden dönüyor.

Güzel, masum ve sevgilisine sadık genç kızın yanlış anlaşılmasına, salonda oturan hepimiz fena halde içerliyoruz. Neden? Neden söyleyivermiyor “yahu o benim kardeşimdi” diye? Söylerse büyü bozulacak. Jön, o söylemeden anlamalı kendisini seven kadının öyle tahmin ettiği gibi şeyler yapmayacağını. Anlamıyorsa… Öyle vakur, öyle gururlu, bekleriz. Anlayana kadar bekleriz. Biz safız, masumuz, iyiyiz, anlaşılmaya layığız, anlatmadan anlaşılmaya…

Vakar ve gurur denen şeyleri, hepimiz biliyoruz ki, anlaşılmama karşısında takınabiliriz ama diğer hiçbir halde yanımızda taşımayız. Dolayısıyla onlarla fazla işimiz yok. Saflık, masumiyet, iyilik filan gibi şeylere gelince… Mesela filmlerde şöyle sahneler yok: Genç ve yakışıklı işadamına göz koymuş fettan rakipler var ve bizim masum kızımız ona “ah canım, sen de mi benim sevgilime âşıksın, kıyamam sana, paylaşırız” filan demiyor.

Demiyor değil mi? Sizin de aklınıza hiç gelmiyor böyle bir çözüm. Çünkü o çözüm değil. Bir tane jön var, kendisine göz koymuş ve koyabilecek birçok kişi var ve sadece birisi alacak onu. Çözüm böyle bir şey. Yani masum kızımız, jönün bir parçasına razı değil, hepsini istiyor. O kadar olsa iyi. Üstelik hepimizin sevgisini istiyor. Sadece jönün izdivacına razı gelse, “o kardeşimdi” der ve maç biter. Ama masum ve iyi kızımız, herkesin sevgisinden azına razı değil.

Ve bu haliyle iyi, masum, filan.

***

Kimdi emin değilim, ama Shaw olabilir, “dünyanın işsizlik problemini çözmek kolay,” mealinde bir laf ettiydi, “bütün erkekleri Amerika kıtasına, bütün kadınları Avrupa’ya yerleştirin, herkes tekne yapmaya başlar”. Bütün sosyolojinin, bütün ekonominin ta temelinde bir temel taşı aranacak olsa, bulunacak olan şey, eş bulma, eşleşme (mating) meselesi olur muhtemelen. Eşleşme meselesi de son derece çetrefilli bir mesele. Kendi hesabıma, mesela sosyalist bir düzenin (daha genelde Aydınlanma aklının) işlemeyecek olduğunun birinci delili de, onun çetrefilli hali.

Şöyle: Eğer Aydınlanma aklını sonuna kadar götürürseniz, toplum için en doğru bir eşleşme matrisi olması gerekir ve bunun akıl yoluyla bulunabilir olması gerekir. Hal bu değil ama Aydınlanma aklının çuvallaması halin bu olmamasından, yani varsayımın yanlış olmasından kaynaklanmıyor. Eğer varsayım doğru olsaydı, doğru bir eşleşme matrisi mevcut olsaydı ve akıl yoluyla, dışarıdan bulunabilir olsaydı, sosyoloji ve ekonomi bile olmazdı. Aydınlanma aklının üzerine konuştuğu şeylerin hepsi manasızlaşırdı yani.

Eşleşme, eşleşen kişiler veya toplum için doğru çözümlerin arandığı bir problem değil. Teknik tabiriyle söyleyecek olursak bir atama (assignment) problemi değil, bir oyun (game). Herkes bir oyuncu ve mümkün seçenekleri artıracağını tahmin ettiği stratejiler geliştirir. Bu manada yapılan her tercih, kaçınılmaz olarak, bazı seçenekleri dışarıda bırakmaya yol açar.

Ama Yeşilçam yosması böyle bir oyuna razı değil. O, bütün erkeklerin kendisini istemesini istiyor. (O da yetmiyor, bütün kadınlar da ona en azından saygı duymalı ve —en azından o mutlu sona ulaşana kadar— yolundan çekilmeli, ama bu başka bir bahis.) Kendisi öyle bir seçenek ki, herkes için en iyi seçenek o. Neden? Çünkü o çok iyi.

Yemişim ben böyle iyiliği…

Yemişim de, bu topraklar, böyle iyilerle dolu. Sosyalisti mesela, çok iyi insan olduğu için, herkesin iyiliğini istediği için sosyalist. Dindarı o sebeple dindar. Kapitalisti kapitalizm herkesin iyiliği için en iyi çözüm olduğundan kapitalist. Alevi’si, Alevilik herkesin iyiliğini istediğinden Alevi. Ve saire…

***

Mithat Sancar bir vakit, bir yerde demişti ki, “demokrasinin özü, mutlak hakikati, mutlak haklılığı reddetmesinde yatar.” Herhangi bir şeyin özünden söz etmek işime gelmez ama evet, eğer mutlak hakikatin, mutlak haklılığın mevcut olmadığını peşinen kabul etmezseniz, demokrat filan olamazsınız. Dikkat isterim, mutlak hakikatin, mutlak haklılığın aslında mümkün ama erişilemez olmasından söz etmiyorum, mümkün olmamasından söz ediyorum. Aslında mümkün ama erişilemez diye varsaydığınızda, en iyisinden, “demokrasi de kötü ama mevcut olanların en iyisi” filan geyiklerine ulaşılırsınız. Aydınlanma aklının zavallılığına…

Yukarıda eşleşme meselesi üzerinde, mutlak hakikatin, mutlak haklılığın mümkün olmamasının en iyi göstergesi olduğu için o kadar oyalandım. En doğru bir eşleşme yok. Herkesin razı gelebileceği birileri varsa da, onların hiçbiri —iyi ki— pazardan seçilecek pasif meyveler değil. Onların da tercihleri, kırmızıçizgileri filan var.

Karışık iş vesselam.

Bütün bu karşılıklık içinden ama, net iki doğruluk çıkarabiliriz: (a) Bir doğru çözümün mevcut olduğuna inanmak budalalıktır ve (b) başkalarının bütün seçeneklerini imha ederek kendine bütün seçenekleri açık tutmaya çalışmak, saf kötülüktür. Hepimizin sevgisinden azına razı gelemeyen masum, sadık Yeşilçam yosması, aslında, saf kötüdür. Onun göz koyduğu genç ve yakışıklı işadamını elde etmek için bin tane fırıldak çeviren fettan sarışın ile kıyaslanmayacak kadar kötü…

***

İmdi…

Erdoğan —çizdiği profili analiz edecek olursak— kendisinin saf iyi olduğunu söylüyor. Herkesin sevgisinden azına razı değil. Öyle görünüyor ki, birinin kendisi sevmemesini anlayamıyor bile. Nasıl olur da onu sevmezsiniz, hayret! O herkesin, bütün iyilerin iyiliğini istiyor.

Eh, “iyi ama istemek kâfi değil, senin yönettiğin ülkede herkes zarara uğradı/uğruyor” demenizin, bu mantığa göre bir manası yok. Zarara uğramışsanız, kötü olduğunuzdan. Bütün iyiler kâra geçti.

Erdoğan, kendisi için, herkesin sevgisinden azına razı değil ama başlangıç noktamız bu değildi. Başlangıç noktamızda, Batı’nın anlamadığı, anlamayacağı bizdik. Yani Türkiye. Yani Erdoğan, Türkiye’nin de saf iyi olduğuna inanıyor. Eh, memleket onu seçtiğine, memlekete de o vaziyet ettiğine göre, başka türlüsünü beklemek safdillik zaten.

Kendi hesabıma, anlaşılmamaktan, yanlış anlaşılmaktan şikâyet edip duranların çok bariz bir ortak noktası olduğunu gözlediğimi söyleyebilirim: Hepsi, kendisini anlamadığını düşündükleri özneleri anlamamaktan mustaripler. Böyle formüle edince, Erdoğan’ın hali çok anlaşılır oluyor mesela.

Nasıl?

Önce bir parantez açayım: Kitap okuyorsanız bilirsiniz ki, her iyi kitap sizi başka kitaplara yönlendirir. Kitap okumakla açlığınızı gideremezsiniz, açlığınız artar. Kitap okumak, normal şartlarda, bir şeyleri —en genelde dünyanın nasıllığını— anlama çabasının araçlarından biri. Yani anlamak için çaba harcadıkça, anlamamış olduğunuzu anlarsınız. Erdoğan, besbelli, kitap filan okumuyor, zaten okumamış. Çünkü, görünen o ki, daha çocukken her bir şeyi anlamış. Her bir şeyi anlamış olduğunu varsayan birinin, anlamadığını anlamasına imkân yok.

Anlamadığını anlayamayan biri de, işler yolunda gitmeyince, başkalarının kendisini anlamadığı masalından başka sığınak bulamaz.

Yeşilçam yosması öyle mesela… Aslında son derece sığ, vasıfsız, sadakatinden gayrı hiçbir becerisi olmayan, ama her şeyden azına da razı gelmeyen Yeşilçam yosması…

Genel kategorisine gönderildi