İcmal

Galiba bir icmal çıkarmak gerekiyor.

Fethullah Gülen denen zat, evet, ta 70’lerde sahneye çıktı. Popülerleşmiş fizik bilimi kavramlarını Kuran’ı teyid edecek şekilde kullanan, o günler için tuhaf, sık rastlanmayan bir tarzı vardı. Vaazlarını dinleyenlerden sorular alır, vaaz sonunda cevaplardı mesela. Ve o sorular, genellikle, güncel bilimsel konularda olurdu.

Ya bilim dünyasını sahiden pek yakından takip ediyordu —ki o günlerde bundan şüphe etmek kolay değildi. Veya o günlerde pek az sayıda olduğunu tahmin edebileceğimiz müritleri cemaatin arasına dağılıyor, önceden hazırlanmış soruları hocalarına yöneltiyorlardı. (Eğer öyle idiyse, ayıplamak değil takdir etmek gerekir, çünkü o tarihlerde pek kimsenin akıl edebildiği bir pazarlama hilesi değildi.)

Özetleyerek tespit edelim: Gülen, 70’lerde, geleneksel İslami cemaatlerden çok farklı bir yol seçmiş, bilimle dövüşmek yerine onu payanda yapmaya çalışan, seçtiği yol dışında ise sıradan bir din adamıydı. Sıradanlığı şuradan geliyor: Diğer hepsi gibi Gülen de iddia ediyor ve muhtemelen bütün kalbiyle inanıyordu ki, eğer ahali girdiği çıkmaz yoldan dönüp genetik kodlarına —yani İslam’a— sahip çıkmayı tercih ederse, Allah’ın izniyle, yeniden dünya hâkimi olunmaması için bir sebep yoktu.

Yani?

Yani unutmamak gerekiyor, memleketteki Müslümanlığın değilse de İslami Hareket diyebileceğimiz bütün hareketlerin son derece dar bir ortak paydası vardı —hâlâ var: (a) Dünya hâkimi olmak iyi bir şeydir, (b) dünya hâkimi olmak Müslüman Türk milletinin kaderidir, (c) Batı, Müslüman Türk milletinin kaderi olan bu vazifesine mani olmak için ittifak halindedir ve (d) bu amaçla Cumhuriyet’i bir tuzak haline getirmiştir. Gülen, dört cümleyle özetlenebilecek bu daracık paradigmanın içindeydi ve fakat sadece zikirle, duayla olmayacağını, bilim filan da yapmak gerektiğini, bilim denen şeyin İslam’a muhalif olmadığını da söylüyordu. O güne kadar Müslümanların bilimle arası ikircikliydi —hâlâ öyle sayılabilir. Bilime karşı sayılmazlardı ama bilim dinin alternatifi olarak konumlandığı sürece de başka şansları yoktu. Gülen, bir anlamda, dinle dövüşmek için bilim kılıcını kuşanmış olanların silahı ile onları vurmaya teşebbüs eden, muhtemelen ilk popüler din adamıydı.

80’lere varıldığında, Gülen’in artık önemli sayılabilecek sayıda müritleri vardı. Diğer —geleneksel— tarikatlardan farkı da iyiden iyiye belirginleşmişti. Bir defa, bildiğim kadarıyla, müritleri orada burada toplanıp zikir, dua filanla iştigal ediyor değillerdi. İlaveten, yine bildiğim kadarıyla, Gülen cemaatinin şubeleri yoktu. Yani, diyelim Malatya’da, Gülen adına biri, cemaat mensuplarını toplayıp, Gülen’in tercih ettiği metot çerçevesinde onlara dini vazifeler filan tevdi etmiyordu. “Şu kadar tebareke, bu kadar filanca dua” filan gibi vazifeler…

Gülen, kendisinden önce muhtelif tarikatların zaman zaman müracaat ettikleri ama tarikatın ana taşıyıcı aksı haline getirmeyi akıllarına bile getirmedikleri şeylerin üzerine bir bina inşa etmeye başlamıştı:

(a)    Önce dergiler, sonra gazete ve nihayet televizyonlar vasıtasıyla geniş kesimlere ulaşmak. Bunu yaparken —klasik tarikatlardan farklı olarak— sadece tarikatın din anlayışının propagandasını yapmaya kalkmadı. Aksine, güncelin içinde kalmaya özel çaba harcadı. Bir propaganda aracı değil, iyi gazete yapmayı hedefledi.

(b)   Altın Nesil yetiştirmek, birçok tarikat için önemli bir misyondu. Bu amaçla, özellikle büyük şehirlerde, oraya okumaya gelmiş taşralı çocuklar için yurtlar açmak filan gibi işler yaygındı. Gülen bununla yetinmeyip, okullar açmaya yöneldi. Ama bunu yaparken de, klasik anlayışın dışında, okullarında İslam eğitim vermek gibi bir önceliği olmadı, iyi eğitim vermek gibi bir hedefi oldu.

(c)    Diğer tarikatlar gibi Gülen de, devletin içinde bürokratların ve az sayıda siyasetçinin üzerinde etkili olmayı önemsedi. Bu, başlangıçta, muhtemelen kendisini muhtemel taarruzlara karşı korumak amacıyla yapıldı. Ama 90’lara gelmeden, uzun vadeli bir proje halini aldı.

90’lara gelindiğinde Gülen, muhtemelen kendisinin tahmin ettiğinden çok daha kısa süre içinde, hayal bile edemeyeceği kadar mevzi kazanmıştı. Şunu emniyetle söyleyebilirim ki, ta 2000’lere gelene kadar Gülen’in ana stratejisi, 70’lerdeki yaklaşımından çok uzaklaşmış değildi. Yani, dünyaya nizam vermek gibi bir kaderi olan Müslüman Türk’ü nasıl baştan çıkardılarsa (Gülen nasıl baştan çıkarıldığına inanıyorsa), aynı silahları kullanarak milleti rayına sokmak…

Hasımlar ne yapmışlardı?

(a)    Memleketin parlak çocuklarını Boğaziçi, ODTÜ gibi okullara alıp onları Batılılaştırmışlardı. Demek ki her neslin parlak çocuklarını dünyevi bilgilerle daha iyi donatmak, ama bu arada milli/manevi değerlerden uzaklaşmalarına mani olmak gerekiyordu.

(b)   Başta Hürriyet olmak üzere gazeteleri ve televizyonları marifetiyle —gazetelerdeki yazı dizileri, televizyonlardaki eğlence programları ve diziler marifetiyle— sıradan insanların zihinsel kodlarıyla oynuyorlardı. Demek ki, sabah akşam Kuran okunan televizyonlar yerine, ahaliye milli/manevi değerleri aşılayacak diziler filan yapmak gerekiyordu.

(c)    Kritik noktalara yerleştirdikleri insanları marifetiyle, memleketin istikametini ellerinde tutuyorlardı. Mesela bütün üniversiteler milli/manevi değerlere sahip insanlarla dolu olsa, eğer YÖK’ü ellerinde tutuyorlarsa, yapacağınız bir şey kalmıyordu. Demek ki kritik noktalara bizden insanların yerleştirilmesi gerekiyordu.

Devam etmeden önce vurgulayarak tekrarlamak gerekiyor: Pasif bir tutum almaktan bıkmış, dünya hâkimiyetini bir vazife gibi gören bütün Müslümanlar, yukarıda üç maddede özetlediğim programa yürekten inanıyorlardı. Çünkü paradigmalarının tabii neticesi buydu. Bugün hâlâ yürekten inanıyorlar. Çünkü paradigmaları değişmedi. AKP’ye oy veren on milyonlarca kişinin arasında bir anket çalışması yapın, yukarıdaki üç madde üzerinde yüzde doksandan çok daha yüksek bir mutabakat bulursunuz. Yani AKP ile Gülen Cemaati, tastamam aynı damardan besleniyorlar. (İslami değil de Türkçü hassasiyetleri daha yüksek olanlar için de mesele hemen hemen aynı, sadece terimler İslami değil, Türkçü.)

O halde Gülen ile Erdoğan arasındaki fark nerede? Gülen Erdoğan’dan —ve bu yoldaki herkesten— çok daha başarılı oldu. İnanılamayacak kadar, muhtemelen kendisinin de inanamayacağı kadar başarılı oldu.

Neden başarılı oldu?

Çok sebebi var.

Birincisi, Cumhuriyet, ODTÜ’lerde, Boğaziçi’lerde yetiştirdiği çocuklarını manasız ve miadı çoktan dolmuş bir program için heder etti. Daha önce defalarca söylemeye çalıştığım gibi, mesela doğru dürüst bir gazete, doğru dürüst bir üniversite, doğru dürüst herhangi bir şey hedeflemedi. Herhangi bir hususta uluslararası bir performans umurunda olmadı. Bütün enerjisini kısır bir endoktrinasyon çabası için harcadı. Dolayısıyla lig, ufak tefek başarılı işler yapabilen aktörlerin bile başarılı olabileceği kadar sığ ve vasıfsız kaldı.

İkincisi, Cumhuriyet, “Sevr’i hortlatma” ve benzeri efsanelerle, Gülen, Erdoğan gibi aktörlerin rahatlıkla serpilip büyüyebileceği ortamı kendisi hazırladı. Bütün ahaliyi komplocu yaptı. Ama bir komploya kurban gittiğine inandırdığı ahaliye, komployla dövüşmek için içe sinecek bir program sunamadı.

Üçüncüsü, Cumhuriyet, dört bir yanı Atatürk heykelleriyle donatıp, uçana kaçana Atatürk adını vererek, kişi kültünü aşırı derecede toplumun damarlarına zerk etti. Bir tek insanın —eğer doğru bir projesi varsa ve onu hayata geçirecek kadar da akıllıysa— her şeyi becerebileceği, toplumun kalanının o adamın neferi olmayı içine sindirmesi gerektiği varsayımını yaydı. (Güya memleketin gidişatına bir tepki niyetine kaleme alınan Şu Çılgın Türkler, adının imasına muhalif olarak, tarihi tahrif edip böyle bir Atatürk portresi çizmenin son ve popüler misallerinden biri.) Dolayısıyla kimsenin neferleşmeyi yadırgamayacağı bir toplum imal edildi.

Filan…

Lojmanlara yerleştirip zaten ahaliye tepeden bakan askerleri iyice toplumdan koparmak, KPSS filan gibi teknik meseleleri saymaya bile lüzum görmüyorum.

Neticede Gülen, ta 70’lerde sahneye çıkarken işaretlerini verdiği düşmanı kendi silahıyla vurmak işini, aşırı Batılı, aşırı modernist bir teşkilat kurarak, başarıyla gerçekleştirdi. Çok sayıda insanı neferleştirdi. Sızdırmaz bir hiyerarşik yapı kurdu. Neticeye odaklandı. Ve…

Hitler de mesela, benzer bir anlayışla, tarumar olmuş Almanya’yı, beş yıl boyunca dünyanın bütün güçlerine meydan okuyabilecek bir güç haline getirebilmişti. Stalin, tastamam aynı yolla, köylü bir toplumdan bir süpergüç çıkarmıştı.

Bunları şimdi, Gülen tuş olduğunda söylemiyorum. 70’lerin sonlarından beri, Gülen’in nasıl bir şey olduğunu açık seçik hissettiğim dönemden beri, kararlılıkla söylüyorum. Faşizm başarılı olması kolay bir zihniyettir —öyle olduğunu defalarca ispatladı. Ama başarılı kalması imkânsız bir zihniyettir. Kendi hesabıma, başarılı kalmak konusundaki kifayetsizliğine de ihtiyacım yok, faşizm faşizmdir ve karşı olmak gerekir.

İmdiii…

Gülen 2000’lere, uluslararası bir proje için kullanışlı olabilecek bir cesamette geldi. Kendisini kullanmaya teşebbüs edenlere, kendisini kullanma izni verdi. Karşılığında da onları kullandı. Artık fark etmişti ki, hayallerini sınırlamasına lüzum yok. Her şey mümkün. Kendisi de, muhtemelen müritleri gibi, Allah’ın seçilmiş kulu olduğuna inanmıştı. Nasıl inanmasın, otuz yılda, sıfırdan, devasa bir dünya aktörü haline gelmişti.

Ama o tarihlerde bile, “şu askeriyeyi de ele geçireyim, sonra bir darbe yaparım ne güzel” filan diye aklından geçmediğine eminim. Zaten neden geçirsin, görünüyordu ki ideolojisi ve programı Allah tarafından onaylanmıştı. Bütün yapılması gereken, Batı uşakları tarafından çalınan ve heder edilen beşeri ve maddi kaynakları, o ideoloji ve program yoluna seferber etmekten ibaretti. Gerisi kendiliğinden gelecekti.

Yani?

Yani Müslüman Türk, artık eli kulağındaydı, dünya hâkimi olacaktı.

Ve sahneye Erdoğan çıktı. Bildiğimiz şeyler oldu. Gülen’in bürokrasi içinde ağır ağır yükselmek için beklemesine lüzum kalmadı. KPSS sorularını çalarak kestirmeden yol almak mümkünse neden beklensin ki?

Mesele şu: Eğer mesela KPSS belasını icat ederek memleketin başına musallat eden Ecevit iktidarda olsaydı, KPSS sorularının çalındığı iddiası ortaya çıksaydı, Ecevit bunu içine sindiremez, meselenin üzerine giderdi. Her şeyini desteklemiş olduğu Gülen’in böyle bir iş işlemiş olduğunu anlasa, en azından bu hususta karşısına çıkardı. Ecevit bir misal. Her namuslu adam öyle yapardı.

Ama Erdoğan yapmadı.

Çünkü o da inanıyordu ki, milli/manevi değerlerden uzak kadrolar yüzünden bu hallere düşmüştük ve o değerlere saygılı kadrolar kilit noktalara yerleştirilince… Yani başından beri söyleyegeldiğim ideoloji ve program hususunda, Gülen ile Erdoğan’ın bir farkı yok. Gülen gazetelerinde, televizyonlarında, okullarında seferber olan Gülen neferleri ile de Erdoğan’ın yanında kefenle boy gösteren şeyinin kılları arasında da pek fark yok.

Dememeyim…

Şimdi terörist muamelesi gören Gülencilerin pek çoğu namuslu, fedakâr insanlardı —hâlâ da öyleler muhtemelen. Pek azı Gülen okullarında gönüllü öğretmenlik yaparken bir maddi kazanç, bir dünyevi ikbal peşindelerdi. Devasa bir kutsal ordunun neferleriydiler ve bu da onlara fazlasıyla kâfiydi. Ama Gülen’in gücünü idrak ettikten sonra onun gücünü kendi ikballeri için kullanan, Gülen’e şu kadar bağış yapıp bir ihale kapan bir yığın kişi de vardı. Onlar Erdoğan’ın şeyinin kılları… Bir ay boyunca meydanlarda Demokrasi Nöbeti filan tuttular ve cadı avının borazanları oldular. Onlar ahlaksız, hırsız bir güruh.

Gülen ile Erdoğan arasında ise sahiden bir fark yok. Her ikisi de kendisinin, Allah’ın Müslüman Türk’ü dünyaya hâkim kılmak için seçtiği Mehdi olduklarına inanıyorlar. Kendilerinde derin kerametler vehmediyorlar. Her ikisi de kendileri dışındaki herkesi kutsal ordularının bir neferi olarak görüyor, bu rolü kabul etmeyenlerin nasıl olup da bu kadar aymaz olduklarını anlamıyorlar. Dolayısıyla her ikisi de, bir diğerini, Allah’ın projesini sabote etmek üzere sahneye çıkmış sahte Mehdi olarak görüyorlar. Her ikisi de bir diğerinin, bir noktada ordusunu kendi ordusuna katacağını, kendisine biat edeceğini varsayıyordu olabilir.

İşler, beklenen gerçekleşmeyince zıvanadan çıkmış görünüyor. Ama tahmin etmek zor değil ki, Gülen’in aklında bir darbe teşebbüsü, çok yakın zamana kadar yoktu. Gülen’in projelerinde görev alanların, gazetelerde yazan, televizyonlar için dizi çeken, okullarda öğretmenlik yapanların —hatta mesela KPSS sorularını çalan, kanundışı dinlemelerle herkesi fişleyen zevatın bile— bir darbe teşebbüsüne sempati duyacağını düşünmek abartılı olur. Onlar işlerin yolunda olduğuna, yapıp ettiklerini yapıp etmeyi sürdürdükçe hedefe yaklaşılıyor olduğuna inanıyor olmalılar.

***

Bitirmeden başa döneyim:

Bütün İslami Hareketlerin dar bir ortak paydayı paylaştığını söylemiştim: (a) Dünya hâkimi olmak iyi bir şeydir, (b) dünya hâkimi olmak Müslüman Türk milletinin kaderidir, (c) Batı, Müslüman Türk milletinin kaderi olan bu vazifesine mani olmak için ittifak halindedir ve (d) bu amaçla Cumhuriyet’i bir tuzak haline getirmiştir. Kendi hesabıma, bu paradigmanın unsurlarından hiçbirini, yani dünya hâkimi olmanın iyi bir şey olduğu kanaatini bile paylaşmıyorum.

Ama…

İmparatorluk kaybetmiş toplumların, akşamdan sabaha, bu kaybın travmasını telafi etmesini beklemek safdillik. O toplumun önüne, her meydana bir Atatürk heykeli vasıtasıyla bir gelecek hayali koymak imkânsız. Daha önce defalarca yazdım, Cumhuriyet iyi bir projeydi. Ama o projeyi, Cumhuriyet’in değerlerini umursamayan bir takım Cumhuriyetçiler tekellerine geçirip, ahaliyi dövmek için sopa niyetine kullanageldiler. Neticede, her türlü melanetin boy verebileceği zayıf bir bünye ortaya çıktı. Dolayısıyla birinci mesul, kendi sığ dünya tasavvurları defalarca duvara tosladığında, inatla, birilerinin daha dövülüp sahneden çıkarılması gerektiği neticesine varanlardır.

Türkiye’nin bir istikbali olacağına dair hiç inancım kalmadığı malum. Ama eğer yanılıyorsam, eğer bir istikbalimiz varsa, bu milletin değerlerinin dünyaya merhem olacak şekilde yeniden yorumlanmasıyla ve o yorumlara yaslanan bir dünya tasavvurunun inşasıyla mümkün olacak. Bu işin nasıl olmayacağını, hem mağlup Gülen, hem de muzaffer Erdoğan bize gösterdiler —tarihteki sayısız benzerlerine ilaveten… Adamın birinin neferi olarak olacak iş değil bu. Bir ordu haline gelerek başarılabilecek iş değil. Bir millet olmak gerekiyor.

Ve millet, aynılaşarak olunmuyor, farklılaşarak, birbirini tamamlayarak olunuyor.

Genel kategorisine gönderildi