Savrulma

Birinci dereceden kontrol sistemleri basit bir davranış sergiler. Diyelim 24 derecedeki bir ortamın sıcaklığını 28 dereceye çıkarmak istiyorsunuz. Termostat birinci dereceden bir sistemse, sıcaklık yükselmeye başlar, yükselme hızı giderek yavaşlar ve zamanla ortamın sıcaklığı 28 dereceye yakınsar.

İkinci veya daha üst dereceden sistemler biraz daha karmaşık davranış sergilerler. Sıcaklık yine yükselir ve yükseliş zamanla yavaşlar ama hedefi geçer. Diyelim 30 dereceye kadar yükselir, sonra düşmeye başlar. Mesela 27 dereceye kadar düşer ve yine yükselmeye başlar. Mesela 29 dereceye yükselir, filan. Yani hedefin, yani 28 derecenin etrafında salınır. Ama salınımın büyüklüğü giderek düşer. Her salınımda daha küçük bir sapma gerçekleşir ve nihayet 28 derece civarında, artık hissedilmeyecek kadar küçük salınımlar meydana gelir.

Bazı hallerde, sistemde istikrarsızlaştırıcı arızalar varsa, salınımlar küçülmez, büyür. İlk salınımda bir derecelik bir sapma olduysa, izleyen salınımda iki, sonrakinde üç derecelik filan salınımlar olur. Hal buysa, sistemin yönetilemez olduğunu söyleyebiliriz. O sistem bir yere yakınsamaz, infilak eder.

Gezi, son dönemde Türkiye’nin başına gelmiş en bereketli iş, önüne düşen en büyük fırsattı. Sosyolojik salınımları giderek büyümeye başlamış, infilak ihtimali belirmiş olan Türkiye’ye ekstra bir denge fırsatı sağlamıştı. Ama Erdoğan’ın dengesini bozdu.

***

Bir parantez açmam gerekiyor.

Daha önce söylemiş olmalıyım, üniversitede çalıştığım dönemde, üniversite kurumunun aşırı verimsiz yapısına eğer dışarıdan müdahale olursa, problemin çözülemeyeceğini idrak etmiştim. Üniversite kendi problemini kendisi çözmeliydi, aksi halde hiçbir çözüm, çözüm olmayacaktı. Kısa süre sonra fark ettim ki, her kurum için öyle. Medya kendisine çeki düzen verme ihtiyacı hissedip gerekenleri yapmazsa, dışarıdan yapılacak her müdahale, medyanın sosyal maliyetini yükseltecek neticelere yakınsar. TSK, emniyet, yargı gibi kurumlar için de tastamam aynı şeyleri söyleyebiliriz.

AKP’yi var eden kesimler için de hal aynı. Kendileri yapabilirdi yapılacak işi. Ancak onlar yaparsa olabilirdi.

Şimdi parantezi kapatayım.

***

Mahçupyan gibiler, AKP’nin periferiyi merkeze taşımış olduğunu, dolayısıyla anlamlı bir iş yaptığını iddia edegeliyorlar. Haklılar mı? Hareketin potansiyeli açısından bakınca haklılar. Evet, AKP periferiyi merkeze taşıyabilirdi. Ötekileştirilmiş olanları sisteme entegre edebilirdi. Ama bunu yap(a)madı. Şartlar çok ehven olduğu halde…

Yapamamış olmasını anlayışla karşılayabiliriz. Neticede, bu ölçekte bir işi yapabilmek için belirli kadrolar gerekiyordu ve fakat bahse konu olan kesimler o kadar dışarıda tutulmuşlardı ki, belirli bir tecrübeyi biriktirmiş insanlardan kâfi miktarda yetiştirmiş olmaları imkânsızdı. Beceriksizlik, anlayışla karşılanması gereken bir haldi yani.

Ama…

Beceriksizliği anlayışla karşılamak başka, onu görmezden gelmek, hele ona iltifatlar yağdırmak başka. Erdoğan, daha baştan, beceriksizliği inkâr edip suçlu imal etmeye başlamıştı. Önce, partiyi birlikte kurduğu insanları satmaya başladı. Daha sonra daha büyük ölçekli satışlar başladı. Erdoğan kendi dengesini koruyabilmek için, dengesizliği ihraç etmeye tiryaki haline geldi. Gezi’ye gelmeden bu hal alışkanlık halini zaten almıştı.

Gezi, AKP’nin ve daha da önemlisi AKP’nin mobilize ettiği kesimlerin “buraya kadar” demesi için çok uygun bir sosyo-psikoloijk zemin imal etti. AKP sayesinde mobilize olan kesimler, kendilerinde meydana gelen ve giderek büyüyen savrulmalara reaksiyon göstererek, kendi kendilerini rehabilite etme yoluna girebilirlerdi. Girecek gibiydiler de…

Ama bildiğiniz şeyler oldu. Çünkü bahse konu olan kesimlerin kendi dengelerini arayışları, Erdoğan’ın onlar tarafından sınırlandırılmasını gerektirecekti ve Erdoğan bu işe yanaşmadı. Kazanan Erdoğan oldu.

Neticede, hemen her ay, bir ay önce kimsenin içine sindiremeyeceği aşırılıkların normalleştiği hale geldik. PKK’nın yığınak yapmasına göz yummaktan şehirleri bombalamaya, bu yollarda beraber yürümelerden terör örgütü olarak tarif etmeye savruluyoruz. Her salınımda daha büyük bir sapma yaşanıyor. Bu yüzden, Putin’e bir mektup ulaştırması bile Hollywood senaryosu kıvamında işler gerektiren bir zavallıyı Alpaslan’a filan eşitlemeye çalışmak gerekiyor.

Buradan sonra bu iş dikiş tutmaz. Türkiye değil herhangi bir ülkenin sosyolojisi, bu kadar büyük –ve giderek hızla büyüme eğiliminde olan– salınımları kaldıramaz. Öte yandan, AKP diye bir teşkilat çoktan tedavülden kalktı. AKP’yi var eden sosyoloji, dolayısıyla, Erdoğan’ın darbeleriyle savrulmaktan başka çaresi kalmayan yığınlara dönüştü.

Erdoğan ise malum. Gülen’in kucağından Perinçek’in kucağına, Obama’nın yatağından Putin’inkine, en aşırı uçlara savrulmak zorunda olan bir aktör.

***

Meydanlarda tekbir getirerek demokrasi nöbeti tutarken takındıkları tutumlarda bir tuhaflık hissetmeyecek kadar sinir uçları aşınmış olan kalabalıkların bildiği dille söyleyeyim: Eğer Erdoğan’ı frenleyerek –frenlenmeye direnirse onu helak ederek– kendilerini ve memleketi koruyabilselerdi, Türkiye’nin önüne yeni imkânlar açabilirlerdi. Yapmadılar/yapamadılar. Geriye, hepimizin helak olmasından gayrı çözüm kalmadı.

Genel kategorisine gönderildi