Dünya Beşten Büyük, Mesela Altı

Sevgili Osman, sevgili Hülya, aşağıda diyeceklerim için beni bağışlayın!

***

Dün gece Fenerbahçe-CSKA maçından sonra, önümüzdeki sezon Şampiyonlar Ligi ve Avrupa Liginde muhtemel rakipler kimler olur filan gözüyle İnternette biraz oyalandıktan sonra, Ekşi Sözlüğe girdim. Beklenebileceği gibi, Beşiktaş, Beşiktaş-Osmanlıspor maçı, Beşiktaş’ın Şampiyonluğu, Şenol Güneş filan gibi başlıklar, çok sayıda giriş yapılmış başlıklar arasında sol çerçevede yer alıyordu. Yine bir yığın küfür okuyacağımı tahmin ederek, biraz da gönülsüzce girdim.

Ve fena halde şaşırdım.

Fenerlisi, Cimbomlusu, Beşiktaş’ın şampiyonluğunu tebrik ediyordu. Genel hava, “bu hak edilmiş bir şampiyonluk, en iyi futbolu oynayan kazandı” diye özetlenebilecek bir havaydı. Seyrek küfürlerin neredeyse hepsi Beşiktaşlılara aitti, “nasıl soktuk” gibilerden…

Şaşırdım ama şaşkınlığım çok da taze sayılmaz, çünkü Aziz Yıldırım da, şampiyonluğun gidiyor olduğunu görüp dururken, kaç haftadır, neredeyse hiç manipülasyona teşebbüs etmemişti. Aziz Yıldırım’ı da şaşkınlıkla izliyor, bir mana veremiyordum. Ama o, netice itibariyle, adamın birinin tutumuydu ve benim hiç tahmin edemeyeceğim sebepleri olabilirdi. Sosyal medyada haftalardır birbirlerine en adi, en seviyesiz laflarla girenlere ne olmuştu?

Dikkat isterim, daha iki hafta önce birbirine her türlü küfrü edenler, “helal olsun, zaten hak etmiştiniz, Şenol Güneş de hak etmişti” demekteler. Aynı insanlar, aynı ortamda…

Bunu yazın bir kenara: Aynı insanlar, aynı ortamda… Birbirine taban tabana zıt tutumlar sergileyebiliyorlar. Hem de memleketten ümit beslemenin en imkânsız olduğu iklimde…

***

Sol çerçevede, beklenmedik bir biçimde, bir de Eskişehirspor başlığı vardı. Ona da girdim. Aynı insanlar, aynı ortamda, Eskişehirspor’a giydirip duruyorlardı. En edeplisi “beter ol” babından… Maçkolik’te haftalardır, Eskişehirspor maçlarının altında yorum yazanların çoğunun Eskişehirsporlu olmadıklarını, Bursalısının, Trabzonlusunun, İzmirlisinin, Anteplisinin Eskişehirspor’un debelenmesinden fena halde zevkleniyor olduklarını görüyor, pek de bir mana veremesem de mana vermeye de çalışmıyordum.

Önceki gün Eskişehirspor —Başakşehir’e yenilince— sosyal medyada bir hayli yer almıştı ve hava aynıydı. Genellikle Eskişehirsporlu olmayanlar, “amatör kümeye düşersin inşallah” mealinde zevkleniyorlardı. Tamam, Eskişehirspor’un maç günüydü ve kümede kalması mucizelere kalmıştı. Stat yakılmıştı ve saire… İyi de dünün yoğun gündemi içinde Eskişehirspor bu kadar alakayı neden hak ediyordu?

Merakım galip geldi, gecenin bir yarısı girdim, baktım. Eskişehirspor’a sövüp sayanların önemli bir bölümünün, 2010-11 sezonundaki şike meselesi yüzünden Eskişehirspor’a diş bileyen Trabzonsporlular olduğunu öyle anladım. Eskişehirspor başlığı altında girilen metinlerin birkaç istisna dışında tamamı, bu minvaldeydi. Sadece birkaç Eskişehirsporlu giriş yapmıştı ve onlar da fena halde mahcup, üzgün, kırık girdilerdi. Sadece biri Trabzonsporlulara cepheden meydan okuyan —ama bu işi seviyeyi düşürmeden yapan, istatistiklere yaslanan— uzun bir metindi.

Yattım.

Sabah uyandım. Kalkıp kalkmamak arasında tereddüt ederken, aklıma manasız bir hatıra düştü. 1990’ların ikinci yarısında, Ankara’da, son derece siyasi bir ortamda, her nasılsa futbol muhabbeti açıldı. Günümüzün kâh parlayıp kâh sönen yıldızlarından birinin —o vakitler pek gençti— Trabzonsporlu olduğunu öğrendim. Beşiktaş Galatasaray’la yarışıyordu. Bana öyle geliyordu ki, Trabzonsporlular bu yarışta Beşiktaş’a sempati besliyordur. Bir defa Beşiktaş Trabzonspor’la hiç yarışmamıştı. Ama daha mühimi, Beşiktaş ile Galatasaray arasındaki yarış, gayrinizami, eşitsiz bir yarıştı. Galatasaray müesses nizamı arkasına almış, Beşiktaş’ı dövüyordu.

Ama sözünü ettiğim Trabzonsporlu —ve şimdi zaman zaman AKP’nin koçbaşlarından olan— muhterem, Galatasaray’ın yanında saf tuttu. Bir mana veremedim, üzerinde de durmadım. Birkaç saat sonra, yalnız kaldığımızda, Osman “sen bunun niye Galatasaray’ı tuttuğunu anlamadın galiba” dedi. Osman’ın futbolla pek alakası yok gibi göründüğünden, şaşırdım. “Anlamadım” dedim. “Bak,” dedi Osman, “Trabzonspor’un Fenerbahçe ve Galatasaray’a karşı istatistiği berbat. Ama Beşiktaş’ı geçmişti. Şimdi yakalandı, geçildi. Kısa süre içinde yeniden önüne geçebileceği Beşiktaş var, o yüzden Beşiktaş’ın kazanmasını istemez.”

“Yahu bunca mevzu var, futbol konuşup duruyorsun” demeyin. Sabah yatağımda bu hatıra aklıma düşünce birden fark ettim ki, mesela “dünya beşten büyüktür” lafı size bir mana ifade ediyor ya, o lafı eden zat-ı muhterem için manası bambaşka: Alın bizi de aranıza, altıya eşitleyelim.

Yani?

Yani, Trabzonsporluların —daha genelde doğu Karadenizlilerin— derdi adaletsiz bir müesses nizamla kavga etmek filan değil. Erdoğan’ından Ogün Samast’ına, Cengiz’inden Sedat Peker’ine, Mısıroğlu’sundan Trabzonspor’una kadar hepsi mahallenin romantik kabadayısı raconu kesiyorlar ya, aslında yegâne dertleri kendi paylarını yükseltmek.

Ey Trabzonsporlular!

Siz kısa pantolonla sokakta misket oynarken, Eskişehirspor, bir başına, müesses nizama başkaldırmıştı. Eskişehirspor’u Eskişehir için manalı kılan da o özelliğiydi. Ekşi Sözlükte Eskişehirspor başlığı altında, “gelip gidip Fener’e yatıyorsun” diye yazan geri zekâlı, tıpkı Mısıroğlu gibi, gerçeklikte neler olup bittiğine bakmak zorunda hissetmiyor kendini, kendi tarihini yazıyor. Ama az önce sözünü ettiğim o girdide Eskişehirlinin de gösterdiği gibi, Eskişehirspor’un ölüsü, İstanbul takımlarından, Trabzonspor’un aldığından daha çok puan alıyor.

İmdi…

Eskişehirspor dördüncü büyük olma hayaliyle yola çıkmış bir müessese değil, hikâyesi o değil. Derdi gücü büyüklerin birini geçip sisteme eklemlenmek olanların anlayabileceği, hissedebileceği bir hikâye değil Eskişehir’in, Eskişehirspor’un hikâyesi. O yüzden Eskişehirli birileri, Eskişehirli bir oğlanın eline silah tutuşturup, müdafaasız bir adamı ensesinden vurmaya kışkırtamaz. Müesses nizam karşısında aynı kaderi paylaştığımız naçar bir Ermeni’yi ensesinden vurup “bak işinizi yaptım, beni de aranıza alın” filan diyemez. Benim bildiğim kadarıyla kimse diyemez —doğu Karadenizliler hariç.

Demem şu: Aynı dili konuşuyoruz gibi görünüyor ama aslında aynı kelimelerle çok farklı şeyler söylüyoruz. Siz de Kürtleri sevmiyor olabilirsiniz. Ama doğu Karadenizlilerin Kürt düşmanlığının motivasyonları bambaşka. Çaresiz Kürtleri dövecekler, hisselerini vereceksiniz, ücretlerini ödeyeceksiniz.

Müesses nizamla kavga etmek, romantik bir iş. Kendisine övgüler dizebileceğim bir tarz değil. Ama saygıdeğer, anlaşılır bir hal. Doğu Karadenizli gerçekçiliği ise, defalarca dile getirdiğim pecking order (yemlenme düzeni) mantığıyla bakarsak, gerçekçi bir tercih. Senden bir öndekini tepeleyip önüne geçersen, onun payını da yer, karnını biraz daha iyi doyurursun. Sonra bir önündekini, filan…

E, tamam.

Ama o zaman bize sanki çok saygıdeğer, çok soylu şeyler söylüyormuş, yapıyormuş numarası yapmayın. Azıcık ahlaklı olun. Azıcık… Çoğunu sizden beklemek zaten manasız.

Genel kategorisine gönderildi