Çıkmak Âsmâne…

Fransa’da “Balonla Seyahat Topluluğu”nun desteğini de arkasına alan üç arkadaş 1875’de 7500 metreye tırmanmayı denemeye karar verdiler. Yükseklerde kâfi oksijen bulamayacaklarını düşünüp yanlarına üç “torba” oksijen aldılar ve Zenith adlı balonlarına bindiler. 7000 metrede içlerinden biri mahzunlaştı. Aletleri çalıştırmayı canı istemiyordu. Biri o kadar halsizleşmişti ki en küçük bir hareket bile zor geliyordu. Üçüncüsü ise gözlediği aletlere baktıkça coşuyor, ibrelerin hakikatte hiçbir anlam taşımayan değişikliklerinden bile zevk alıyordu.

Yanlarında taşıdıkları oksijen yetersiz olduğundan kullanmak için acele etmeyeceklerdi. 7500 metreye yükseldiklerinde zamanın geldiğini düşündüler. Oksijeni “çekince” birinin içi coştu ve daha da yükselmek için arkadaşlarından izin istedi. Diğerleri umursamazca başlarını sallayınca da kalan beş safra torbasından üçünü boşalttı. 8000 metreyi geçtiler. Biri bunu fark etti ama diğerlerine söylemek üzere ağzını açacak gücü toplayamadı. Oksijene ihtiyacı vardı ama ağızlığa bile uzanamıyordu. Kısa süre sonra da kendinden geçti. Yarım saat sonra ayıldığında taş gibi düşüyorlardı. Sepetin dibinde hareketsiz yatan arkadaşlarından fayda yoktu. Düşüşü yavaşlatmak için telaşla safra attı ve balonun yeniden yükselmesini sağladı. Bu çabayla da halsiz düşüp kendisi de yığıldı kaldı, balonun 8500 metreye yükseldiğini —taze rekorlarını bir daha kırdıklarını— gösteren barometreyi okuyamadı. Yaklaşık bir buçuk saat sonra yeniden kendine geldiğinde balonun yine hızla düşüyor olduğunu fark etti. Arkadaşlarının suratları morarmıştı ve ağızlarından kan gelmişti. Ölmüşlerdi ama o bunu bile idrak edemedi. Yine de, çılgınca çabası sayesinde hiç değilse yere çarparken parçalanmaktan kurtuldular.

Sonradan öğrenildiğine göre kâfi oksijen alamayan kişinin yargılama kabiliyeti kaybolur. Başkalarının yapıp ettiklerindeki garipliği kavrayamayacağı gibi, kendisini de çok güçlü, çok makul ve aklı başında biri zanneder. Kavrayışını kaybettiği için apaçık görünen tehlike işaretlerini bile algılayamaz ve tedbir almayı ihmal eder. İçinde duyduğu büyük sevinç yerini ilgisizliğe ve öfkeye bıraktığında zaten iş işten geçmiştir.

Demek ki neymiş…

1 • Oksijen bu “şişe”de durduğu gibi durmaz.

2 • Kuşlar kuş beyinlidir, bu yüzden uçabilirler. Yani “çok yükseklerdekiler” ya kuş beyinlidirler ya da beyinlerine ancak kuşların beynine giden kadar oksijen gidiyordur. Her iki şıkta da netice fark etmez, kuş değillerse düşerler.

3 • Fransızlar balon uçurmuş da n’olmuş… Biz —evvelallah— memleketi uçururuz.

4 • Borsanın yükselmesine bakıp “memleket kurtuluyor abiler” manşetleri atanlar, REFAHYOL’un ilk günlerinde aynı işi yapmış olanlar, “864 rakıma çıktık çocuklar, biraz daha, biraz daha” diye el çırpanlar, umursamazca ona baş sallayanlar, sistemin supabı durumundaki bir partiyi kapatmakla “gücünü” test etmeye kalkanlar, aynı partiyi babalarının malı gibi kullanıp neticede “sepetdaş”larından yedikleri yumrukla suratı morarmış halde sepetin dibine yığılıp kalanlar, memleketin insanlarını fişleyerek, İmam Hatipler’i ve başörtülü kızları küpeşteden fırlatarak “düşüş”ü durdurmayı akıl (!) edenler, onların arasına casus sokup “tedbir” alanlar, “bir şeyler yapılmalı” diye kendilerini hırpalayanlar, içinden hiçbir şey yapmak gelmeyen ve hiçbir şey yapmayanlar, yani hepimiz “gereğinden fazla” yükselmişizdir. Muhtemelen henüz 1940’ların başlarındaki rekorları egale edememişsek de —endişeye mahal yok— eli kulağındadır.

5 • Memleket balonunda hepimiz zırvalamaktayız ve yapıp ettiklerimizi garabetini fark etmemiz de müşküldür. Çünkü bundan önceki “tırmanış”ta yekûn oksijen stoklarını tüketmişizdir. Her birimizin kendi aklımızın başımızda olduğunu sanmamız anlaşılabilir bir şeyse de, hakikat —ne yazık ki— öyle değildir. Daha kötüsü, düşmeye başladığımızda ne yapılacağına da aynı akıllarla karar verileceğinden, pembe hayaller kurmak için fazla sebep yoktur.

6 • Kimin safra olduğuna karar verme salahiyetini elinde tutanlar “kuşlar gibi” hep havada kalacağımızı zannetseler de memleketin ziyadesiyle sert bir iniş yapacağı kesindir. Hiç değilse bir kaçımız yere çarpma anında aklını başını toplayacak kadar tahammüllü olsun diye dua etmekten gayrı yapacak fazla bir şey yoktur. İsteyen —fazladan— Temel gibi “bu baa ders olsun” diyebilir ve eğer balon salimen yere inerse bir daha kimselerin bu kadar yükseklere çıkmaması, kimsenin elinde bu kadar kudret temerküz etmemesi için gereken tedbirleri düşünmeye başlayabilir.

***

Yukarıdaki yazıyı 28 Şubat döneminde Yeni Şafak’ta “Çıkmak âsmâne, yükselmek güzel şey de…” başlığıyla yazmıştım. Yaşadığımız dönemi 28 Şubat’ın ayna simetriği olarak görmüş ve yazmış kişilerin belki de ilki olarak alıntılayayım istedim.

Gördüğünüz gibi, temennilerimin hemen hiçbiri gerçekleşmemiş.

***

Dün beni havaalanından getiren genç, radyodaki haberler bitince, kısa bir “n’olacak bu memleketin hali” değerlendirmesinden sonra, “sonumuz hayrolsun” dedi, masumca. Kendimi tutamadım, “hayır mı şer mi olur bilmem de yolun sonu artık çok yakın” dedim.

Neye dayanarak?

Gezi’de balon delindi. Meseleyi balonun delinmesi olarak değil de irtifa kaybı olarak gören malum kuş beyinli, Avrupa ile ilişkileri küpeşteden fırlatarak irtifa kaybını yavaşlatmayı, yere düşüşü ertelemeyi akıl niyetine pazarladı. “Vay ne dâhice fikir” diyen bir ahlaksızlar korosunu toplayabilecek kadar gücü ve saçtığı makamlara, paralara talip olan kâfi sayıda ahlaksız mevcut olduğundan, kafatasının içindeki şeyden zuhur edenin sahiden akıl olduğuna kendisi de inandı.

Ama balon delikti, irtifa kaybı —kısa bir inkıtadan sonra— hızlanarak sürdü. Cemaati küpeşten atarak biraz daha zaman kazanıldı. Sonra malum, Abdullah Gül, Arınç ve saire gibi safra atıldı. Sonra Kürtler atıldı. Sonra akademisyenler atıldı. (Aradaki bir yığın etkisiz elemanı saymıyorum bile.)

Ve nihayet…

Onca emtianın küpeşteden atılmasında malum akla omuz vermiş olan Davutoğlu da atıldı.

Mesele şu ki, küpeşteden bir şeyler fırlatma seanslarının arasındaki süre kısalıyor, küpeşteden bir şeyler fırlatma seanslarının frekansı sıklaşıyor. Ve fakat küpeşteden atılan şeylerin ağırlığı düşüyor, atılan emtianın sağladığı geçici yavaşlamanın süresi kısalıyor.

Balon delik. Delik büyüyor. Balona komuta eden malum kuş beyinlinin beyin saydığı şeyine hanidir hiç oksijen gitmiyor. İrtifa kaybını yavaşlatmayı marifet zannederek, tiryakilik haline getirdiği ritüeli tekrarlayıp duruyor. Sepette başka emtia kalmadığından, “ah ne kadar büyüksün, bunu küpeşteden atmayı nasıl da akıl ettin” diyen zavallılardan birini daha fırlatıp atıyor.

Balon delik. Delik de büyüyor.

Yere fena şiddetle çarpacağız. Ve geçmiş tecrübelerden anlaşılıyor ki, eğer sepette yeterince tahammüllü birileri varsa, çarpmanın şiddetine rağmen hayatta kalacak birileri varsa, onlar kendi aralarından bir başka budala seçip…

Neyse…

Genel kategorisine gönderildi