Hepimiz

Araştırmalara bakılırsa, insanlar, mesela otomobil reklamlarına, bir otomobil satın almadan önce değil, otomobili satın aldıktan sonra daha hassas oluyorlarmış. Yani reklamlar —yani malumat— doğru kararı vermekten çok, verilmiş kararı haklılaştırmak konusunda işe yarıyormuş.

İnsanlar öyleyse, demek ki ben de öyleyim. “Bu saçma, doğru karar vermek, verdiğim kararın doğru olduğu kanaatini satın almaktan çok daha mühim” filan diyebilirim. “Keşke insan zihni doğru karar vermeyi daha çok önemseseydi” de diyebilirim. Ama “a, başkaları ne tuhafmış, ben öyle değilim, olmak gerektiği gibiyim” filan demem.

Bu girişe neden ihtiyaç duydum?

Geçtiğimiz Ekim ayında, ondan önceki birkaç aydır olanları değerlendirip “ne oluyor” diye kendi kendime sorduğumda, kendimce bir neticeye ulaşmıştım. Ulaştığım neticeyi de burada defalarca paylaştım. Şu son birkaç haftadır olup bitenler, bana öyle geliyor ki, beni teyit ediyor. Ama ben kararımı vermiş olduğumdan olup bitenlerin arasından beni teyit edenleri mi seçip alıyorum, her şeyi beni teyit edecek şekilde mi yorumluyorum, yoksa sahiden mi öyle, bilemem. Şimdi, kendi algıladığım şeyleri özetle tekrarlayacağım, okuyacak olanları uyarayım istedim.

***

Bir.

Türkiye 1980’lerin başlarında tesis edilen siyaset düzenine 1980’lerin sonlarından itibaren —yani eski nesil tasfiye olup yeni kurallara uygun yeni neslin siyasete hâkim olmasıyla birlikte— adapte olduğundan beri, memlekette siyaset üretilemiyor. Mevcut sistem, mucitleri zaten öylesini istediğinden, bir iktidar çıkarıyor, kaçınılmaz olarak. Ama muhalefet çıkaramıyor.

İki.

Türkiye, 17. Yüzyıldan itibaren mütemadiyen yenilen ama sosyolojik ve iktisadi olarak muhkem bir düzen kurulmuş olduğu için yıkılmayan bir yapıyla 19. Yüzyılın başlarına kadar gelmişti. Bahse konu olan yapının sürdürülemeyeceği, bir şeylerin yapılmasının elzem olduğu, 19. Yüzyıl başlarında idrak edildi. Bu süreçte çok tartışılsa da az şey yapıldı —ki bence makbulü odur. Türkiye’nin başına gelenler, Batı Avrupa —ve neredeyse bütün yerlilerinin imha edilip, tamamen Batı Avrupalı göçmenlerce nüfuslandırılan, dolayısıyla Batı Avrupa’nın bir tür uzantısı konumuna gelen Kuzey Amerika— dışındaki bütün dünyanın başına gelenle az çok aynıydı. Batı Avrupa modernleşmişti, dünyanın kalanı modernleştirildi. Modernleşmek ile modernleştirilmek farklı şeyler, çünkü modernleşenlerin önünde bir model yoktu. Onlar kimsenin ayak izlerine basmadılar, rasgele adım attılar. Kalanlar, modernleşenlerin ayak izlerine basmaya çalıştılar. Rasgele adım atmak başka, belirli yerlere basarak yol almaya çalışmak çok başka…

Neticede başarısızlık büyüdü. Batı Avrupa ile dünyanın kalanı arasındaki mesafe büyüdü. Ve kaybedenlerin kaybediyor olmalarını açıklamaları zarureti büyüdü. Benzer süreçleri yaşayan bütün toplumlarda, az veya çok, modernleştirici unsurlar ile toplumun ana gövdesi arasındaki çatlak büyüdü. Türkiye’de de…

Memlekette siyaset yapma imkânları ortadan kalkınca, zaten hanidir büyümekte olan çatlakta biriken enerjiyi siyaset yerine ikame etme fırsatı da ortaya çıkmıştı. AKP de bu ucuzculuktan bir iktidar çıkardı.

Üç.

Müellifi Batı Avrupa, müteahhidi ABD olan düzen, bu süreçte, miadını doldurdu. Belki şöyle söyleyebilirim: Batı Avrupa ülkelerinin domine ettiği ama Türkiye gibi ülkelerin de yer aldığı lig sezonu, sonuna yaklaştı. 2002’de AKP iktidara geldiğinde de hal buydu, yeni zuhur etmiş bir halden söz etmiyorum. Türkiye 2002’de, orta sıralarda yer alıyordu. Teknik direktör değişikliği ilk anda işe yaradı, birkaç maç üstü üste kazanıldı.

Bu arada son yirmi yılda Kürtler, bir alt ligde, birden yükselmeye başladılar. Sezon sonu yaklaşırken, henüz terfi etmiş olmasalar da, çok önemli bir puan farkıyla önde görünüyorlar. Buna mukabil Türkiye, hızla irtifa kaybetmeye başladı. Durmadan kavga çıkaran, ne vakit kime tebelleş olacağı belli olmayan Türkiye’nin ligden düşmesi —şampiyonluk hayallerini, şampiyonluk yarışına ortak olma hayallerini çoktan terk etmiş, oyunda kalmaya çoktan razı olan Avrupa dışındaki— herkes için arzulanan bir şey halini aldı.

Dört.

Normal şartlarda, her maçta olay çıkaran, sebepli sebepsiz çıngar çıkaran Teknik Direktöre ceza verilmesi —en azından onun eleştirilmesi— gerekiyor gibi görünüyordu. Ama öyle olmadı. Erdoğan’ın —takım zaten tepetaklak giderken— takımda bir şeyler yapmaya çalışan belki de biricik oyuncuları, Kürtleri kadro dışı bırakmak filan gibi manasız hamleleri üst üste puan kayıplarına yol açıp Türkiye dibe doğru hızla yol alırken, Erdoğan’ı düşürmek son derece kolaylaşmışken, sağdan soldan Erdoğan’a tuhaf destekler gelmeye başladı. Benim de “ne oluyor” diye sormama sebep olan şeyler, zaten, onlar oldu.

Bence çünkü, Türkiye’nin küme düşmesine karar verildi.

Beş.

Daha önce defalarca dedim, eğer bütün bunları sezonun ortalarında bir yerlerde yaşasaydık, dert olmayabilirdi. Bu süreçte dersimizi alır, yeni bir oyun formatına geçer, gerekli takviyeleri yapar, oyunda kalırdık. Ama sezonun sonundayız ve ders alsak bile onu hayata geçirecek vaktimiz yok.

Küme düşüyoruz.

Altı.

Eğer Teknik Direktörü değiştiremiyorsak —ki ülkede siyaset yapılamadığı için siyasetin olağan işleyişi içinde, üç yüzyıllık enerji birikimini kendi keyfince kullanma imkânını ele geçirmiş bir iktidarı değiştirmek kolay iş değil, zor işi yapacak kadroların yetişmesi de bu süreçte imkân dışına çıktı— Teknik Direktör, başka hiçbir sebep olmasa bile, sırf kendisini daha rahat hissedebilmek için, yenilgilerin faturasını birilerine kesmek zorunda. Kürtlere mesela. Ama yetmez. Akademisyenlere mesela… Bir maç sonra o da yetmez. Yardımcısı Davutoğlu’na mesela…

Dolayısıyla, Davutoğlu ne yaparsa yapsın, bir noktada faturanın ona çıkması kaçınılmazdı. Ben de, Ekim’den beri, Davutoğlu’nun Mayıs ayını çıkaramayacağını iddia edip duruyordum. Eh, böyle ay vererek siyasi tahminlerde bulunmanın riskinin elbette farkındayım. Yanılma payının çok yüksek olduğunu da biliyorum. Erdoğan kendisinden beklenmeyecek bir akıl sergileyip, yenilgilerin mesulü olarak Davutoğlu’nu işaret edip, yine de onu değiştirmeyebilir de mesela… Eğer kamuoyu yolunda gitmeyen şeylerden Davutoğlu’nu mesul tutarsa, yani AKP tabanında böyle bir duygu yeterince yaygınlığa ulaşırsa, Davutoğlu’nun kalması, gitmesinden daha fonksiyoneldir. Buna rağmen bu tür tahminlerde bulundum. Çünkü Erdoğan’ın kendisinden beklenmeyecek bir akıl filan sergileyemeyeceğinden neredeyse eminim. Kendisinden —veya hatta, herhangi bir ortalama akıllıdan— beklenebilecek kadarını bile sergileyemeyeceğinden… Ama asıl mesele tahminlerimin tutması değil, vaziyetin dokusu hakkındaki iddialarım.

Dolayısıyla iddiamın arkasındayım. Fantezi olarak söylediğim, “günün sonunda AKP’liler kendi hükümetlerini düşürmek için gensoru vermek zorunda kalabilirler” noktasına varır mı iş, bilemem. Ama faturanın er veya geç Davutoğlu’nun önüne de geleceğinden eminim. Geçtiğimiz hafta zaten geldi mi? Emin değilim.

Yedi.

Davutoğlu’nun ödeyeceği fatura, elbette, hesabı kapatmaya yetmeyecek. Sezon bitip Türkiye küme düşünce, ortaya çıkacak travmadan sağ çıkabilmesi için, Erdoğan’ın, kendisi için canını feda edemeyecek olan herkesi namlunun ucuna yerleştirmesi gerekecek.

***

Bütün bunları şu yüzden tekrarlıyorum: Mesele Davutoğlu meselesi değil. Mesele Davutoğlu ile çözülebilecek bir mesele de değil. Mesele Erdoğan meselesi de değil. Mesele, yüz küsur yılda şampiyonluğa oynayacak bir kadro yetiştirememiş, seyirciyi heyecanlandıracak bir oyun ortaya koyamamış Türkiye’de, Teknik Direktör değişince her şeyin eski güzel günlerdeki gibi olacağını zannetmekten başka elinde hiçbir hayal kalmamış olan bir toplumun, takımın oyuncusu olmaktan çıkarılmış seyircisi haline getirilmiş olan bir toplumun, takımda hiç ümit kalmayınca artık sadece başkalarının canını yakan Teknik Direktör için tribünlere geliyor hale gelmiş olmasında…

Biz küme düşüyoruz. Hepimiz…

Bizim küme düşmemiz, ayrıca, Kürtlerin terfi maçlarında hakem hatalarına kurban edilmesine de yol açabilir, “siz birbirinize yakışıyorsunuz, aynı ligde oynayın, aranızdaki rekabet tribünleri üf ne biçim doldurur” denerek…

Genel kategorisine gönderildi