Devletin Büyüklüğü ve Şümulü

Daron Acemoğlu, kendisiyle yapılan bir söyleşide (http://evonomics.com/stop-crying-about-the-size-of-government/), devletin büyüklüğü hakkında değil, kimin/kimlerin kontrolünde olduğu hakkında konuşmak gerektiğini söylemiş.

Söyleşi enteresan. Söyleşiyi yapan David S. Wilson, meseleyi evrimsel biyolojiyle delillendirmeye çalışırken mesela, Acemoğlu yan çiziyor. Bence haklı ama eksik bir itirazı var. Haklı, devlet gibi kavramlar devreye girdiğinde, artık, fertlerin biyolojik kodlarından dolaysız deliller getirilemez. Haklı ama eksik, çünkü devlet bir emergent (zuhur eden) kategori ve devletin zuhur etmiş olmasından itibaren oyunun kuralları değişir. Acemoğlu ise zuhur eden yeni şartlardan söz etmiyor, sadece bizim biyolojimizin her duruma uyum sağlayabilecek modülleri olduğunu söylüyor —yani bizim biyolojik kodumuzun önemsizleştiğini değil, farklı davranışlara yol açabilecek çeşitliliği sağladığını söylüyor.

Tekraren örnekleyeyim: Su, sıkıştırılınca genişler. Suyu meydana getiren oksijen ve hidrojen ise —suyun dışındaki diğer her madde gibi— sıkıştırılınca daha az yer kaplarlar. Dolayısıyla, emergent bir madde olan suyun davranışı hakkında konuşmaya başladığımızda, onu meydana getiren unsurların davranışları pek az mana taşır.

***

Devletin büyüklüğünü değil de kimin/kimlerin kontrolünde olduğunu tasa etmemiz gerektiğini söylediğimizde, Türkiye’de, hemen herkesin aklına aynı seçenekler gelir herhalde: Dinciler mi yoksa laikçiler mi kontrol etsin? Eh, kısacık bir duraksama esnasında idrak edilebileceği gibi, Acemoğlu’nun öyle kategorileri yok. Çünkü Türkiye’deki devlet için konuşmuyor, genel olarak devlet kategorisi hakkında konuşuyor.

Diyor ki mealen, devlet dediğiniz şey, öncelikle, kapasite yaratabilecek kadar kudretli olmalı —yani büyükse büyük, dert etmeyin. Sonra da yeterince şümullü (inclusive) olmalı ki yarattığı kapasitenin genel faydaya yol açması mümkün olsun. Bu şümullülük mevzuu da, anlıyoruz ki, devletin fertler tarafından kontrol edilebilmesi, böylelikle de buyurgan, baskıcı ve istismarcı eğilimlerinin frenlenebilmesi filan gibi manalara geliyor. Anlaşılan o ki, Acemoğlu’na göre buyurganlık, baskıcılık ve istismar, her türlü kudret yoğunlaşmasının —dolayısıyla devletin de— tabii eğilimleri… Ve yine anlaşılıyor ki, bu eğilimler frenlenemediği sürece, devlet denen aygıtın laikçilerin veya dincilerin —veya herhangi bir başka sosyal kesimin— elinde olması fark yapmaz.

***

Eh, bu kadarcık bir şey için Acemoğlu okumak, Acemoğlu’nu yorup delil göstermek zorunda kalmak acıklı. Bu kadarcığını herkesin biliyor olması gerekirdi aslında. Çoktan, çok uzun yıllar önce bu duraktan geçmiş, şimdi bambaşka yerlere ulaşmış olmamız gerekiyordu.

Ama olmadı.

Neden?

David S. Wilson, Acemoğlu’nun (James A. Robinson’la birlikte yazdığı) Why Nations Fail adlı kitaptan aklında kalan iki önemli örneği hatırlatıyor: Britanya’nın şümullü bir toplum olması sürecinde, monarşinin kudretinin nasıl aşındırıldığı ve sıradan insanların Amerika’daki Britanya kolonilerinde —İspanyol kolonilerinin aksine— hisse sahibi olması. Acemoğlu da, söyleyegeldiklerinin zaten bu gözlemlerden kaynaklandığını söyleyerek cevap veriyor. Ve tam da burada, bence anahtar cümleyi söylüyor: Bu bir mühendislik problemi değil.

Türkiye Cumhuriyetini kuranlar, meseleyi bir mühendislik problemi olarak ele aldılar. Demokrat Parti’nin ilk yıllarında, anlaşıldığına göre, “bu bir mühendislik problemi değil” diyen bir azınlık kısa süreli bir nefes alma imkânına sahip olsa da, kudret, Acemoğlu’nun öngördüğü gibi, kendisine yönelik muhalefetle karşılaşınca, doğal reflekslerini sergiledi, Vatan Cepheleri filan gibi icatlarla buyurgan, baskıcı ve istismarcı eğilimlerini serbest bıraktı. 60 ihtilali, birçok bakımdan bugünkünden çok ileri Anayasa’sına rağmen, DP’nin arkasındaki kesimleri dışarıda bırakacak ve onların dışarıda kalmasını garanti altına alacak düzenlemeleri yaptı. 80’de birkaç adım daha geri atıldı, 60’tan sonra nefes alabilen kesimler de dışarı atıldı. Mühendislik projesi iyice daraltıldı.

Ve…

Bu süreçte Erbakan, memleket politik arenasının gelmiş geçmiş en mühendisçe tasarımlarını hayata geçirdi.

Dolayısıyla memlekette meselenin bir mühendislik meselesi olmadığı hiç tartışılamadı. Sadece, hangi kesimin mühendislik projesinin hayata geçirileceği, yegâne mevzumuz oldu. Memleketin bütün siyaseti, özü itibariyle, her biri koltuğunun altında kapsamlı projeler taşıyan kesimler arasındaki bilek güreşinden ibaret kaldı.

Ve bugün de öyle.

Şimdi, kazara olmayacak şeyler olsa ve Erdoğan’ın ayağı kaysa, mevcut sosyolojiden, “bu bir mühendislik meselesi değil” iddiasına anlamlı bir destek elde edilmesi, bana hiç mümkün görünmüyor. 2002’de —veya mesela 2005’te— şimdiki kadar imkânsız değildi. Ve Erdoğan, her gün, böyle bir olabilirliği daha da imkânsız hale getirecek müdahaleler yaptı, giderek artan dozda yapıyor. Her defasında, Cumhuriyet’in —AKP öncesindeki— seksen yıllık döneminin nasıl exclusive (inclusive yani şümullü kavramının zıddı manasına, dışlayıcı) olduğunu hatırlatıp yapıyor bunu. Bu ucuzluğu da, dâhice politika, dünya çapında liderlik diye pazarlıyor borazanları.

Türkiye’nin meselesi, filanca kesimlerin dışlanması değildi. Türkiye’nin meselesi, şümullü bir devletin olmaması, yani birilerinin dışlanmasıydı. Dışlananların kim olduğunun hiç ehemmiyeti yok. Dışlayanların kim olduğunun da…

Ama asıl mesele —yukarıda da işaret etmeye çalıştığım gibi— devletin dışlayıcılığı da değil. Devletin şümullü bir devlet olabilmesi için, Wilson ve Acemoğlu’nun da işaret ettiği gibi, şümullü bir devlet talebiyle dövüşen kesimlerin mevcudiyeti gerekiyor. Kimsenin dışlanmayacağı bir devlet talebiyle dövüşülmesi… Ama kravatlı ve nezih siyasetimiz —yani 12 Eylülün memlekete sokuşturduğu siyaset mantığı— dövüşmek ne kelime, konuşmayı, tartışmayı bile fuzuli bulup, ona göre biçimlendiğinden, bugün Türkiye 1920’lerle, hatta 1980’lerle mukayese edildiğinde bile dehşet verici bulunabilecek bir muhalefet noksanlığıyla malul.

Bu halin içinde bir imkân zuhur eder mi?

Eğer 80’lerde olsaydık, dünyanın mevcut müesses nizamının bir otuz yılı daha olsaydı yani, ümitli olunabilirdi. Ama dünyanın öyle bir otuz yılı yok bana kalırsa. Dolayısıyla bizim başımıza gelenlerden ders alıp kendimize ve devletimize çekidüzen vermek için ihtiyaç duyduğumuz zaman yok.

Genel kategorisine gönderildi