HDP ve Örgütlülüğün Gücü

Bildiğiniz fıkradır, Nasreddin Hoca hamama gitmiş. Kimse yüzüne bakmamış. Kirli peştamalları eline tutuşturmuşlar. Kırık bir kurnanın başına oturtmuşlar. Tellaklar alelacele, döver gibi keselemişler. Ve saire… Çıkarken Hoca herkesi toplamış, her birine yüklüce bahşiş vermiş. Aradan birkaç hafta geçmiş, Hoca yine hamama gitmiş. Kapıda, yerlere eğilerek karşılamışlar. Tertemiz peştamallar verilmiş. Başköşeye yerleştirilmiş. Tellaklar sıraya girmiş. Nihayet çıkışta Hoca birinin eline beş kuruş tutuşturmuş, “paylaşın aranızda” demiş. Kapıda önüne geçmişler, “biz bu işten bir şey anlamadık” demişler, “berbat bir muameleye o kadar bahşiş verdin, bugünkü bu izzet ikrama beş kuruş. Ne iş?” “Geçen seferki bahşiş,” demiş Hoca, “bugünkü hizmet içindi, bu bahşiş de geçen seferki için.”

Kürtler ta başından beri Erdoğan’ın arkasında durdu. Erdoğan, kendilerine hiçbir şey vermediği halde arkasında duran Kürtlerin, 7 Haziran’da, tam da onlara ne istedilerse fazlasını verdiği birkaç yılın ardından, ne demeye tek dertleri Erdoğan’ın canını yakmak olanlarla bir olup HDP’nin arkasında durduklarını anlamadı. Esnaf aklı işte… Mademki onca yıl Kürt meselesinde devletin geleneksel politikasından pek az taviz verdiği halde arkasında durdular, şimdi, açılım maçılım şemsiyesi altında her şeye göz yumduğunda…

Arkası malum, “öyleyse böyle” dedi. Dişi deveyi erkek deveden ayıramayan ve Erdoğan’ın her dediğine baş sallamaktan gayrı hiçbir marifetleri olmayan ahlaksızlar korosu da, sanki daha önce bilinmiyormuş da şimdi öğrenilmiş gibi, “ama şöyle yığınak yapılmış, böyle yığınak yapılmış” filan diye geveleyip duruyorlar. Eğer Erdoğan, Başbakanlık koltuğunu işgal ettiği ülkenin geniş bir bölgesinde PKK’nın yığınak yaptığının farkında değildiyse, o kadar ahmaksa, kendisine hamam bile işlettirilmez. Ona yalakalık yapacağız diye bu manasız argümanları yazıp söyleyenler farkında değil idilerse, o kadar ahmaklarsa, kendilerini gazeteci diye yutturmaya çalışmaları ziyadesiyle komik.

Yok, Erdoğan eğer farkındaydı ise ve göz yumduysa… Yalakaları da biliyordu ama söylemiyordu iseler…

Siz tamamlayın.

***

Neyse, meselem AKP ve Erdoğan değil. Meselem HDP.

Ama önce Kürtlerle işimizi tamamlayalım. Kürtler, başlangıçta, Erdoğan kendilerine hiçbir şey vermediği halde onun arkasında durdular. Çok manalı bir duruştu. Erdoğan —kendilerine düşman belledikleri, kendilerine düşmanlık edip duran— müesses nizamın düşmanı idi. Kürtler, kendilerine alan açabilmek için, öncelikli olarak müesses nizamı geriletmek zorundaydılar. Bu sebeple Erdoğan’ı arkaladılar. Müesses nizam geriletilip gerekli alanın açıldığını hissettiklerinde de…

Artık Erdoğan’a ihtiyaçları kalmadı.

Bu tutumu nankörlük filan diye yorumlamak, ancak ahmakların işidir. Hayatta her şey, kendisini gerekli kılan şartları ortadan kaldırır. Kendisinin yol açtığı yeni zuhur eden şartlara uyum sağlayamaz, o şartların gereğini yerine getiremez, kendisine yeni ihtiyaç yaratamazsa yok olur. Size matematik öğreten öğretmeniniz, size matematiği öğrettiği anda, artık lüzumsuz olur. Ona saygı duymayı sürdürebilirsiniz ama derslerine katılmazsınız. Filan…

Dolayısıyla Kürtlerin, son derece sağlıklı bir tutum sergilediklerini emniyetle söyleyebiliriz. Kürtler sınıfı geçti.

Ya HDP?

***

Filmi biraz geriye saralım. Demirtaş’ın Cumhurbaşkanlığı adaylığına…

Demirtaş aday olduğunda, müesses nizam Kürtler için artık eskisi gibi korkutucu değildi. Ama bu defa Kürtler, toplumun ana gövdesi için eskisinden daha korkutucuydu. Kavram haritalarını yenileyememiş olan geniş kesimler, Kürtlerin sadece Türkiye içinde değil, bütün bölgede ciddi mevzi kazanmış olduğunu hissediyor, uzun süredir alıştıkları pecking order’ın (yemlenme düzeni) değişiyor olmasından endişeleniyordu. Ama bu endişelere karşı Gezi’de aşılanmış olan daha genç kesimler, Demirtaş’ın arkasında durdular. Demirtaş da onların ihtiyacı olan algıyı üretebilecek bir performans sergiledi.

Bu noktada, Güven Borça’dan alıntılayarak hatırlatayım: Algı gerçektir. Biz tutumumuzu algılarımıza yaslanarak belirleriz ve hayat da bizim tutumlarımızdan zuhur eder. Dolayısıyla hayatın akışını belirleyen şey, algılardır.

Ama…

Algı sadece algılanan nesnenin vasıflarıyla zuhur etmez. Basitleştirerek söyleyeyim, mesela dünyayı “dost / düşman” diye kavrayan bir zihin haritanız varsa düşman kategorisine girebilecek bir figür, dünyayı “kazandıran / kaybettiren” diye tasnif eden bir kavram haritanız varsa, pekâlâ, kazandıran kategorisinde yer alabilir. Yani sizin kavram haritanız da algının zuhur etmesinde, en az Demirtaş’ın sergilediği profil kadar mühimdir.

Neticede Demirtaş, dünyayı ağırlıklı olarak “düne dair / yarına dair” biçiminde tasnif eden geniş bir genç kesim için, pozitif bir aktör oldu. Araştırmaların da gösterdiği gibi, aldığı oy ile kıyaslanamayacak bir sempatiyle karşılandı. Bu hal, muhtemelen, 1980’lerden bu yana memleketin başına gelmiş en iyi şeydi.

Şuna işaret etmek lazım: Ahali Demirtaş’ı Kürt hareketinden bağımsız bir aktör olarak okumadı. Aksine, Kürt hareketinin temsilcisi olarak okudu. Zaten de Demirtaş’ın adaylığının memlekete katkısı buradan zuhur etti. Kürtlere karşı bir hayli soğuk ve mesafeli olan milyonlarca kişi, o süreçte, Kürtlerle ilişkisini gözden geçirme ve revize etme ihtiyacı hissetti. Siyaset —söyleyegeldiğim gibi— bence zaten bu sebeple yapılır.

Cumhurbaşkanlığı seçimi sırasında daha iri muhalefetin yapamadığını yapabilmiş olmak, bence asıl mühim iş olan memleketi dönüştürmüş olmak kadar, belki de ondan daha büyük bir etki yaptı HDP’nin üzerinde. Özgüvenleri çok yükseldi. Yükselen özgüvenlerine paralel olarak siyaset üretme kabiliyetleri ve üretimleri de yükseldi.

Her şey iyi gidiyordu.

7 Haziran’a böyle gidildi.

Sonra?

Sonrası acıklı. 6 Haziran günü yazdığım gibi, HDP’nin ciddi bir siyasi aktör olarak zuhur etmesi, Kandil’in işine gelmedi. Erdoğan’ın işine gelmedi. İki taraf, HDP’yi tamamen manasızlaştıracak bir oyun sahnelediler… E, evet, bütün bunlara tamam.

İyi de…

Görünen o ki, HDP’yi sırtlayan kesimler, gerek bölgedeki, gerek büyükşehirlerdeki Kürtler ve Cumhurbaşkanlığı seçiminden itibaren HDP’ye tünelin ucundaki ışık muamelesi yapan kesimler, bu süreçte, hem PKK’ya ve hem de “yeni devlet” Erdoğan’a karşı HDP’yi arkalamaya devam ettiler. Yine görünen o ki, bu süreçte asıl canı yanan bölge Kürtleri bile PKK’ya “seninle artık işimiz yok, biz işimizi siyaset ortamında HDP marifetiyle yapacağız” kararlılığını sürdürdüler.

HDP bu çok kıymetli desteği neden harcadı?

Bence çünkü, HDP bu desteğin kıymetini idrak edemedi. Bence çünkü, HDP, eski kavram haritalarından, devrimci mücadelenin kavram haritalarından mülhem kavramlara, mesela örgütlülük filan gibi (özünde fabrika gibi örgütlenmeyi ima eden) kavramlara lüzumsuz derecede itibar etti. Şematize edip söyleyecek olursam, kendisine zemin açarken yararlandığı algılardan çok örgütlülüklere göre okudu dünyayı. Yığınlarda birken ve kendi kendisini besleme potansiyeli olan enerjinin iş yapma kabiliyetine ulaşabilmesi için, ille de sanayi mantığıyla örgütlenmesi gerektiği gibi varsayımlarla davrandı.

Bence böyle oldu. Elimde delil var mı? Yok. Ama satır aralarını okuduğumda hissettiğim bu.

Elbette farkındayım: Ahmet Hakan saf değiştirdi. Medya kapıları kapandı. Ahlaksız ve orantısız bir linç kampanyası başlatıldı. Çapraz ateş altında kalındı. Hatta muhtemelen, benim bilmediğim ahlaksızlıklara, ölüm tehditlerine filan da maruz kalındı.

Ama neticede, önce 28 Şubat ve ardından AKP hoyratlıkları altında ezilmiş, imkânlarını tüketmiş, aşırı yorulmuş memleketin, elindeki son derece kıt imkânlarla imal edebildiği HDP, zor imtihanda çaktı. Kürtler geçti ama HDP yenilince onlar da yenilmiş sayıldılar.

Neler yapılabilirdi? Burada bir takım şeyler sıralamak aşırı hadsizlik olur. Eh, ben Ahmet Hakan, Ertuğrul Özkök veya ne bileyim ahlaksız AKP borazanı değilim. Neler yapılabileceği hususunda bazı fikirlerim olsa da, onların her birinin bir yığın tornadan geçirilip işlenmeden işe koşulabilecek vasıflar kazanamayacağını biliyorum. Ama daha mühimi, HDP, benim aklıma gelmeyen, gelemeyecek olan bir yığın dâhice işi yapmıştı 7 Haziran’a kadar. Esas mesele o ruh durumunu, o iklimi korumak, arkadaki sosyal enerjiyi işe koşmanın —klasik örgütlenme mantığı dışında— mekanizmalarını üretmekti. Bahse konu olan sosyal enerjinin karakterine uygun mekanizmaları…

Bugün gelinen noktada, Kürtler tamamen sahipsiz. Sur’u Toledo yapmak filan gibi zırvalıklarla karnı en doymayacak kesim Kürtler. Bunun böyle olduğunu idrak edemeyecek kadar hayal âleminde yaşayan biricik insan da, herhalde, memleketin Başbakanlık koltuğunda oturup 23 Nisan Başbakanlığını bilmem ne kadar süredir sürdüren —besbelli “benim Başbakanlık koltuğunda bu kadar süreyle oturmam hayali bile gerçek olduğuna göre her hayal gerçek olabilir” diye hisseden— zat olsa gerek. Bölgenin ruh durumu hakkında edindiğim bölük pörçük malumata binaen, zannım o ki, Kürtler bir çıkış yolu arayacaklar. Aradıklarında buldukları herhangi bir çıkış yolu, artık, Kandil durağından geçmeyecek. Ama Ankara’ya hiç uğramayacak. HDP’nin bunca yaşanmışlıktan sonra Kürtler için bir mana taşır halde kalması mümkün mü?

Çok ümidim yok.

Genel kategorisine gönderildi