Bir Defa Daha Tamam

19. Yüzyılın sonunda, fizik biliminin tamamlandığına dair yaygın bir kanaat hâkimdi —sadece genel kamuoyunda değil, daha çok fizikçiler arasında. Daha ortada İzafiyet ve Kuantum teorileri yoktu. Böyle bakarsanız, sahip oldukları özgüven çok komik görünüyor. Yine de anlaşılır bir şey, çünkü bilmedikleri şeyleri bilmediklerini bilmiyorlardı.

Tıpkı bizim gibi…

Mesele bizi neden alakadar ediyor? Ediyor, çünkü mesele fizikle sınırlı değildi, 19. Yüzyılın sonunda, her şeyin, yani bütün büyük inşaatların tamamlandığı kanaati hâkimdi. E, evet, mesela Cezayir’in de Fransızlaştırılması gibi ufak tefek işler vardı ve bu işin hangi metotla yapılacağı gibi konularda bile bir mutabakata henüz ulaşılamamıştı ama… Fransa gibi bir model inşa edilmişti işte. Asıl büyük iş tamamlanmıştı yani.

Fizikte de benzeri ufak tefek problemler vardı. Mesela kara madde ışınımı (black-body radiation) gibi… Yeni yüzyıl başlarken Planck probleme matematiksel bir çözüm geliştirdi. Ama kendisi bile inanmadı.

Neden?

Çünkü Planck’ın geliştirdiği çözüm, enerjinin paketler halinde transfer olduğu, yani daha küçük birimlere bölünemeyecek enerji paketleri olduğu, yani enerji âleminin sürekli (continuous) olmayıp kesikli (discrete) olduğu varsayımını gerektiriyordu. Enerjinin kesikli olması fikri de inanılır görünmüyordu. Herhangi bir yerde her şeyin sürekli olduğu, kesikli olmadığı konusunda yazılı, üzerinde konuşulup anlaşmaya varılmış bir kural yoktu ama demek ki, beyinlerin arkasında bir yerlerde, âlemin sürekli olduğu konusunda, belki de bütün yazılı kurallardan daha dokunulmaz bir varsayım vardı.

Tıpkı bizim beyinlerimizin gerisindeki bir yığın varsayım gibi…

Kuantum teorisi, Planck’ın çözüm önerisini ciddiye alan, çoğu Almanca konuşan gençler tarafından geliştirildi. Çok gençlerdi… Kimi iddialara göre, eğer Cihan Harbi çıkıp bir fizikçi nesil cephelerde telef olmasaydı, Kuantum teorisini geliştiren gençler meydanı boş bulmasalardı, teori için daha uzun süre beklememiz gerekecekti. Çünkü cephelerde telef olan nesil, kendilerinden sonra gelenleri, kendi inançlarına göre, o inançları sorgusuz kabul edecek biçimde biçimlendireceklerdi.

Mesele bizi neden alakadar ediyor? Ediyor, çünkü mesele fizikle veya Kuantum teorisiyle sınırlı değil. Mesele 19, Yüzyıl sonu, 20. Yüzyıl başıyla da sınırlı değil. Bütün nesiller için geçerli. Hepimiz, her daim, yaşadığımız dünyayı tamamlanmış —tercihan tamamlanmasında bizim de hissemiz olan— bir proje olarak görüyoruz. Minarelere bağladığımız urganları çekiştirerek yorulduk ya, o kadar yorgunluk boşa olmuş olamaz, minareler doğrulmuş olmalı. Şimdi artık geriye, ufak tefek işler, ne bileyim urganların çözülüp toplanması, etrafın süpürülmesi, minareye çıkıp zafer çığlıklarının atılması filan kalmış olmalı.

Eh —siz yorulmayın diye— Erdoğan minareye çıkıp zafer çığlıklarını da attı. Siz artık geriye kalan ufak tefek meseleleri çözersiniz.

Ne bileyim, mesela Sur’u Toledo yaparsınız, filan. Münafıklığınız, nankörlüğünüz baskın gelir de mızıkçılık yapmayı sürdürürseniz, bu kadarcık işi de yapmazsanız, tasalanmayın, seçilmiş Cumhurbaşkanı hiçbir vazifeden yılmaz. Onu da yapar ha, onu da diyeyim.

***

Yaşadığımız âlemde pek az evrensel ilke var —zannedildiğinden çok az. Mesela her neslin âlemi —büyük ölçüde kendi mesaisi sayesinde— tamamlanmış zannetmesi filan gibi birkaç temel ilke… Yoksa her nesilde değilse de her birkaç nesilde bir, dünya yeniden kuruluyor. Daha önceki bilgiler muhafaza edilip onlara yeni bir şeyler eklenerek değil, tam aksine, daha önceki nesillerin kabullerinin birçoğu inkâr edilerek…

Yeni nesillerin eski kabulleri inkâr etmesi giderek zorlaşıyor olabilir mi?

Toffler Future Shock’da işaret etmişti yanlış hatırlamıyorsam, biz, 13. Yüzyılın Aztekleri hakkında, 13. Yüzyılda Anadolu’da yaşayan dedelerimizin bildiğinden daha çok şey biliyoruz. Hatta muhtemelen 13. Yüzyıldaki dedelerimiz hakkında da onların kendileri hakkında bildiklerinden daha çok şey… Bu malumat yığını, onu inkâr edip yeni baştan başlamayı zorlaştırıyor olabilir mi? Belki de zorlaştırıyordur.

Çok fazla zımni kabulümüz var. Zımni olmasalar, açıkça kayda geçmiş olsalar, onlarla dövüşmek o kadar zor olmayabilir —mevcut sosyal medya imkânları da hesaba katılırsa. Kuantum teorisine rağmen, âlemin sürekli olduğu varsayımı hâlâ yaşıyor mesela. Nesiller arası geçişlerin süreklilik sergilediği kanaati de, bir biçimde, âlemin sürekliliği varsayımıyla akraba mesela.

Mevcut kabullerin büyük bölümü, bana öyle geliyor ki, 17. Yüzyıldan sonra, 17. Yüzyılda Batı Avrupa’nın büyük altüst oluşu sırasında, birkaç on yıl içinde geliştirilmiş bir paket. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, o paketin bir bütün halinde ithal edilmesiyle inşa edilmiş. Kaçınılmaz olarak da, o pakete yabancı olan, yabancı duran, ona tereddütle yaklaşan kesimleri, yani geleneğe sahip çıkmak isteyenleri, gelenekçileri dışarıda bırakmış. Gelenekçilerle dövüşmeyi gerektirmiş.

Şimdi gelenekçiler, komik kıyafetli birilerini resmi törenlerde kırmızı halının iki yanına dizerek gelenekçilik yapıyorlar ya, aslında devletin kuruluşundaki bütün kabullere, kuruculardan daha şeksiz şüphesiz iman etmiş haldeler. Terörün devlet terörüyle yenilebileceği gibi kabullere mesela.

Devletin kendileriyle dövüşe dövüşe kendisine yer açmaya çalıştığı gelenekçiler, paradoksal bir biçimde, devletin kendisi kadar gelenekçi değildi. En çok birkaç nesilde bir kartların yeniden dağıtılması da geleneğin bir parçasıydı yani. Yeni bir devletin, yeni bir anlayışın, yeni bir yorumun karşısında değillerdi, kendilerinin oyunun dışında bırakılmalarına karşıydılar. Şimdi oyuna dâhil olmaktan fazlasına kavuştular, oyunu kuruyorlar. Acıklı olan şu ki, kurdukları oyun kendi oyunları değil. Orijinal bir oyun değil. Yeni ve şartlara uygun bir oyun da değil. Çoktan geçerliğini yitirmiş bir oyunu yeniden, merkezine kendilerini koyarak kuruyorlar.

Dövüş baki. Sadece eskiden dövülen onlardı, artık döven onlar.

***

Toffler haklı. Mesela 2. Yüzyıldaki Mısırlılar hakkında da, Avrupalılar hakkında da, onların kendi çağdaşları hakkında bildiklerinden daha çok şey biliyoruz. Ama bildiğimiz her şeyi, 21. Yüzyılın insanları olarak biliyoruz. Yani mesela Kuantum teorisini bilmeyen, ama bilmediğini de bilmeyen 19. Yüzyıl insanları gibi… Bilmek, yani neyin nasıl biliniyor olduğu, sadece bilinen nesnenin bir fonksiyonu değil, bilen öznenin özelliklerine bağlı.

Bildiğimiz her şey, en azından altmış yıldır, muazzam bir taarruz altında… 17. Yüzyılı çok andıran bir altüst oluş yaşıyoruz. Ama her neslin kendisinden sonrakileri biçimlendirme kabiliyeti de gelişiyor galiba. Her birimiz bir tek hayat içinde, akla sığmaz değişimlere şahit olduk ve fakat kavram haritalarımız hayatımız kadar hızla değişmiyor. Çok yavaş değişiyor. Çok çok yavaş…

Cumhuriyetin reddettiği geleneğin karikatürlerinin, Cumhuriyetin —zaten daha kabul edildiğinde çağdışı kalmış— geleneğine eklemlenmesiyle inşa edilen yeni tuhaf geleneğin içinden yorumlanan bilginin, hayatın değişim hızı karşısında hiç şansı yok. Sadece fay hattındaki enerji birikmesini hızlandırıyor.

Kıyamet tellallığı yapmıyorum, depremden sonra daha yaşanır bir dünya kurulacağından şüphem yok. İki derdim var:

Birincisi, yeni kurulacak dünyada çocuklarımızın da hissedar olma şansı giderek azalıyor gibi görünüyor bana.

İkincisi… İleride bugünlerin tarihini yazacak olanların bizim hakkımızda neler yazacaklarını düşündükçe, utanıyorum.

Genel kategorisine gönderildi