Oblomovluğun Dibi

Hürriyet gazetesi, daha Doğan grubu filan yokken, daha kurulduğunda, Hearst’in ABD’deki performansından alınmış ilhamla doğdu. Stratejisi, yükselen orta sınıfın duygularını ajite etmek, onları sürekli teyakkuzda tutmak, bu yolla çok gazete satmak ve… Çok reklam geliri elde etmek gibi bir stratejiydi. Yükselen orta sınıf dediğim de, en çok iki kuşaktır şehirde yaşayan ve en çok iki kuşaktır lise veya üstü diploma sahibi olan sosyal kesimdi işte. Gazete için bütçelerinden para ayırabilecek, gazete okuru olmakla sosyal statülerine bir çentik daha atacaklarını düşünebilecek olan onlardı. Nüfusun küçük bir yüzdesiydiler ama —dediğim gibi gazete satın alabilecek ve— reklamverenlerin radarlarına girebilecek olan (kendilerine reklam ulaştırmakta fayda olan) onlardı.

Hürriyet gazetesi, mesela İran’da devrim olduğunda, “yahu neler oluyor orada” filan diye merak etmedi. Bir defa İran’a muhabir filan yollamak maliyetleri yükseltiyordu. İkincisi zaten İran’a gitse neler olup bittiğini anlayabilecek kıratta muhabir filan yoktu. Ve hepsinden daha önemlisi, Hürriyet’in okurlarının umurunda değildi İran’da olup bitenler. Çok daha sonra, Hürriyet Doğan’ın eline geçtikten sonra uzun süre gazetenin Genel Yayın Yönetmenliğini yapan nadide şahsın Ortadoğu’yu bataklık diye tarif etmesi, her fırsatta “aman o yana bakmayın, bu tarafta ne güzel şeyler oluyor” diye feryat edip durması boşuna değil, memleketin burjuvazisi, elinde herhangi malumat olmadan kararını vermişti: Humeyni kötüdür. Dolayısıyla Hürriyet, Amerikan gazetelerinden tercüme dizilerle, memleket kadınlarının Farah’ın mücevherleri için ağlamasını sağladı.

Şimdiden diyeyim, Hürriyet’in bir ideolojisi olmasına itirazım yok. Hürriyet’in Hearst’i taklit etmesine de itirazım yok. Ama Hürriyet’in gazetecilik yapmamasına itirazım var. Yani mesela İran’a muhabir yollamamış olmasına, Bosna’ya muhabir yollamamış olmasına, daha geçende bir defa daha görüldüğü gibi, Altınoluk’ta olan bir vakayı Paris Match’teki haberden tercüme ederek yazmak zorunda kalmasına itirazım var.

İmdi…

İşi gücü bırakıp Hürriyet’le uğraşan zevat, evet, Hürriyet’ten çok çekti. Hürriyet kurulduğundan beri…

Ne beklersiniz? Sözünü ettiğimiz zevat kudreti ele geçirip, medyayı tanzim etmeye kalkınca ne yapmasını beklersiniz? Ben, kendi hesabıma, gazetecilik yapılan gazeteler yapmaya kalkmasını beklerim.

Peki, ne yaptılar? Hürriyet’in kötü —ve çok daha adi— taklitlerini…

***

Gazeteleri Hürriyet gibi olan, üniversiteleri Hürriyet’ten de daha berbat halde olan, şehirleri hızla kimliksizleşmiş, aşırı ölçüde çirkinleşmiş olan, gazetelerinin, üniversitelerinin, şehirlerinin halinden neredeyse hiçbir rahatsızlık duymayan, neredeyse iki yüzyıldır yaptığı her işi böyle yalapşap yapan bir toplum, nasıl olur da daha çoğunu hak ettiğini varsayar?

Dün bunu sordum, bugün cevabını vereyim. Toplumun bütün kesimlerinin dönüp dolaşıp tarihe referans verip durması, her kesimin kendince tarihin belirli dönemini yüceltmesi boşuna değil. Türkiye doğru dürüst bir şey yaparak müreffeh, başarılı filan olma hayalini çoktan terk etti. Dünyanın tadını çıkarabilmesinin, ancak atalarından kalacaktı olan mirasla mümkün olacaktı olduğunu hissediyor. Atalarının kendisine bıraktığı mirasın gasp edildiğini, bu yüzden böyle yoksul, böyle itibarsız, böyle savrulmuş olduğunu varsayıyor.

***

Başa döneyim: Hürriyet’ten çok çekmiş olan kesimler Hürriyet’i —kendilerine çektiren her özne için yaptıkları gibi— büyük Siyonist bir oyunun unsuru olarak gördüler. Hâlbuki her şeyin, daha ilk paragrafta özetlediğim basit bir açıklaması vardı. Simavi, rivayete göre, Hürriyet’i kurarken “fikri idam edeceğim” demişti. Çünkü onun gazete satmak üzere hedeflediği kesimlerin fikirle işleri yoktu. Galeyana getirilebilecek kesimlerdi. Kalabalıkları galeyana getirdiğinizde onlara gazete satabilirdiniz ama onlara fikir satarak galeyana getiremezdiniz. Türkiye için yeni olsa da, başka yerlerde denenmiş, başarıya ulaşmış bir projeydi bu. Simavi de farkındaydı ki Türkiye’de gazete, malumat sahibi olmadan fikir sahibi olmuş, kendisini Kaf Dağında gören bir takım adamların, köşelerinde güya fikirlerini yazdıkları tuhaf şeylerdi. O bambaşka bir şey yapmak için yola çıkmıştı.

Simavi’ye övgüler düzmek gibi bir niyetim yok. Yaptığı iş iyi bir şey değildi ama öyle memleketin şirazesini kaydırmak amacıyla tezgâhlanmış bir oyun filan yoktu ortada. Öyle orta sınıfa böyle gazete… Dünyanın her yerindeki gibi…

Yeri gelmişken şu Siyonizm’in Oyunu meselesine de bir göz atalım: Dedenizin ne konakları, ne sarayları vardı, filan. Ama şimdi, dede konaklarının birinin müştemilatında, yarın “hadi tahliye et, Almanya’dan oğlum geldi” derler korkusuyla yaşarken, Oblomovluğun dibine vurmuş bir halde, “ah ben böyle olacak adam mıydım” noktasına geliniyor sıklıkla. İşte o vakit “değildim ama bütün dünya bir araya geldi, beni bu hale getirdi” demek gerekiyor. Siyonizm aha işte o bütün dünyayı bize karşı örgütleyen esrarengiz şey. Girmediği delik, ipini tutmadığı kukla yok. Yok, zaten öyle her şeye kadir olmasa… Bize diş geçirebilemez, bir koyduk mu… Ah, ama ah. Dede konaklarını şöyle hileyle, sarayları böyle şirretlikle…

Filan.

Genel kategorisine gönderildi