Sosyoloji, Siyaset, Diyalektik

Mahçupyan’la T24 bir röportaj yapmış (http://t24.com.tr/haber/mahcupyan-ergenekon-kck-ve-cemaat-tartismalari-surecinde-daha-mesafeli-olmaliydim,333770 ve http://t24.com.tr/haber/etyen-mahcupyan-laik-kesim-pek-anlamiyor-din-de-ozgurluk-alanlari-acan-bir-sey,333935). Birçok şey konuşulmuş. Bu arada —tam da bu kelimelerle söylememiş ama— benim anladığım, “devlet/iktidar öyle sizin zannettiğiniz gibi romantik bir şey değil, gerçekçi bir şey” de demiş. Şöyle bir şey yani: Görüntüye bakıyoruz, AKP’ye bir etiket —diyelim dinci etiketi— yapıştırıyoruz, sonra AKP’lilerin, kendi aralarında toplandıklarında, “acaba nasıl yaparız da memleketi daha dinci yaparız” diye kafa yorduklarını varsayıyoruz, hâlbuki o sırada AKP’liler, basitçe, “iktidarda kalmayı nasıl sürdürebiliriz” diye kafa patlatıyorlar.

Herhalde öyledir. Çünkü öyle olması gerekir —hayatın olağan akışı öylesini gerektirir yani.

Mahçupyan’ın AKP’si, belirli bir sosyolojik kesimin siyasi düzleme izdüşümünden başka şey değil.

Herhalde öyledir. Çünkü —en azından Marks’a göre— öyle olması gerekir. AKP’lilerin çoğu, zannımca, Marksçı bir okuma yerine Hegelci bir okumayı tercih eder, AKP’yi derin milletin tarih yapan ruhu filan gibi terimlerle tarif etmekten daha çok hoşlanırlar herhalde.

Bence fark etmez. Hangi terimlerle söylenirse söylensin, ister Marksçı ister Hegelci terimlere müracaat edilsin, neticede diyalektik bir ilişki var: AKP kendisini yapan sosyolojiyi değiştirir/değiştirdi/değiştiriyor.

Zaten öyle olur, olması gerekir. Mesele hangi istikamete sürüklüyor olduğu…

***

Benim büyüdüğüm evlerde, bizim otomobil yapmamıza izin verilmediği, uçak yapmamıza izin verilmediği konuşulurdu. Bütün dünya bizim otomobil, uçak filan yapmamızdan fena halde korkardı.

Çünkü…

Biz büyük bir millettik. Bizi böyle küçülten, başımıza gelen/getirilen adamlardı.

Yani otomobil, uçak yapamıyor olmanın fena halde aşağılık kompleksine yol açtığı evlerde büyüdüm ben. Birçokları gibi… Boğazına kadar aşağılık kompleksine batmış evlerde… Gerçi aynı evlerde doğru dürüst bir ressam, doğru dürüst bir romancı, bir bilim insanı çıkaramamış olmanın konuşulduğunu zannetmiyorum —bizim evde konuşulmazdı. Bizi sömürgeleştirenlerin gücü, anlaşıldığı kadarıyla, sınai gücüne ve o sınai güce yaslanan askeri güce yoruluyordu.

Demirel memleketin ana gövdesinin ruh halini, daha yola çıkmadan kavramış görünüyor. “Siz merak etmeyin,” demişti bir açıdan bakacak olursak, “aman aramızda kalsın çaktırmayın, ben onlar farkına varmadan memleketi sanayileştireceğim.” Erbakan bu tarzı fazla riyakâr bulmuştu, âleme “yaparız ulan, size ne” diye meydan okuyarak çıktı sahneye. Özal farklıydı, meselenin sanayi meselesi olmadığını, zihniyet, ruh hali ve örgütlenme tarzı meselesi olduğunu teşhis etmişti ve toplumun zihniyetini, ruh halini ve örgütlenme tarzını değiştirmeye teşebbüs etti.

Tastamam aynı kesimleri farklı dönemlerde mobilize eden bu adamların ortak noktası şu: Aşağılık kompleksleri yoktu ve mobilize ettikleri kesimlerin aşağılık komplekslerine prim vermediler. O komplekslerin farkındaydılar, muhtemelen sağladığı ucuz siyasi enerjinin de farkındaydılar ama kompleksleri bir tür siyasi jeneratör gibi kullanmadılar. Erdoğan ve AKP’si ise, sadece o komplekslerle çalışan bir makine. Zamanla —makinenin verimi düştükçe— aynı neticeyi almak için giderek daha yüksek miktarda enerji gerekiyor ve toplumun komplekslerine giderek daha fazla abanmak gerekiyor.

***

Ankara’da büyükelçilik yapmış İki Amerikalı uyarıcı bir mektup yazıyorlar, “beyler sizin talimat verdiğiniz dönemler geçti” diye dayılanılıyor saraydan. (İronik olan şu: Bahse konu olan isimlerin birinin görev süresinin tamamında AKP iktidarda…) Yani doğrudan, lafı eveleyip gevelemeden, “zamanında Ankara’da sizin talimatlarınızla iş gören iktidarlar vardı, geri kalmışlığımızı onlar sayesinde imal ettiniz” deniyor. Bu lafın muhatabı, besbelli, kendilerine dayılanılan büyükelçiler değil, ahali. Laf ahaliye gitsin diye söyleniyor yani…

Mahçupyan, muhtemelen iletişim ekonomisi sebebiyle, laik kesim/dindar kesim terimleriyle konuşuyor. Hâlbuki sözünü ettiğim kompleks, dindar denebilecek kesimlerle sınırlı değil. Dindar denebilecek kesimler, 1973’te MSP’ye oy veren yüzde 11’in biraz eksiği, biraz fazlasıydı. Çoğunluğu orta yaşın üzerindeydiler. Yaşlandılar, çoğu rahmetli oldu.

O tarihlerde, Türkiye muazzam bir kargaşayı tecrübe ederken bile, ülkenin geleceğinden ümidi olmayanlar yüzde 11’in çok altındaydı, yok mertebesindelerdi. “Madem bize yar olmayacak, yakalım Roma’yı anasını satayım” diyecek birkaç yüz bin kişi bulunamazdı herhalde. Aksine, “aman Roma yanmasın ki, ele geçirdiğimizde bir kıymet ifade ediyor olsun” diye hissediyordu, Mahçupyan’ın dindar kesim diye adlandırdığı kesim. Yani fena halde dünyeviydiler. Mahçupyan’ın laik kesiminin o dönemlerdeki muadillerinin bin yıl yaşasalar olamayacağı kadar dünyevi…

Mahçupyan, anladığım kadarıyla, aynı sosyolojik kesimlerde aynı ruh durumunun devam ettiğini varsayarak konuşuyor. Bence —demiştim— Batı Hint Adalarında yaşıyor. AKP Türkiye’yi fena halde değiştirdi. Konsoloslara “sen kimsin, ne işin var orada” diye dayılanmakla Roma’nın surlarında bir gedik açılması ihtimali yok. Ama zaten artık kimsenin Roma’nın düşürülebileceğinden filan ümidi de yok. Herkes bir nevi IŞİD bombası, kuşanmış yeleğini, “patlarım, sen de ölürsün” kıvamında hayatını tehdit ve şantaj üzerinden yeniden anlamlandırıyor. Dünyayı adil bölüşmeye yanaşmayan muktedirlerin canını yakmak mukabilinde şehit olmak üzerinden…

Ama Mahçupyan haklıdır, Ankara’da AKP meclislerinde “şehit olalım” filan diye hayaller kurulmuyor. O odalarda son derece gerçekçi iktidarda kalma hesapları yapılıyor. İktidar makinesinin çalışmasını sürdürebilmesi için, ahalinin “emperyalizmle dövüşürken şehadet ne güzel şey” diye gaza getirilmesi gerekiyor. Gaza getirenlerin hiçbirinin şehit olacağı filan yok.

Konsoloslara “sen kimsin, ne işin var orada” diye sert yapan Erdoğan, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı iken, zırva bir sebeple hüküm giydiğinde, Amerikan Konsolosu onu Belediye’de ziyaret etmiş, ziyaret edip fotoğraf vermekle kifayet etmemiş, “Demokratik yöntemlerle seçilen siyasetçilere yaptıkları konuşmalar nedeniyle verilen cezalar, Türk demokrasisine olan güveni zayıflatır” diye demeç de vermişti. Zamanın Cumhurbaşkanı Demirel —halkoyuyla seçilmiş olmadığından herhalde (!)— çıtını çıkarmamış ama Başbakan Ecevit rahatsızlığını fena halde dile getirmişti.

(Şimdi haysiyet filan hak getire ya, “vay efendim, o vakit Erdoğan kamu görevlisiydi, mahkemede değil makamında ziyaret edildiydi, siz koskoca Erdoğan ile Can Dündar’ı nasıl mukayese edersiniz” babından, güya tevil ediyorlar. Zekâları bu kadarına yetiyor.)

Mesele aslında şu: Yolun başında, Amerikan Konsolosları filan destek verdiklerinde, jeneratör tam kapasite çalıştırılmadan da makinenin ihtiyacı karşılanabiliyordu. O vakit “bu Batılılar o kadar da kötü filan değiller, bizimkiler Batı’dan çok Batıcı olduklarından otomobil, uçak filan yapmayı kendileri engellediler” mealinde bir ima kâfi geliyordu. Uçacaktık, çünkü uçmamızın önündeki yegâne engel, yani Ankara’daki bir avuç sefil bürokrat yenilmişti artık. Türkiye’nin içinde başka düşman yoktu. Dünyada da zaten düşmanımız yoktu, her şey bizi yönetenlerin bizi anlatamamasından kaynaklanıyordu.

On dört yıl sonra geldiğimiz noktada, aziz vatanın her köşesinden hainler, darbeciler, satılmışlar, teröristler, işbirlikçiler kaynıyor. Dünyada iyiliğimizi isteyen kimse yok. Erdoğan’ın, kendisini iktidara taşıyan kesimleri getirdiği hal bu. Hani Erdoğan öyle de, asıl mühimi, onun fotoğrafını kendi fotoğrafı yerine asmaya gönüllü milyonlarca kişi de, hem kendisinin, hem Türkiye’nin, hem de Müslümanların kendi üstlerine düşeni dosdoğru, tastamam yaptığını, ama şu adi düşmanlar yüzünden haksızlığa uğradıklarını varsayıyor.

Apaynı kesimler bambaşka yerlere de götürülebilirdi.

Yani, sosyoloji siyaseti belirliyor, tamam. Ama bu ilişki tek yönlü bir ilişki değil. Öyle “otoriterleşirse iktidarı kaybeder” filan, olsa olsa Batı Hint Adalarında geçerlidir…

Genel kategorisine gönderildi