Kısa Çöp Uzun Çöpten…

Amerika Irak’ta manasız işlere giriştiğinde, herkes meseleyi enerji haritalarının yardımıyla okumaya çalışırken, İnternet’te okuldaşlarımla yaptığımız tartışmalar sırasında demiştim ki, “mesele petrol meselesi değil, doların statüsü meselesi”. Operasyondan kısa süre önce Fransa ve İtalya’nın da aralarında bulunduğu itirazcılar doların statüsüne karşı —ürkek de olsa— parazit yapmaya başlamışlar, Saddam da petrol ticaretini dolarsızlaştırmaya teşebbüs etmişti. Saddam’ın devrilişinin en acı iktisadi faturalarından biri, yanlış hatırlamıyorsam, Fransa’ya çıkmıştı mesela.

İddiam oydu ki, Amerika’nın derdi sadece Saddam’ı cezalandırmak değildi —öyle olsa bunun çok daha kolay yolları vardı. Amerika, doların statüsünün tartışılmasına tahammül etmeyeceğini, akla gelmeyecek şeyler yapabileceğini göstermek derdindeydi. Bir nevi, ev içlerinde kendi otoritesini tartışanlara, sokaklarda naralanarak gözdağı veren bir kabadayı gibi davranıyordu. Doları korumak için tedhiş…

Tartışma uzun. Burada özetlemek bile çok uzun sürer. Meseleyi hatırlamama sebep, Selva Tor’un Zarrab meselesi hakkında yaptığı analiz (http://www.aljazeera.com.tr/gorus/buyuk-resmin-kucuk-adami-sarraf).

***

Amerikan doları bir para ama iktisat tarihinde benzeri görülmemiş çok özel bir statüsü olan bir para. Bu statü İkinci Savaştan sonra zuhur etti. Savaş boyunca, savaşan tarafların ikisinin de —gıda başta olmak üzere— neredeyse bütün temel ihtiyaçlarının ana tedarikçisi Amerika olmuştu. Amerika bu ticareti savaşan tarafların paralarıyla yapmaya yanaşmamış, ticarette altın kullanılmıştı. Savaş bittiğinde Avrupa’da neredeyse hiç altın kalmamıştı. Dolara, dünya tarihinde hiçbir paraya tanınmayan mevcut imtiyazlı statüyü sağlayan zemin, o şartlarda inşa edilmişti.

Bu arada IMF ve Dünya Bankası da icat edilmiş, elinde altın kalmayan ve parası da statüsünü kaybetmiş olan Avrupa’nın dünya iktisadi sistemi içinde kendisine yeni bir yer açabilmesi için gerekenler de yapılmıştı. Başta IMF olmak üzere bu iki aktör vasıtasıyla, sınai imalatta katma değerlerin paylarına müdahale edilmiş, sınai dönüştürme sürecindeki katma değer payı —hammaddenin katma değer payı aleyhine— yükseltilmiş, böylelikle, yeraltı zenginlikleri sınırlı olan Avrupa’nın kendisini toparlaması sağlanmıştı.

Filan…

Para dediğiniz şey, aslında temerküz etmiş güvenden başka şey değil. Ben size bir senet yazsam, karşılığında mağazanızda sergilediğiniz şeyleri, eğer bana güveniyorsanız bana verirsiniz. Aslında sadece bana güvenmek yetmeyebilir, çünkü ben ölebilirim. Mirasçılarıma da güvenmeniz gerekir. Para, işte kime ne kadar güvenebileceğimiz, kiminle alışveriş edebileceğimiz problemini ortadan kaldırıyor. Tanımadığımız, güvenip güvenmeyeceğimizi bilmediğimiz insanlarla da alışveriş yapabilmemizi sağlıyor.

Ama…

Paranın bir başka fonksiyonu daha var. Para, aynı zamanda —yukarıda da işaret ettiğim gibi— bir borç senedi. Cebinizde taşıdığınız yüz dolar, dünyanın neresine giderseniz gidin, başınız sıkıştığında alışveriş etmenizi sağlıyor ama öte yandan da Amerika Birleşik Devletlerine verdiğiniz bir borç. Sıfır faizli bir borç olduğu için borca giren için olağanüstü elverişli bir şey. Ama işte, yarın gidip, “ben alacağımı tahsil etmeye geldim” demeniz riski de var.

Bugün doların statüsü hakkında bir tereddüt oluşsa, büyük alacaklıların bir teki Amerika’nın kapısına dayansa, anında kapıda olağanüstü uzunlukta bir kuyruk oluşur. Amerika dışındaki dolar miktarı hakkında, uzunca bir süredir, net bir bilgimiz yok ama Amerika’nın sahip olduğu kıymetlerin bu borcun küçük bir cüzünü bile ödemeye yetmeyeceğini emniyetle söyleyebiliriz. Dolayısıyla Amerika anında batar.

Eee?

Amerika batar batmaya da… Başka? Amerikan parası pul olunca, koleksiyoncular için bile bir kıymet taşımaz hale gelince, imha edilmesi bile ciddi bir dert kaynağı olunca ne olur? Bütün dünya ekonomisi batar.

Bu kadar kaba bir özetle bile anlaşılıyordur ki, bu hal hiç hoş bir hal değil. Birçok sebeple…

Bir defa asimetrik bir hal. Kendi hesabıma asimetrik hallere, sırf asimetrik oldukları için muhalif değilim. Aksine, hayatiyet sergileyen her şeyin asimetrilerden zuhur ettiğini düşünüyorum uzun süredir. Ama buradaki asimetri, Amerika ile dünyanın kalanı arasında fırsatların eşitsiz paylaşımını sürekli besleyen pozitif bir döngüye yol açıyor. Dolayısıyla sürdürülmesi imkânsız. Er veya geç duvara vuracak. Duvara vurması geciktikçe, duvara vurduğunda doğacak tahribat da büyüyor üstelik.

İkincisi, iktisadın ve dolayısıyla her şeyin merkezileşmesine yol açan bir hal bu. Merkezilik, kudretin temerküz etmesi hali, benim için, kategorik olarak muhalif olduğum bir şey.

Ve üçüncüsü, sürdürülmesi imkânsız her merkezi örgütlenmenin yaptığı gibi, bu örgütlenme de, kendisini sürdürebilmek için giderek büyüyen ahlaksızlıklar sergilemek durumunda kalıyor. Emperyalizm dediğimiz şeyin İkinci Savaş sonrasında büründüğü kılık, işte tam da bu zaten.

***

Ben antiemperyalistim. Hani “uğruna ölebileceğim değerlerim var” dedimdi ya, onların biri, muhtemelen birincisi o… Öyle antiemperyalistim. Yarın sabah kalktığımda doların çökmüş olduğunu öğrenirsem, son derece mutlu olurum. Yarın akşam öleceksem de mutlu ölürüm. Anlaştık mı?

Ama…

Bugün bol keseden antiemperyalistlik taslayanların büyük bölümü, kahir ekseriyeti, doların çökmesiyle ortaya çıkacak olan şartlara katlanamayıp, daha o saat doların itibarının restore edilmesi için birer kollarını vermeye razı gelirler. Doların çöküşü, sadece ve en çok Amerika’da değil, bugün Amerika’ya dayılanılan yerlerde de olağanüstü bir maliyete yol açar.

Dünya bu kıyameti eninde sonunda yaşayacak.

Geçen gün Necati Doğru, köşesinin başlığında “Yeni Bir Dünya Düzeni Gerekiyor” demişti (yok, daha Necati Doğru okuyacak kadar çığırımdan çıkmadım, sadece köşesinin başlığını gördüm). Yıllardır, yeni bir düzenin zuhur ediyor olduğunu söylüyorum. Ama düzen değişikliği, maddenin faz değişimi gibi bir şeydir, öyle türbülanssız gerçekleşmez. Yani “yeni bir ceket lazım” deyip, konfeksiyoncuları gezip, muhtelif ceketleri deneyip birini seçmek gibi gerçekleşmez. Raflarda düzen seçenekleri filan dizili değil. Yeni bir düzen dediğiniz şeyin yapılması gerekir —ve bence zaten yapılıyor da…

Yeni düzen dediğiniz şey, yeni bir iktisadi düzen, yeni bir sosyal düzen, yeni bir siyaset düzeni, en kısasından söyleyecek olursak, yeni bir kavram haritasıdır. Şöyle söyleyeyim, belki anlaşılır olur: Mesela yeni bir iktisadi düzen, doların yerine molar icat etmekle olmaz. Emeğin hammaddeye karşı, kol gücünün beyin emeğine karşı yeniden fiyatlandırılması gerekir ama bunlar bile yetmez. Muhtemelen yeni düzenin bölüşüm teknolojisi bölüşümün emeğe endekslenmesine son verecek mesela ama neye endekslenecek bilemiyorum. Ama yine İnternet’teki tartışmalarda “para arzının özelleştirilmesi”nden söz etmiştim mesela. Bitcoin’ler filan bir yana, türev piyasalar bile, bir anlamda budur.

Gibi…

Her şey değişecek yani. “Bir sabah kalkmışız ki her şey değişmiş” olmayacak. Ama mesela yirmi yıl içinde her şey değişmiş olacak. Ve bu yirmi yıl çok sancılı olacak. Daha önce dedim, normal şartlarda böyle dönemler savaşsız, yani büyük ölçekli savaşlar olmadan aşılamaz. Daha önce hiç aşılamadı. Bu defa başarılabilirse ilk olacak.

***

Tekrarlayayım, ben antiemperyalistim ve emperyalizm domuzundan kıl koparılması için ödemem gereken bedeli ödemeye de hazırım. O bedeli tahmin etmekte bile güçlük çekiyor olsam da, lafımın arkasındayım.

Şimdi gelelim Zarrab’ı filan mevzu haline getiren olaylara…

AKP bültenlerinde yazıp konuşanlar, bir vakittir antiemperyalist bir jargonla milleti gaza getiriyorlar. Sebepsiz değil. Olanca defolarına karşılık, bu millet, dünyanın en antiemperyalist milleti. İşbirlikçi yanlarını görüyorsunuzdur da, antiemperyalist karakterinin hakını verebilmeniz için başka milletler ile mukayese etmeniz lazım.

Ama…

AKP ve borazanları, memlekette her şeyi olduğu gibi antiemperyalizmi de fazla ucuzlattılar. Emperyalizm denen şey, bugünkü haliyle, muhtemelen, insanlık tarihinde benzeri görülmemiş bir akıl örgütlenmesi. Dünyanın en seçkin beyinlerinin, daha önce görülmemiş ölçüde entegre edilmesi anlamında… Ona karşı bu akıllarla dövüşülmez. Bu cehaletle herhangi bir şeye karşı dövüşülmez, dövüşülürse domuzdan kıl kopmaz ama sen yanarsın. Eh, senin yanman dert değil de, millet yanar. Yani kim? Belki de dünyada antiemperyalizmin en sağlam zemine sahip olduğu Türkiye…

Ayrıca, antiemperyalizm iyi de… Dünya düzeni değişince dünya düzensiz kalmayacak. Yeni bir düzen, dünyayı bugünkünden daha yaşanır yapmalı. Nasıl bir düzen? Kafa yormak gerekiyor. Öyle “alnı secde görsün insanların, tamam” meselesi değil bu. “Kısa çöp uzun çöpten hakkını alır mutlaka” evet, “hakkın yanında olan kazanır” tamam. Çünkü kısa çöp, çünkü hakkın yanında olan düşünür, anlar, çözüm üretir de olur o işler. Yoksa “hadi biraz da kısa çöp hakkını alsın” deniyor da oluyor değil…

İlaveten, yukarıda söylediklerimi tamamlamak üzere, mesela Zarrab’a zemin açmakla filan olmaz bu işler. Emperyalistler bir zorbalık düzeni kuracaklar, sen de onun arkasından dolanacak, zulme uğrayan İran’a yardımcı olacaksın, filan. Şark kurnazlıklarıyla, aklın sıra domuzdan kıl koparmaklar filan… Hani ne oldu “bizden öncekiler fazlasıyla pısırıktılar, aslında dünya fırsatlarla doluydu, elhamdülillah AKP iktidara geldi de…” zırvalıkları? Görülüyor ki her şeyi tamamen yanlış anlamışsın. Eh, o zırvaları fütursuzca, ahlaken tefessüh etmiş zavallılara söyletirken sen, her şeyi tamamen yanlış anladığını söylüyorduk biz. Şimdi aynı koroya “ama yapacaktık ne güzel, izin vermiyorlar” dedirtmekle seçim filan kazanırsın, anladık. Ama bu milleti yakıyorsun. Senin —ve senin zırvalıklarını tevil etmekten gayrı hiçbir ahlakı olmayan borazanlarının— umurunda değil, besbelli. Ama benim umurumda. Çünkü ben antiemperyalistim.

***

Gelelim asıl önemli mevzua…

Hatırlatmak adına tekrarlayayım: Kürt değilim, Kürtçü değilim. Ama antiemperyalizm, bu bölgede bir Türk-Kürt ittifakını zaruri kılar. Aslında antiemperyalizm çapında devasa projeler bir yana, çok daha gündelik problemlerin çözümü bile ittifak yapabilmeyi gerektirir. Ama dünyanın mevcut sancı haritası okunacak olursa, kıyametin bu coğrafyada kopacağı yıllar öncesinden netleşmişti. Antiemperyalizmin cephesinin burada zuhur edeceği belliydi. Ve bu coğrafyada Kürtler olmadan mevzi kazanmanın imkânsızlığı da aşikârdı.

Kaldı ki Kürtler, kazandıkları statüyü antiemperyalist bir projeye yatırmaya da hazır hale gelmişlerdi. Kendiliklerinden…

Emperyalistler bölgeye bundan önceki ataklarında, bölgeyi parça parça bölerek zemin kazanmışlardı. Emperyalizmin en büyük mağdurları bu coğrafyada yaşıyor. Belki bizden daha çok mağdur olmuş olan köleleştirilmiş Afrika vardır ama orada bir karşı hamle inşa edecek örgütsel birikim yok. Dolayısıyla cephe burada ve buradaki cephe, ancak çok sayıda mağdurun ittifakıyla oluşturulabilirdi. Bir Türk-Kürt barışı zaten ciddi bir zafer olacaktı ama daha önemlisi, daha geniş ölçekli ittifaklar için bir ümit ışığı, bir güvence olacaktı.

Ne yaptın?

Sana oy vermediler diye Kürtlere savaş açtın. “Antiemperyalistim, benim yanımda değiller, o halde emperyalistlerin yanındalar” gibi sığ bir mantıkla anlatıyor borazanların hikâyeyi… Kürtler 7 Haziran’da sana oy vermeyerek, sana, antiemperyalist bir projeye, yapabilecekleri en büyük desteği verdiler. Sen anlamazsın da anlayacak olanlara anlatayım: Emperyalistler birbirinin tastamam aynı unsurlar haline gelerek emperyalizmi başarıya ulaştırmadılar. Aralarındaki muhtelif gerilimlere ve farklılıklara rağmen bir araya gelerek yaptılar o işi. Ayrışmak, farklılaşmak ve sonra da bir araya gelmek, bir takım oluşturmayı sağlar. Takımlar, homojen toplulukları her daim döver.

7 Haziran sonrasında, uzun bir aradan sonra ilk defa, bu ülkenin muhtelif kesimleri kendilerini oyunun bir parçası gibi hissettiler. Sen bunu ne yaparsan yap sağlayamazsın. Çünkü kimse sağlayamaz. Çünkü bizler farklı farklıyız. Eğer o iklimi değerlendirebilseydin, bugün Türkiye’nin çok daha geniş kesimleri oyunun içinde olacak, antiemperyalist mücadeleye katkı verecekti.

Daha mühimi, Irak’ın ve Suriye’nin kuzeyinde şimdi oynanmakta olan oyunların hiçbiri oynanamayacaktı. Oralardaki Kürtlerin Türkiye diye bir opsiyonları olacak, İran’la, Rusya’yla, Amerika’yla masaya oturduklarında eli çok daha yüksekten açabileceklerdi.

Filan…

Yıllardır çok daha kavramsal düzlemde söylediklerimden başka şey söylemiyorum. Zaten yeterince uzadı, daha da uzatmak istemiyorum ama mesele bir dünyayı kavrayış meselesi. Sterilizasyoncu, homojenleştirici, merkezileştirici sanayi mantığıyla bu tür işler yapılmaz. Bu ahmakça perspektiften imal edilen laflar akılmış gibi görünebilir. Ama işte o kadar. “Düşmanım, düşmanımın dostudur” gibi bir akıl, uzaktan bakınca akılmış gibi görünebilir. Ama işte o kadar. Kafatasının içindeki şey her neyse ondan zuhur eden şey akıl filan değil.

Akıl olmadan da bu kadar.

Genel kategorisine gönderildi