Küpeşteden Atılan

“Ben gidersem devlet yıkılır” lafının her yanı problemli.

Bu lafı lafa sayıp ona karşı argümanlar yetiştirmek? Onlar da ziyadesiyle problemli.

“Ben gidersem devlet yıkılır” lafını eden adam, sahiden de kendisi giderse devletin yıkılacağını filan düşünüyor değil. Kendisine öyle geliyor olsa bile, normal şartlarda, böyle bir laf edilmemesi gerektiğini herkes bilir. Erdoğan bile…

Ama işte anahtar terim de yukarıdaki cümlenin içinde var: “Normal şartlarda…” Şartlar normal değil. Laf da “ben gidersem devletin yıkılacağını düşünüyorum” manasına gelmiyor.

Bir defa, bölgede bir tezgâh kurmuş ve adım adım işletmekte olan aktörlere bir işaret veriliyor. Erdoğan, bir ihtimal, bölgede adım adım gerçekleştirilen yeni tasarımın, sahiden de kendisini hedef aldığını zannediyor olabilir. Bu ölçüde yalnızlaşmış biri, başka her aktörün her davranışını, neticede kendisine yönelik bir hamle zannedebilir. Etrafını bu derece vasıfsız mahlûklarla örmüş olan herkes, gerçeklikten o derece kopabilir. Dolayısıyla da, bölgedeki tasarım aktörlerine “ben gidersem etraf yangın yerine döner” demiş oluyor. Hatta daha fazlasını: “Gitmemek için elimdeki bütün kudreti kullanacağımdan, etrafı —gerekirse— yangın yerine çevireceğimden şüpheniz olmasın” da demiş oluyor.

Şartlar normal değil ve Erdoğan da farkında. Sadece bölgedeki aktörlere değil, kendisini orada tutan, kaderini kendisine bağlamış olan herkese demiş oluyor ki, “ben gidersem bittiniz, size fena fatura çıkaracaklar”. Malum zatı yakından takip etmeye sinir sistemim müsaade etmediğinden yanılıyor olabilirim ama gitmek fiili, bildiğim kadarıyla, ilk defa böyle bir bağlam içinde dile getiriliyor. Erdoğan kendisini gitmeye hiç bu kadar yakın hissetmemişti, anlaşıldığı kadarıyla. Tehdit algısında haklı, çünkü proje sona bir hayli yaklaştı.

Ve elbette, her vakit olduğu gibi, yeni ittifak arayışı da var bu cümlenin zikredilmesinin arkasında… “Ben gidersem sadece ben kaybetmeyeceğim, birçok kişi çok şey kaybedecek” diyor Erdoğan. “Eğer o kaybedecek olanlardansanız —beni tadat yapmaya mecbur bırakmayın, kendiniz daha iyi bilirsiniz onlardan mısınız— benim arkama hizalanın” demiş oluyor.

Yukarıda özetlediğim haliyle, “ben gidersem devlet yıkılır” lafının hiçbir orijinalitesi yok. Politikada sıklıkla karşılaşılan bir durumla karşı karşıyayız ve sıklıkla gösterilen reaksiyonlardan birine —yani tek bir cümleyle muhtelif aktörlere aynı anda sinyal vermeye— muhatabız.

Orijinal olan, “giderken dünyayı da yakarım” diyecek kadar pervasız olan Erdoğan’ın yanında saf tutanların olağanüstü, benzersiz, eşine rastlanmamış zekâsızlığı… Bu zekâsızlığın sayısız misaline her gün defalarca şahit oluyoruz. Zarrab’ın Amerika’da yakalanmasını müteakip Sabah’ın ettiği iş de bunlardan sadece biri. Amerikalı savcının elindeki plaketi fotoşoplayıp Amerika’da Gülen komplosu imal etmekler filan…

Yani neresinden tutacaksınız? Yaptığın fotoşopun ortaya çıkacağını tahmin edememek mesela… Daha önce de başına gelmedi mi yahu? Daha önce benzerlerini işlediğinde yakalanmışken, bu ölçüde pervasızlık mesela… “Olsun, birkaç kişinin midesini bulandırmış olurum, o kâfi” mantığı yani… Zarrab gibi, ahalide bir karşılığı olmayan birini ne pahasına olursa olsun korumaya çalışmak —mesela Zarrab’ın vereceği ifadeyi şimdiden itibarsızlaştırmaya çalışmak yerine… Ne olursa onu Gülen’le ilişkilendirmekteki yaratıcılık eksikliği… Ve saire…

Sabah ve benzerlerinden oluşan bir neferler ordusuyla savaşa çıkmış bir komutan Erdoğan. İşin hakçası, bu kadar budalayı, isteseniz bir araya getiremezsiniz ama Erdoğan başardı. Tarihe —ve Guiness’e— böyle geçebilir, bakın.

***

Aşağıda diyeceklerimi, başka cümlelerle defalarca dedim. Günün mana ve ehemmiyetine binaen tekrarlama ihtiyacı hissediyorum.

Bir.

Ortada bir tezgâh var. Tezgâhın hiçbir orijinalitesi yok. Her zaman birçok tezgâh vardır ve Ortadoğu’da, bugünkü konjonktürde bir tezgâh olmaması tuhaf olur. Tuhaf sıfatıyla açıklanamayacak kadar tuhaf olur. Dolayısıyla “ama bir tezgâh var” deyip duranları anlayamıyorum. Yani ne bekleniyordu? Tunus’ta devrilmeye başlayan dominolar Suriye’ye kadar gelecek, Amerikalılar, Ruslar, İranlılar, Avrupalılar ve dahi kim varsa hepsi “dur bakalım ne olacak” diye seyredecekler diye mi bekleniyordu? Eğer öyle bekleyenler var idiyse, süzme ahmakmışlar, hesaba katılmaya değmezler.

İki.

Ortadaki tezgâh Erdoğan’a filan yönelik değil. Dünyanın hiçbir döneminde, hiçbir tezgâh, herhangi bir aktörü ortadan kaldırmak filan gibi motivasyonlarla gerçekleştirilmedi. Mesela 2. Dünya Savaşı Hitler’e yönelik değildi. Dünyanın paylaşımı içindi. Bu ölçüde yüksek maliyetli tezgâhlar, bu kadar ufak tefek amaçlarla kurulmaz. Erdoğan’dan kurtulmanın bin tane düşük maliyetli yolu var ve bana birkaç milyon dolar verseler, bu işin birçok formülünü üretirdim. Başkaları daha şık olanları da üretebilir. Daha önce söyledim, kimsenin Erdoğan’ı götürmeye niyeti yok.

(“Erdoğan’ı götürmenin formülünü üretirdim” lafını fazla iddialı bulanlar, Erdoğan’ı götürmek için bölgede devasa tezgâhlar kurulduğu iddiasını —yani Erdoğanlarından bir tür yarı-tanrı imal etmeyi—  fazla iddialı bulmuyorlar. Eh, bu onların tuhaf dünyası. Kendileri imal edip, kendileri inandılar. Onlar için yapacak bir şey yok. Ben, hâlâ aklı, izanı olanlara hitap ediyorum.)

Üç.

Ortadaki tezgâhta ne dokunacak olduğu baştan belli değildi. Dokunacak desen hâlâ değişebilir. Neyin dokunacağı kadar, kimin ne hissesi olacak olduğu da baştan belli değildi. Zaten o yüzden bir tezgâhtan söz ediyoruz. Bu bir maç. Filancanın sol beki beklenmedik bir bindirme yapıp, beklenmedik kalitede bir orta yaparsa, santraforun boşalttığı alana da orta sahadan uygun bir sızar, topa net bir kafa vuruşu yaparsa… Filan.

Erdoğan’ın yönettiği Türkiye, bu maçı fevkalade berbat oynadı. Mesela Çiller veya Yılmaz Başbakan olsaydı memlekette, memleketin başına gelmiş en büyük felaketler olarak, onlar bile bu kadar berbat oynayamazlardı. Erdoğan tarihin yırtılma döneminde, konjonktürün Türkiye için en çok fırsat barındırdığı bir dönemde, tarihi bir fırsatın kaçırılmasına sebep olmuş, olağanüstü basiretsiz biri. Bu şartlar altında, tezgâhta dokunacak desenin teferruatı hala netleşmemiş olsa bile, bizim bu işte hiçbir hissemiz olmayacağı az çok netleşti. Yegâne meesulü de Erdoğan’dır.

Dört.

Gülen’i yıllarca kollayanlar, yeri geldiğinde, lazım olduğunda, onu akıllıca kullandılar.

(Çünkü onlar mesela “Obama seçilmiş biri, her dediği doğrudur, onun her dediği olacak” filan demiyorlar. Zaten bu kadar ahmakça cümleleri Türkiye’de bile kuramazsınız. Ne demek “ben milletimin seçtiği biriyim, benim dediğim olacak” filan. Türkiye’de bile kimse bu lafları yemez, yemiyor. E, ne oluyor? Memlekette bir kutsal savaş atmosferi imal etmişseniz, herkes mecburen sindirmeye çalışıyor bu tür zırvalıkları. Neticede, Gülen’i sahneye süren özneler, Obama’ya bilgi bile vermemiş olabilirler. O derece yani…)

Gülen’i kullandılar ve Erdoğan sisteme enjekte edilen şeye, anlaşılan o ki, tam da tahmin edildiği gibi reaksiyon gösterdi. Öyle değil de şöyle reaksiyon gösterseydi, tezgâhtaki halının deseni değişecekti yani, onu demek istiyorum. Bir defa daha vurgulamak istiyorum ki, desen, yol boyunca, bütün aktörlerin yaptığı hamlelere göre, şekillendi. Hep öyle olur. Türkiye’de eğer bu ölçüde merkezi bir siyasi örgütlenme mümkün olmasaydı, Erdoğan yaptıklarının pek çoğunu yapamayacaktı ve işler de böyle yürümeyecekti.

Gülen’in istediği oldu mu, bilemem ama onu kullananların istediği oldu. Hatta muhtemelen fazlası oldu. Sürecin sonunda Türkiye’nin hisseleri azalmadı, hiç mertebesine düştü.

Beş.

Erdoğan etrafı yangın yerine çevirebilir mi? Çevirdi zaten. Ne kadar etrafı? Mesela Irak’ı, Suriye’yi? Kafkasya’yı, İran’ı, Doğu Akdeniz’i? Yok, o kadar etrafı değil. Ankara’yı, İstanbul’u filan. Eh Sur’u, Cizre’yi filan da unutmayalım. Ama tezgâhta işlem tamamlandığında, muhtemelen, çok daha sınırlı bir alanı yangın yerine çevirebilecek kudreti kalacak.

O kudreti elinden almayacaklar. Çünkü işlem tamamlandığında, işlemi tamamlayanlar için, Türkiye’den geriye kalan yerde kontrollü bir yangın çıkması istenmedik bir şey değil. Aksine, çok da ihtiyaç duyulacak bir şey. Dolayısıyla, Erdoğan’ın yarın öleceğini bilseler —Kadınlar Gününde kendi ömründen Erdoğan’a ömür dileyen kadın bu işi sahiden yapar mı bilmiyorum ama— Washington’da, Moskova’da terleyip duran adamlar ömürlerinden vermeyi gönülden arzularlar.

Dolayısıyla, Erdoğan —her zamanki gibi— farkında değil ama memleketi yakabilir olması, pek kimsenin umurunda değil.

Altı.

Avrupa’nın?

Avrupa bölgedeki denklemin tamamen dışında. Aslında Avrupa’nın iktidarsızlığı yeni bir hal de değil. Bırakın Arap Baharını filan, ta Avrupa’nın göbeğinde patlayan Yugoslavya krizinde bile aşikar olduydu Avrupa’nın iktidarsızlığı. Dolayısıyla, “Avrupa’nın menfaatine olan” ile “Avrupa’nın yapabileceği” arasında, giderek açılan bir makas var.

Görünen o ki, Türkiye’de olup bitenler, sadece Avrupa’yı endişelendiriyor. Ve sadece Avrupa, olmuş olanların olmakta olduğu gibi olmamasını sahiden istiyor. Ama olanların böyle olmasına da mani olamıyor, gücü yetmiyor. Süreç tamamlanıp Türkiye yangın yerine döndüğünde, “alın bu Türkiye’den geri kalanı, rehabilite edin” denip, ihale Avrupa’ya bırakılabilir bile…

Neticeten…

Birilerinin kaderini kendi kaderine bağladığınızda, kendisi için dövüşürken sizin adınıza ter dökmüş olacak neferler kazanırsınız. Akıllıca bir iş gibi görünüyor ama… Rakiplerinizin de eli bağlı değil. Onlar da, sadece sizi rehin aldıklarında, koskoca bir orduyu rehin almış olurlar. Klasik laf olacak ama bütün yumurtaları aynı sepete koymamak gerekir. Bu prensip, mevzumuz açısından şu manaya gelir: Eğer sıkışırsan, sepetlerden birini düşmanlara bırakır, savuşursun.

Eğer Türkiye’de siyaset düzeni 12 Eylülcüler tarafından böyle kurulmuş olmasaydı, Türkiye sıkışınca, yani Erdoğan rehin alınınca, Erdoğan’ı küpeşteden atıp kendisini kurtarabilirdi. Bu hal imkan haricine çıkınca… Daha önce de söylediğim gibi, küpeşteden atılacak şey Türkiye oluyor. Erdoğan kurtulmuş olmuyor ama Türkiye…

Demeyeyim artık…

Genel kategorisine gönderildi