Yemlenme Düzeni

Bilim insanları Allah’ın huzuruna çıkıp “artık sana ihtiyacımız kalmadı, insan bile yapabiliyoruz” demişler. “Yapın bakayım” demiş Allah. Bilim insanlarının biri eğilip yerden bir avuç toprak almaya kalkınca da, “kendi toprağınızdan, kendi toprağınızdan” diye seslenmiş.

Toprak mevcut olduktan sonra, gerisi kolay. (Bu cümledeki toprak kelimesi, her durumda, malzemenin yerini tutuyor.)

Kâinatın başlangıcından bu yana hiçbir şey yoktan var olmuyor, her şey durmaksızın yeniden örgütlenerek dönüşüyor. Dönüştükçe de yeniden örgütlenme kabiliyeti artıyor. (Bu cümledeki —ve başka yerlerde kullandığım— örgütlenme kelimesi de, aksi belirtilmedikçe, bir tür gevşek, kendiliğinden örgütlenmeyi kastediyor. Öyle Marksist jargondaki “gelin örgütlenelim ben de örgütün başı olayım” tarzı bürokratik, tasarım ürünü örgütlenmeyi değil.)

Türkiye’de —son dönemde yaşananlara gösterilen reaksiyonlara bakacak olursak— ufak bir işlemle dönüştürülüp kullanıma sokulabilecek bir “Kürt anasını görmesin” haletiruhiyesi yaygınmış.

İyi de…

Tastamam aynı malzeme, bambaşka işlemlerden geçirilse bambaşka mamullere de dönüştürülebilirdi. Ama alttan azıcık ısıtılınca, bahar görmüş badem ağaçları gibi dört yandan fışkırıvermesi de bir şeylerin göstergesi.

Neyin?

***

Thorleif Schjelderup-Ebbe gibi telaffuzu müşkül bir isme sahip olan Norveçli bir bilim insanı, bir yaz, köyünde tatil yaparken farkına varır ki, tavuklara yem verilirken her gün aynı tavuk diğerlerini püskürtüp karnını doyurur önce. Bu alfa pilicini takip eden piliç de her gün aynıdır. Üçüncü de pek değişmez. Ancak daha sonraki sıralarda düzen yavaştan kaybolur, kavgalar çıkar. Dün onuncu sırada karnını doyuran bugün on ikinci sıraya düşebilir, yarın dokuzuncu olabilir, filan. Schjelderup-Ebbe bu gözlemlerden pecking order (yemlenme düzeni diye tercüme edilebilir herhalde) bir teori çıkarır, sosyal sistemlerin hiyerarşik örgütlenmelerine dair.

(Yeri değil ama söylemeden geçemeyeceğim, bilim insanı olmak böyle bir şey. Tatil yaparken bile bir şeyler gözler, teoriler üretirsiniz, filan. Norveçli olmakla hiç alakası yok bu tutumun mesela. İlaveten, bırakın köyde tatil yaparken, mesai saatinde işini yaparken bile gözlem yapmaya teşebbüs etmeyen insanlara profesör unvanı vermekle de bilim insanı yapılamıyor. Unvanı böyle dağıtmanın ise Türk olmakla bir alakası olabilir gibi görünüyor.)

İmdi…

Öyle görünüyor ki, memlekette birileri, “ulan bizim Almanlara, Ruslara, Amerikalılara filan gücümüz yetmez, onları geçip onlardan önce yem yeme şansımız olmaz, hiç değilse Kürtlerden önce karnımızı doyurma statümüzü kaybetmeyelim” diye düşünüyor, daha doğrusu hissediyorlar.

Kimler?

Ulusalcılar mesela… Hani yüz yılda bir ancak çıkan lideri çıkarmış bir ulusun çocukları olmakla övünenler. Yedi düvele karşı dövüşmüş, damarlarındaki asil kan sayesinde hepsini püskürtmüş olduklarını düşünenler. Ama nedense, Cumhuriyeti kurduktan sonra, Amerikalılarla, Ruslarla, İngilizlerle filan dövüşmek yerine, memleketteki Rumlarla, Ermenilerle dövüşmeyi tercih etmişlerdi. Şimdi de bölgede fink atan düvel-i muazzama ile aşık atmaktansa, Kürtlere dünyayı zindan etmek kendilerine daha şık görünüyor. Daha şık değilse de, anlaşılan daha gerçekçi. Daha mümkün.

Başka kimler?

Osmanlıcılar mesela… Hani şu başka ülkeleri fethetme alışkanlığı olan cetleriyle övünenler. O cetlerin torunları olarak, “Suriye’de herkes hissesini alabilir ama Kürtlere su yok” demekteler.

***

Son dönemde yazdıklarımı okusalar, aha bu Ulusalcılar ve Osmanlıcılar, beni Kürtçü diye etiketlerler bir an tereddüt etmeden. Ama değilim. Hiç olmadım. Muhtemelen en son olacağım şeylerden biri de Kürtçülük. Ulusalcılık ve Osmanlıcılık bile daha az uzak yani, o derece…

Ama…

Uzun süredir deyip duruyorum ki, bu bölge artık Kürtler hesaba katılmadan yeniden düzenlenemez. Belki de düzenlenebilir, şu şartla: Türkler olanca imkânlarını Kürtlerin kaybetmesi için harcarlar, Kürtlerin takati kalmaz. Yani Türkler sıra kendilerine yaklaştığında, sırayı kollamayı bırakıp, Kürt tavuğa tebelleş olurlar. Kürtler karnını doyuramaz.

Ama o vakit Türkler de aç kalır.

Biz bu filmin benzerini daha önce gördük. Osmanlı ve İran birbirinin bileğini bükmeye çalışırken, Rusya diye bir aktör zuhur etti. Daha önce yoktu. Olacağı da yoktu, çünkü muhtemel hayat alanlarının tamamı Osmanlı’nın veya İran’ın etkisindeydi. Osmanlı ve İran ise, dönemin süper güçleriydiler, sadece bölge güçleri değil. Ama birbirleriyle vuruşurken, onların nüfuz alanlarında Rusya yükseldi.

Şimdi olursa, yine benzeri olur —ve zaten de benzeri olacak gibi görünüyor. Görünüyor ki, AKP Cumhuriyeti Kürtlerin elinin ciddi ölçüde zayıflamasına yol açabilecek kadar güce sahip —ama daha çoğuna değil.

Hâlbuki Türkler ve Kürtler bir arada davransaydı…

Kolay iş değildi elbette.

Bölgede Kürtlerin Türklerle ittifak yapmasının ne gibi neticelere yol açacağını tahmin etmek kolay değil. Ama bazı tahminlerde bulunmak da zor değil: İran için hoşa gitmeyecek şeyler olacaktı mesela. Rusya için de… Dolayısıyla, başta İran ve Rusya olmak üzere pek çok aktör, muhtemel bir Türk-Kürt ittifakını dinamitlemek için ne lazımsa yaptılar.

Gülen çetesi de bu işte üzerine düşeni yaptı. Neden bu işe böyle müdahil oldular, kendi hesabıma doyurucu bir açıklamam yok. Ta Akşam’da yazarken —bir açıklama olsun diye değil de bir tespit olsun diye— şu mealde bir laf ettiydim: Erdoğan’ın projesinde Kürtlere bir hisse var, İsrail’e yok. Gülen’inkinde ise İsrail’e var, Kürtlere yok.

(Bir parantez daha açayım: Neticede Erdoğan Gülen’i yendi güya ama hayata geçen Gülen’in projesi oldu. Ne iş? İlaveten, Kürtler neticede İsrail’le —ve tabii olarak da İran’la— anlaşacaklar. Kim kaybetmiş olacak?)

Kolay iş değildi ama o kadar da zor değilmiş galiba.

İmralı Notları’ndan anladığım kadarıyla, Öcalan devleti uyarıyor, “bu son şans” diye… Devlet son şansı değerlendiremezse ne olacak? Kürtler mesela İran’la ittifak bile yapabilirler. Öyle ima ediliyor. Şanı yüce devletimiz ise, PYD’nin Suriye’deki rejime yeterince muhalefet etmemesinden rahatsız. Yani kafayı takmış Esad’a, asıl oyunu ıskalayıp duruyor. Sen Kürtleri yanına almak için üstüne düşeni yap, ortada Suriye mi kalacak?

“İyi de, Kürtleri yanına almak için taviz verince, içerideki dengeler…”

Zorluk bu içerideki dengeler meselesinden kaynaklanıyor olabilir mi? Yani adıyla, sanıyla söyleyecek olursak, içerideki Kürt düşmanlığından… O Kürt düşmanlığı yüzünden seçimde oy kaybetme ihtimalinden…

Öyle görünüyor.

Eh öyleyse, kimsenin siyasi bir dehadan filan söz etmeye hakkı yok. Çünkü ülke içindeki Kürt düşmanlığını dengelemek o kadar da müthiş bir siyasi deha gerektirmiyordu. Bir defa, meseleyi taviz olarak adlandırmamak gerekiyordu ve çok da müşkül bir iş değildi. İlave olarak, çok can yanmıştı ve ahalinin büyük bölümü “artık yeter” noktasına gelmişti. Kürtlerle yürütülen bilek güreşinin başkaları, özellikle de İran ve Rusya için ciddi kazançlara yol açacağı da, makul bir biçimde hissettirilebilirdi ahaliye. O da o kadar yüksek bir siyasi profil gerektirmiyordu.

Aslına bakacak olursanız, mesela CHP tabanı, “Misak-ı Milli dediğimiz şey Kürtler olmadan müdafaa edilemez” dense, bunu makul bir ton ve üslupla söyleseniz, pekâlâ razı gelir. Antiemperyalist bir projenin bir zarureti olarak Kürt düşmanlığını rafa kaldırma —hiç değilse askıya alma— fikrini kolayca satın alır. Yani dolaptaki patlıcandan mesela imam bayıldı (üniter devlet olarak okuyun) yerine, bu defa karnıyarık (misak-ı milli olarak okuyun) yapsanız, pekala karnını doyurabilirdiniz Ulusalcıların.

Fatih olma hayali kuranlar ise, kendi tabanlarına, pekâlâ, “Diyarbakır’ı vermek nereden çıktı, Musul’u alacağız” hayalini satabilirlerdi. Bu durumda MHP’nin Türkçüleri bile Kürt dostu olabilirlerdi, o derece yani.

Yapmadılar. Kimse teşebbüs bile etmedi. Şimdi, ortaya çıkan neticeye bakıp, “ama memleketin sosyolojisi” filan gibi mazeretler üretmesin kimse. Aynı malzeme, başka türlü pişirilse, bambaşka bir yemek ortaya çıkacaktı. Hem Türklerin hem de Kürtlerin damak zevkine uygun şeyler olacaktı sofrada.

Şimdi? Şimdi Ruslar ve İranlılar karınlarını keyifle doyuracaklar. Artanlar Kürtleri doyurabilir belki. Ama Türklere zırnık yok.

Bu da siyaset oluyor bir nevi. Yerseniz, bunu yiyebilirsiniz. Karnınızı doyurur mu, orası meçhul.

***

Ağızlarını açınca antiemperyalist kahramanlıklardan başka laf etmeyenler, dünyaya misal olmaktan veya dünyaya nizam vermekten azına zar atmayanlar, bırakın alfa pilicini, kendilerinden bir adım öndekine bile efelenmeyi göze alamayıp, Kürtleri dövmekten bir kahramanlık çıkarmaya çalışıyorlar ya… Anlaşılan o ki tarih onlara derslerini Kürtlerden dayak yedirerek verecek. Mesele şu: Biz de dayak yiyenlerden olacağız.

Sonra?

Sonra “ne istediler de vermedik, bizi aldattılar” teranelerini dinleyeceğiz bir fasıl. Ahlaktan nasibi olmayan Erdoğan borazanları Kürt kelimesini bir küfür niyetine tükürecekler ağızlarından.

Ama…

Kürtlük Cemaatçilik gibi bir şey değil. Olabilecek olanları düşünmek bile tüyler ürpertici…

Genel kategorisine gönderildi