Rüzgâra Savrulan

Bu, çok uzun bir metin olacak gibi görünüyor. Ama bölemeyeceğim.

Eski bir AKP mebusu arkadaşım, İmralı Notları’nı okumuş, hararetle tavsiye etti. Öcalan’ın ve onunla birlikte hareket edenlerin derinliğinden çok etkilenmişti.

Benim gördüğüm, onun gördüğünü pek andırmıyor. Öcalan, hissettiğim kadarıyla, Küçük Prens’teki krala benziyor. Hani “sana ne emretmemi istersin” diye soran ve aldığı cevaba göre emir veren krala. Üstelik bu tutum, sanki, öyle omurilikten yönetilen, kendiliğinden, içselleştirilmiş bir tutum da değil. Hesaplı kitaplı bir tutum. Öyle davranmak için özel çaba harcıyor gibi…

Eh, akıllıca görünüyor, itirazım yok. Öcalan kral mı? Kral. Kral olunacaksa öyle olunsun zaten. Ama Öcalan’ın kavram haritası, dünyayı okuyuş tarzı çok problemli.

***

Mesela “Harran Ovası dört Hollanda’ya bedel” mealinde laflar ediyor ve ikide bir bölge halkının “ta Edirne’ye kadar mevsimlik işçi olarak gitmek zorunda kalması” yüzünden Kürt politikacıları suçluyor. Suçluyor demeyelim de, uyarıyor. Hani kendisi dışarıda olsa, bölgede, herkesin kendisine iş bulabileceği bir iktisadi düzen yaratabilecekmiş, böyle bir düzenin oluru varmış da bulmak için yeterince yaratıcı davranılamıyormuş gibi…

Öyle bir düzen mümkün değil. Hollanda, Harran ovası kadar verimli topraklar üzerinde oturuyor ama zenginliğini o toprakların verimliliğine borçlu değil. Çok daha fazlası lazım ve Hollandalılar, yüzlerce yıldır, o çok daha fazlasını üst üste koyarak zengin oldular.

Öyle mi?

E, evet, yüzlerce yıldır üst üste çok şey koydular ve bugünkü zenginlikleri, üst üste koydukları onca şey —mesela Philips— olmadan açıklanamaz. Kürtler kendi bölgelerinde aşiretçilik oynar, tarım üzerinden üretilen zenginliğin belirli ellerde yoğunlaşmasının mekanizmasının ince ayarını yaparken, Hollandalılar ticaret yaptılar, sanayileştiler, uluslararasılaştılar, bilim ve teknoloji ürettiler, filan. Ama bir yandan da Hollanda dışındaki kaynakları çaldılar.

Çalmış oldukları yanlarına kâr kalsın, bundan böyle artık çalmaları engellense, kısa süre içinde bugünkü zenginlik, bugünkü sosyal norm filan kalmaz ortada. Öyle olmasaydı, yüzlerce yıldır taş üstüne taş koyup biriktirdikleri ne varsa onlar zenginliği garanti ediyor olsaydı, Hollandalıların ve takımdaşlarının bugün Orta Doğu’da ne işleri olurdu? Oturur evlerinde, zenginliği tekrar tekrar üretip dururlardı. Ama eğer Orta Doğu’dan Avrupa’ya (bir kısmı da nihayetinde Hollanda’ya) giden kaynaklar kurursa… Yandı gülüm keten helva.

Neticeten… Bölgede zenginliğin üretilememesi, Kürt nüfusun Edirne’ye mevsimlik işçi olarak gitmek zorunda kalması, öyle emeğe saygı duyan ve onu zenginlik üretecek şekilde örgütlemeyi beceren bir siyasi iradenin eksik olmasıyla açıklanabilecek bir şey değil.

***

Dahası var.

Ama dahasına geçmeden belirteyim: Öcalan’ın kavram haritası yanlış ama zaten herkesinki yanlış. Yanlış olması, işe yaramaz olduğu manasına gelmez. İnsanlar binlerce yıl boyunca, âlemin dünyanın etrafında döndüğü gibi yanlış bir varsayıma sahip idiler. Ama bu, mevsimleri öngörebilmelerine, güneşin doğuş ve batış saatlerini tahmin edebilmelerine, hatta ay ve güneş tutulmalarının tarihlerini tahmin edebilmelerine mani olmadı.

***

Devam edeyim…

Öcalan, mesela Pervin Buldan’a, Nefertiti misali verip duruyor. Sadece bu misalde değil, sıklıkla, tarihin yol göstericiliğine işaret ediyor. Pervin Buldan’dan Nefertiti olmaz. Olursa? Vahim bir şey olur. Başta Pervin Buldan için…

Tarih bize yol göstermez. Hiçbir şey bize yol göstermez, çünkü yol yok. Biz yaparsak olur.

Erdoğan hakkında söyleyip durduklarımı, geçende tekraren özetlemiştim. Hakkında imal edilen efsanenin hiçbir gerçekliği yok gibilerden… Erdoğan’ın biricik farkı var: O da, yol aramıyor, yol yapmaya çalışıyor. Siyaset zaten odur. Ama 82 mevzuatı Türkiye’de siyasetçi bırakmadığından, siyaset sahnesindeki herkes durmaksızın —içinde yol olmayan dünyada— yol arayıp durduğundan, yol yapmaya çalışan bir adım öne geçiyor. Erdoğan da aha işte o.

Enteresan olan şu ki, durmadan tarihin yol göstericiliğine referans verip duran Öcalan da, dediklerine değil de yapmaya çalıştıklarına bakınca, aslında yol açmaya çalışıyor. Tıpkı Erdoğan gibi… Dolayısıyla memleketin kaderinin, bu dönemde, Erdoğan ve Öcalan tarafından tayin edilmiş olmasında şaşırtıcı bir hal yok.

Tıpkı Öcalan gibi Erdoğan da, sanki bir yol varmış da o yolu bulan adammış intibaı bırakmaya çalışıyor. Osmanlıcılık, ümmetçilik filan gibi, daha önce geçilmiş ve başarıya ulaştırmış yolları ihya etmeye çalışıyormuş gibi… Ama her şeyi, Osmanlıcılığı, İslam’ı, ümmeti, devleti ve saireyi, yeniden yazıyor. Keyfine göre…

***

Öcalan’ın kavram haritasında tuhaf olan iktisat ve tarih kavrayışından ibaret değil.

Mesela Sırrı Süreyya Önder’e, ikide bir, onun Türkmenliğini hatırlatıp, Babai isyanlarından filan söz ederek, manasız bir sosyoloji kavrayışı da sergiliyor.

Benim ana tarafım Balkan muhaciri… Sarı saçlı, mavi gözlü dayım, ata topraklarına gidip, kendilerinin aslında Karaman’dan gitmiş olanların soyundan geldiklerini ispatladı kendisine… Ee? Sarı saç, mavi göz? Canım, Karaman Türkmenleri de aslında sarı saçlı, mavi gözlüymüş… Artık her nedense, Karaman’da hiç kalmamış onlardan…

Neyse… Asıl diyeceğim bu değil. Dayım haklıysa, ben de Sırrı Süreyya Önder gibi Türkmen’im. İyi ama ben mesela, bin yıl daha yaşasam, bir Beynelmilel yapamam. Sırrı Süreyya Önder’in yaptıklarının hiçbirini yapamam. Onun başına gelenler benim başıma gelse, hayatta kalamazdım. Diğer her türlü işkence bir yana, Celal Adan’la aynı koğuşta onca yıl…

Sırrı Süreyya’yı kıymetli yapan onun Türkmenliği değil, yapıp ettikleri. Hadi benim Türkmenliğim şaibeli, ama Önder’le aynı topraklarda büyümüş, benzer genetik koda ve aynı kültüre sahip bir yığın kişi var. Hiçbiri Sırrı Süreyya olmadı.

“Türkmenlik önemsiz bir şey, tarihin akışında etkisi yok” diyor değilim. Var. Ama…

Şöyle deneyeyim:

Su önemli bir şey. Öcalan da başka bir bahaneyle suyu misal veriyor. Su dediğin, iki hidrojen ve bir oksijen. Ama su haline geldiklerinde, artık oksijen oksijen gibi davranmıyor. Mesela -183 derecede buharlaşmıyor. “E ama hidrojen mani oluyordur” diye aklınıza geliyorsa, onunki daha vahim, -253 derecede buharlaşıyor hidrojen.

Tekrarlayayım: Oksijen kendi başına -183 derecede, hidreojen kendi başına – 253 derecede buharlaşıyorken, ikisi bir araya geldiğinde, taa 100 dereceye kadar buharlaşmıyorlar. Su emergent (zuhur eden) bir şey ve kendisini meydana getiren bileşenlerin davranışlarından tahmin edilemez bir davranış sergiliyor. Dahası, oksijeni ve hidrojeni meydana getiren bileşenler —elektron, nötron, proton filan— aynı. Ama oksijen halinde örgütlendiklerinde başka, hidrojen halinde örgütlendiklerinde başka davranışlar sergiliyorlar. Çünkü oksijen ve hidrojen filan da —geriye giderseniz elektron, proton filan da— emergent unsurlar.

Türkmenlik, Kürtlük ve saire, hepsi emergent entiteler. Dahası, Türkmenlerin fi tarihinde isyan etmiş olmaları, onların isyancı oldukları manasına gelmez. Nasıl ki suyun oda sıcaklığında sıvı halde olması onun sıvı olduğu manasına gelmezse… Mesele Türkmenlik değil, nasıl örgütlenildiği yani. Türkmenlerin kendi içinde nasıl örgütlendikleri ve Türkmen olmayanlarla birlikte örgütlendiklerinde hangi rollerin onlara düştüğü… Zaman içinde bu örgütlülüğün nasıl değiştiği, filan. Hollandalılar, Hollanda kültürü ve iktisadı ve dahi sosyolojisi, aha işte o örgütlülüklerin tarihiyle açıklanabilir şeyler.

Demem o ki, Türkmen olmak, olmamaktan farklıdır, tamam. Ama muhayyel bir Türkmenlik üzerinden tarih yazılmaz, gelecek inşa edilmez. Türkmen dediğin, kendisi şehirleşmeye dirense bile, neticede çare kalmadığında şehirleşir mesela ve şehirleşmiş olması Türkmen olmasından daha çok ehemmiyet taşır nasıl davranacağı üzerinde. Şehirde esnaf olması ile işçi olması arasındaki fark, Türkmen olması ile olmaması arasındakinden daha önemlidir dünyayı kavrayışında, tercihlerinde…

Sırrı Süreyya Önder’i özel kılan şey, onun Türkmen olması değil. Belirli bir tarihte Siyasal’da okuması, okurken dünyayı değiştirmeye heves etmesi, elindeki imkânlar elinden alınınca pes etmemesi, başka türlü denemesi ve saire özellikleri. Benim özet olarak kullandığım tasnifle, kendisini dünyadan alacaklı değil, borçlu hissetmesi. Önder’i biricik kılan özelliklere sahip olan birçok kişi var, pek azı Türkmen. Bazısı Kürt, bazısı Alman, bazısı Puerto-Rico’lu filan. Çünkü bu tür özellikler, genetik olmaktan çok sosyolojik özellikler. Her toplum —bütün kompleks sistemler gibi— müsrif birer sistem. Bir yığın futbolcu adayının içinden birkaç yıldız çıkarıyor mesela ve her yıldız, bir yığın futbolcu adayının hayalleri pahasına çıkıyor. Eğer onca aday harcanmazsa, o yıldız da çıkmıyor.

Hakkını yemeyeyim, Öcalan Türkmenlere, Kürtlere veya başkalarına bir takım üstünlükler atfederek ırkçılık filan yapmıyor. Ama durmadan insanların etnik kimliklerine, aşiret bağlantılarına filan gönderme yapma ihtiyacı hissetmesi de tuhaf.

Yeri gelmişken söyleyeyim, kimse “ben Türk’üm” dediği için Türk olmaz, kendisine “sen Türk’sün” dendiği için Türk olur. Yani dışarıda başkaları olmasa, kimse bir şey olmaz. Oksijen filanca derecede buharlaşır ama o derecede buharlaşan ve bizim oksijen dediğimiz şey, bir yığın oksijen atomunun toplamıdır. Herhangi bir oksijen atomu buharlaşmaz. Yani buharlaşma denen davranış, bir tek atomun niteliği olamaz.

Dolayısıyla, oksijenlik diye bir hal var, ancak çok sayıda oksijen atomunun bir araya gelmesiyle zuhur ediyor. İlaveten, ancak oksijen olmayanlar da varsa bir mana ihtiva ediyor. Türkmenlik de öyle bir şey… Sırrı Süreyya Önder, kendi başına Türkmen filan değil yani.

Daha mühimi şu: Laboratuvar şartlarında saf oksijen —veya daha doğrusu neredeyse saf oksijen— elde edilebilir. Ama tabii ortamda saf oksijen, saf su filan olmaz. Dolayısıyla Türkmenlik filan denen şey de olmaz. İyi ki olmaz. Âlem, saflıkların ortadan kalkması sayesinde durmaksızın zuhur edip duran bir âlem. Anadolu’da kendilerine Türkmen denenlerin ataları, buraya gelirken “biz Türkmen’iz” diye gelmediler. Zaten ziyadesiyle karışıktılar da… Ama buradakiler onlara “siz Türkmen’siniz” dedi. Birbirlerinin yanında, yerlilerden ayrı durmaya da gayret ettiler bir süre. Ama sonra karışmaya başladılar. Karışmaya devam edip duruyorlar.

***

Netice olarak…

Öcalan’ın dünya kavrayışı, eğer dile getirdiklerine bakarak okuyacak olursak, modern ve Aydınlanmacı bir kavrayış. Yanlış ama yanlış olduğu halde, birkaç yüzyıl içinde çok iş yapmış, dünyayı değiştirmiş bir kavrayış. Mesele şu, dünyanın şimdi de değiştirilmesi gerekiyor, büyük ölçüde de modern ve Aydınlanmacı kavrayışın dünyayı zehirlemiş olması yüzünden… Yani modern kavrayış dünyayı bir yerden alıp bir yere taşıdı. Bu süreçte bir yığın iyi şeye zemin oldu. Ama bir yığın da olumsuz yan ürünü birikti. Bugün dünyanın hâlâ değiştirilmesi gereken bir yer olmasına yol açan esas sebep de, tastamam o yan ürünler.

Öcalan Önder’i, Buldan’ı, Baluken’i, —onlarla konuşurken— dışarıdaki aktörleri tahlil ederken, böyle bir kavram haritası istihdam ediyor. Ama politika üretirken? Birden bambaşka bir kavram haritası devreye giriyor. Orada, yukarıda da dediğim gibi, yol yapmaya, yol açmaya çalışan bir adam zuhur ediveriyor. Oksijeni hidrojenle bir araya getirelim, olmadı mı, o halde hidrojenle kloru bir araya getirelim bakalım, deva olacak mı diye çabalayan biri…

Bugün Kürtler, bundan mesela otuz yıl önce hayal bile edemeyecekleri bir güce sahipler. Kürtler hep vardılar ama Kürtlük hiçbir tarihte bölgenin, hatta dünyanın gidişatını etkileme şansına bugünkü kadar sahip olmadı. Yani, bir anlamda, Kürtlük son otuz yılda yeniden zuhur etti, diyebiliriz. Bu işte Öcalan’ın hissesi nedir, konjonktürün hissesi nedir, bilemem. Ama görünen o ki, özellikle Kürtler arasında, hissenin neredeyse tamamını Öcalan’a yazanlar azınlık değiller. Öcalan da bunun farkında.

Dahasının da farkında… Eğer hisselerin tamamı Öcalan’a devredilirse, Kürtlerin bugünkü konumlarından elde edilebilecek faydaların devşirilmesi zor. Hatalı dünya tasavvuru, sosyolojiyi bir fabrika gibi okumasına yol açan dünya kavrayışı, böyle pozitif, manalı bir neticeye varmasına yardım ediyor. Hisseler, olabildiği ölçüde Kürtler arasında üleşilmeli. Aradan birileri çıkıp büyük hisseler elde etmemeli. Tamam, Öcalan’ın imtiyazlı hisselere sahip olduğu kabul edilmeli ama kalanları büyük ölçüde paylaşılmalı. Kürtlük ancak böyle sürdürebilir büyümesini, en azından ancak böyle koruyabilir kazandıklarını…

Kitabı bana hararetle tavsiye eden arkadaşımın gözünü kamaştıran da, belki, Öcalan’ın, muhataplarının hiçbirinin idrak edemediği bir gerçeğin farkında olması: Kürtler kazandıklarını kendi başlarına koruyamazlar, büyütemezler. Dolayısıyla onun sayesinde kazanıldığı düşünülen her şeyi, Kürtler adına, başkalarıyla paylaşmaya razı. “Razı” kelimesi yetmedi, hevesli demek gerekiyor. Öcalan, elindeki son derece sınırlı imkânlarla, hem Kürtler, hem Türkler, hem bölge halkları ve hatta insanlık için gelecek vaat eden bir yol açmaya çalışıyor. Ama muhatapları, ellerindeki neredeyse sınırsız imkânlar ve olağanüstü konjonktür desteğine rağmen, Öcalan’ın gördüğünü göremiyorlar.

Görünen o ki, 7 Haziran seçimlerini müteakip rüzgâra savrulan fırsat, sadece Türkiye’nin istikbali değilmiş. Bütün bölgenin istikbali hiç uğruna heder edilmiş. Eğer biraz akıl ve sağduyu olsaymış, bugün bölgede elbette yine Rusya’nın, Amerika’nın, İran’ın hisseleri olacakmış ama şimdi olacağına kıyasla son derece düşük olacakmış. “Bütün dünya bize karşı”cılar, o karşı çıktıkları kim varsa hepsinin hisselerine tavan yaptırmışlar?

Neden yaptırmışlar?

Anlaşılan o ki, manasız ve tedavisi zor bir “Kürt anasını görmesin” takıntısının payı var. İlaveten, yapıp ettiklerinin hesabını verme korkusuyla ortalığı yangın yerine çevirme ihtiyacı da var. Ama hepsinin altında, akla ziyan bir zekâsızlığa rağmen sahip olunan dehşetli bir mesnetsiz özgüven var.

***

Buradan sonra ne olur?

Anlaşılan o ki, son altı ayda PKK’ya sahiden ciddi ölçüde zarar verildi. Yani altı ay önceki PKK’nın kolu kanadı kırıldı. Mesele şu ki, PKK dediğiniz şey öyle sabit bir nesne değil. Bir canlı organizma. PKK’yı var eden sosyoloji, kırılıp dökülenleri tamir etmek üzere seferber olmuş gibi de görünüyor. PKK’nın bir organizma olduğunu fark edemeyip, Kandil’de şu kadar kişiyi öldürdüğünde mesafe kat ettiğini zanneden zavallı akıl, şimdi, bambaşka, şimdiye kadar görülmemiş, bilmediği, tanımadığı bir düşmanla karşı karşıya. O düşman, üstelik, mesela Öcalan’ın “durun, yapmayın, siz kardeşsiniz” uyarılarına kulak da asmayabilir, çünkü çoğu Öcalan’ın tutuksuz olduğu dönemleri bilmiyor. Öcalan onlar için bir sembol olmayı sürdürebilir ama Öcalan’a rağmen Öcalan’ı kurtarmak filan gibi misyonlara da sürüklenebilirler.

Yani, görünen o ki, son fırsat da kaçırılmış durumda.

Sonumuz hayrolsun diyeceğim de…

Geçende birine hatırlatma ihtiyacı hissettim, bildiğiniz fıkradır: Köyü sel basacağı haberi gelmiş, köylü kaçmaya başlamış. Papaza “kaçalım Peder” demişler, “beni Tanrı korur” demiş. Su yükselmeye başlamış, eşyalarını kaçırmaya çalışanlar sandalla gelmişler, “gel Peder” demişler. “Beni Tanrı korur” demiş. Su yükselmiş, yükseldikçe Peder Kilisenin üst katlarına, nihayet çatıya çıkmış. Helikopterle gelmişler, “gel Peder” demişler. “Beni Tanrı korur” demiş. Derken su çan kulesini de aşmış, Peder boğulmuş. Öbür dünyada Tanrı’nın huzuruna çıkmış. Tanrı’ya sitem etmiş, “sana güvendim ama beni kurtarmadın” gibilerden. “O köylüyü, o sandalı, o helikopteri kim yolladı zannediyorsun” cevabını almış.

Eh, anladınız siz onu…

Genel kategorisine gönderildi