Ya Tutarsa

Dün Ertuğrul Özkök’ün bizim kıyılarımızda yaşanan bir insanlık trajedisinin hikâyesini Paris Match’ten derlediği bilgiler üzerinden yazmasını misal vermiştim. Ne dediğim, ne demek istediğim bence aşikâr. Yine de, eğer bu mevzuu birileriyle yüz yüze konuşuyor olsaydım, dediklerimle hiç alakasız tavırlara muhatap olacaktım.

Konuştuğum kişilerin siyasi tercihlerinin hiç ehemmiyeti yok, bilgiç bir tavırla diyeceklerdi ki özetle, “çok safsın, Paris Match hiç de senin düşündüğün gibi masum değil.”

Eh, kimsenin masum olmadığını bilecek kadar yaşadım. Kimseden masumiyet beklemeyecek kadar da… Paris Match de dünyaya belirli bir pencereden bakıyor. O pencere de —her pencere gibi— bir yığın şeyi dışarıda bırakıyor. Özellikle de Fransızların müesses nizamının işine gelmeyenleri…

Ama mesele, herkesin bir penceresi olması değil.

***

Memlekette birileri, Mustafa Kemal’in Nutuk’ta anlattığı tarihi sahiden tarih zannederek, ona tarih muamelesi yaparak dünyaya bakıyor. Onlara sorarsanız, Mustafa Kemal Türkiye’yi yoktan var edecek sihirli formülü bulmuş, hatta kendisini anlayamayan silah —ve dava— arkadaşlarına rağmen de o formülü hayata geçirmişti. Sonra —Atatürk Türkiye’sinde her nedense ve her nasılsa cahil kalmayı sürdüren— ahali, elbette Atatürk Türkiye’sinin önlenemez yükselişinden dehşet duyan emperyalist güçlerin oyununa gelerek, insanlık tarihinin bu nadide eserini tarihe gömmüştü. Bu arada, aralarında muhtelif uzlaşmaz çelişkiler olan Batılı güçlerin, Türkiye’nin önünü kesmek bahse konu olduğunda hiç tereddütsüz ittifak yapmaları da bu şahane tarih kurgusunun önemli bir bileşeni elbette…

Memlekette başkaları da, dünyaya sahip olmaya karar vermiş olan Batılı güçlerin Osmanlı’yı devirmek için türlü oyunlar tezgâhladıklarına inanıyor. Malum güçlerin kendi aralarında da dövüştükleri oldu tabii, ama sadece Osmanlı’nın defterini dürme faaliyetine mola verdiklerinde… Dünyayı böyle görenlere kalırsa, Mustafa Kemal —bilerek veya bilmeyerek— Batılıların projesini hayata geçiren biri.

İki hikâyenin çok ortak noktası var.

Biri, bütün dünya güçlerinin Türkiye’den çok korkuyor olduğu —nasıl korkmasınlar, eğer bir belini doğrultacak olursa… Dolayısıyla, Türkiye’de yaprak kımıldasa teyakkuza geçiyorlar. Daha doğrusu, Türkiye’ye dair her konuda, hep teyakkuz halindeler. Özel olarak Türkiye’ye…

Daha önce söylemiş olmalıyım, Bernard Lewis, What Went Wrong adlı kitabının bir yerinde, mealen şöyle diyor: “Başka medeniyetler başları derde girdiğinde ‘bunu bize kim yaptı’ diye sordular, Türkler ise ‘nerede yanlış yaptık’ diye…” Eh, eğer Lewis haklıysa, sahiden öyle bir farkımız vardıysa, elbirliğiyle o farkı ortadan kaldırmış olmakla övünebiliriz yani.

***

Benim dünya tasavvurum farklı.

Dünyadaki her öznenin Darwinci bir rekabet içinde olduğundan, mesela Almanya’nın Türkiye ile rekabet içinde olduğundan hiç şüphem yok. Ama Almanya için Türkiye, mesela Fransa kadar ciddi bir tehdit değildir diye de düşünüyorum. Öte yandan, Almanya ile Fransa, pekâlâ, Türkiye’nin başını derde sokmak için ittifak yapabilirler. Ama Almanya, Fransa’nın başını derde sokmak için —eğer bir faydası olacaksa— Türkiye ile de ittifak yapabilir. Bu hal, herkes için, her şartta geçerli. Yani Türkiye’nin öyle çok özel bir pozisyonu yok. Türkiye üzerinde oynanan oyunlar da öyle çok özel, nadir rastlanan şeyler değil. Ama mesele şu ki, Türkiye hanidir kimse için ittifak yapmaya değer, ittifak yapıldığında kayda değer bir katkı sağlayacak bir aktör değil.

Osmanlı’nın Batılı emperyalist güçlerin marifetlerinin neticesinde yıkıldığından da şüphem yok. Daha doğrusu, Osmanlı’nın yıkılışında Batılı güçlerin rol aldığından… Ama bence zaten Osmanlı, yaşaması gerektiğinden uzun yaşamıştı. Daha önce yıkılsaydı, bu topraklarda yaşayanlar için daha hayırlı olacaktı yani. Ama bu hususu geçelim, asıl mühim olanı şu: Osmanlı’yı elbette yıkmaya çalışacaklardı. Onlar rakip. Özel olarak Osmanlı ile cebelleşmiş filan değiller. Mesele Osmanlı’yı yıkmaya çalışanların faaliyetlerinde değil, Osmanlı’nın yıkılmamanın formülünü bulamamış olmasında…

Cumhuriyeti, batan Osmanlı transatlantiğinden denize —başarıyla— indirilmiş bir filika olarak görüyorum. Ama Cumhuriyetin Osmanlı ile yaptığı gölge boksunu fazla uzattığını, insan yetiştirmeye ihtimam göstermediğini, neticede bir yığın vasıfsız insanın —sırf başlarını açtıkları, bıyıklarını kestikleri için— sosyal statü sahibi olabilir duruma geldiğini, bu halin da başımızı ağrıtan şeylerin ana sebebi olduğunu düşünüyorum. Yani Bosna’ya, Afganistan’a, Irak’a, Gazze’ye kimseyi yollamadan gazetecilik yapılabilmesi, Cumhuriyetin yol açtığı bir hal. Bosna’ya filan gitmeye lüzum yok, kadınlar başını açsın, erkekler bıyıklarını kessin, ayakkabıları da dışarıda çıkarmayın, kâfi.

Cumhuriyetçiler Bosna’ya, Gazze’ye muhabir yollasalardı, elbette —şimdi Paris Match’in yaptığı gibi— Cumhuriyetçi bir perspektifle yayınlayacaklardı her şeyi. Ama o, şimdi olduğundan başka şey olurdu her şeye rağmen.

Bu ufak tefek farklar bizim memlekete vaziyet etme hevesinde olanları kesmez. Onlar, yüz küsur yıldır, kestirmeden memleketi abad etmenin peşindeler. Sihirli formüllerini tatbik edecekler, memleket, bir tek doğru dürüst gazeteci yetiştirmeden, bir tek doğru dürüst gazetesi olmadan… Hoop! Bir bakacaksınız dünya gücü oluvermiş.

Bir dakika! O kadar da kolay değil tabii… Gazetecisi, romancısı, bilim insanı, mimarı filan olmasa da olur ama, şöyle dört başı mamur bir lideri olmadan asla! Atatürk —birileri için— oydu işte. Erdoğan da —diğerleri için— o. Aymaz olan, ahmak olan benim. Memleketin doğru dürüst gazeteleri, doğru dürüst üniversiteleri, doğru dürüst şehirleri olması lazım deyip duran, asıl kritik faktörü ıskalayan benim.

***

Murphy yasalarından biri şöyle: Kestirme iki nokta arasındaki en uzun yoldur.

Türkiye yüz küsur yıldır, mevcut katlanılamaz halinden hayal ettiği hale bir kestirme arıyor. “Arıyor” demek pek de hali anlatmıyor. Türkiye’de hemen herkes, tarihte Türkiye’yi periferiye iten kırıklığı tamir etmenin, memleketi şıp diye dünyanın merkezindeki asli yerine yerleştirivermenin formülünü zaten bulmuş durumda. Ama işte o melun dış güçler yok mu? İşi gücü Türkiye’yle uğraşmak olan o dış güçler, ellerindeki sihirli formülle memleketi uçuracak olanların oyunlarını sezip, karşılarındaki kesimleri destekleyerek… Anladınız siz onu, her iki tarafın hikâyesi de aynı.

Hayır, acıklı olan, bu kadar az bilgiyle, bu kadar az çabayla, bu kadar düşük vasıfla, bu kadar büyük bir projeye soyunmaktaki ölçüsüzlük de değil. Acıklı olan, her iki tarafın da, arada bir beliren vasıflı insanları, doğru dürüst gazete, bilim, siyaset, mimarlık filan yapmaya soyunanları şıp diye teşhis edivermeleri ve anında ittifak ederek onları analarından doğduğuna pişman etmeleri. Sonra, yeniden kendi mevzilerine çekilip, “ah ulan memleketi bana verseler ne güzel uçuracaktım ama şu karşı mevzideki hainler yok mu” minvalinde, kendilerini dokuz köyden kovulmuş doğrucular, hakikat arayıcılar filan diye konumlandırıveriyorlar. (Söylemek lazım gelmese gerek ama yine de söyleyeyim, o sözünü ettiğim nadir yetişen vasıflı insanlardan biri olduğumu düşünerek, önüm kesildiğinden müşteki olarak filan etmiyorum bu lafları.)

Bu yüz küsur yılı kestirme aramak, simya yapmak, bir anda şıp diye adam olmak hayallerine yatıracağımıza doğru dürüst gazeteler, üniversiteler, şehirler yapmaya harcasaydık, şimdi çok daha içe siner bir halde olacaktık. Almanya elbette Türkiye’nin kat ettiği mesafeden rahatsız olacaktı. Elbette memleketin içine Alman Vakıfları ve saire marifetiyle elini sokmaya teşebbüs edecekti… Ama çok daha başarısız olacaktı.

Doğru dürüst gazeteler, üniversiteler, şehirler yapmak meşakkatli iş. Biz filanca liderin şöyle bakırı altına çeviriverecek olduğu zannını imal edip yayalım.

Bir tutarsa!

Genel kategorisine gönderildi