Sineğin Akıbeti, Bizim Akıbetimiz

Mahçupyan mevcut çatışmalı süreç ile ilgili olarak, memlekette yazıp çizenleri (a) PKK yanlısı veya sempatizanı ya da AKP karşıtı olanlar ile (b) AKP yanlısı ve/veya PKK karşıtı olanlar olarak ikiye bölmüş (http://www.aksam.com.tr/yazarlar/etyen-mahcupyan/guzelim-catisma-varken-niye-muzakere-olsun/haber-484193). Eh herhalde bu iki kategoriye girenler vardır. Belki çokturlar da… Hatta belki de bu iki kategoriden herhangi birine girmeyenler pek azınlık kalmışlardır. Ben memlekette yazılıp çizilenleri takip etmeye, uzun süredir, günde yirmi dakikadan daha çok vakit ayırmıyorum. Dolayısıyla malumatım eksik. Mahçupyan haklıdır herhalde.

Mahçupyan haksızsa –yani memleket onun tarif ettiği gibi ikiye bölünemiyorsa, başkaları da varsa– zaten haksız. Ama eğer Mahçupyan haklıysa, yani memleket PKK yanlıları ve AKP yanlıları diye ikiye bölünmüşse başımız fena halde dertte demektir.

***

Son derece klişe bir metafora müracaat edeyim. Eğer Erdoğan ve AKP, 7 Haziran sonrasında yapıp ettiklerini meşrulaştırırken dayandıkları bütün iddialarda haklılarsa, cama konmuş sineği öldürmek için cama taş atıyorlar.

Sinek fena, tamam. Öldürülmeli, çünkü odanın içindeki herkesi rahatsız ediyor, hasta edebilir ve saire, tamam. Eğer bütün bunlarda haklılarsa bile, yapıp ettiklerinde haksızlar. Yanlış yapıyorlar.

Bir defa sineğin odanın içine girmesi değilse de bu kadar semirmesi, Erdoğan’ın Başbakan olduğu AKP Hükümetlerinin döneminde gerçekleşti. Sır değildi, uluorta konuşuluyordu sineğin nasıl semiriyor olduğu… O vakit de birileri Türkiye’yi Erdoğan yanlıları ve Erdoğan karşıtları olarak ikiye bölmüş, sineğin yapıp ettiklerini gündem dışı bırakmıştı.

Neticede sinek cama kondu. Şimdi attığınız taş sineğe değer mi, meçhul. Ama cama değeceği kesin. Camı kıracağı kesin. Taş sineğe değmezse, sinek uçup gidecek. Biz kırık camlı bir odada oturmaya mecbur kalacağız. Taş sineğe değerse, sinek ölecek. Ama biz yine kırık camlı bir odada oturmaya mecbur kalacağız.

Yani sineğin akıbeti meçhul ama bizimki değil.

***

Tekrar pahasına, kendi pozisyonumu özetleyeyim:

  1. Kürtler, 90’ların sonlarından itibaren, bölgedeki yegâne aktif aktör olarak temayüz ettiler.
  2. Tunus’ta başlayan süreç, dominoları devire devire, Kürt bölgesine dayandı. Bölge dünyanın en iltihaplı alanı haline geldi. İltihap, kendilerini mevcut dünya düzeninin antikorları olarak gören bütün aktörleri bölgeye davet etti.
  3. Bahse konu olan aktörler bölgeye avdet etmeden önce, iltihabın temizlenmesi işini Türkiye’ye ihale etmeye eğilimli idiler. Kürtler, bilhassa Türkiye Kürtleri, bu eğilime uygun olarak Türkiye ile ittifak yapmaya, kendi kazanımlarını Türkiye ile üleşmeye razı geldiler. PKK, Kürt sosyolojisindeki bu değişime direnemeyeceğini idrak edip vites küçülttü.
  4. Erdoğan-Davutoğlu ekürisi, Türkiye’nin yükselen yıldızının kendi maharetleri, pozisyonlarının tabii neticesi olduğu zannını ürettiler ve yaydılar. Bu süreçte, kendileri dışında kimsenin herhangi bir şey kazanamayacağı bir oyun kurmaya teşebbüs ettiler.
  5. Yaptıkları her şey, bölgedeki iltihabın artmasına ve yayılmasına sebep oldu. Tabii olarak, düzenin sahipleri bölgeye üşüştü.
  6. Irak ve Suriye Kürtleri bu süreci son derece maharetle yönettiler ve kendi aralarında çelişkiler bulunan bütün dünya güçlerinin ortak müttefiki konumunu elde ettiler. Bu süreçte PKK, Türkiye Kürtlerinin Suriye ve Irak Kürtlerine entegre edilmesi vazifesini icat etti ve kendisine yeni bir istihdam alanı yarattı. Böylelikle lüzumsuzluktan yeni bir lüzuma terfi etti.
  7. Erdoğan-Davutoğlu ekürisi, şimdi, PKK’nın sahiden de lüzumlu bir aktör olduğunu, onsuz olmayacağını teyit edecek işler yapıyorlar.

Yani ortada PKK yanlıları ile AKP yanlılarının dövüşü diye bir şey yok. Her iki taraf da, yani hem PKK ve hem de AKP aynı projeye hizmet ediyorlar: Büyük Kürdistan’ın kurulması projesine… Türkiye’nin Kürtlerinin “Türkiye’de bize yer yok” demelerini sağlayacak şekilde dönüştürülmesi projesine…

PKK’nın neden bu işe gönüllü yazıldığı konusunda iyi kötü bir fikrim var: Eğer şartlar on ay önceki gibi sürseydi, söz temsili Karayılan veya Bayık gibi aktörler, ömürlerinin kalanını kodeste geçirmek zorunda kalacaklardı. Şimdi ise, bağımsız bir Büyük Kürdistan’da Bakan, Başbakan filan olma ihtimalleri var. Neticede PKK, modern ve merkezi bir teşkilat. Bütün modern/merkezi teşkilatlar gibi, tepedeki sekiz-on kişinin iradesiyle manevra yapabilir. Bu süreçte de öyle olmuş olabilir.

Eh, AKP’nin PKK’dan eksiği yok, fazlası var. PKK herhangi bir karar vermeden önce, neredeyse bütün unsurlarının katıldığı uzun ve bıktırıcı tartışmalar yapıyor. Bu tartışma sürecinin aşağıdan yukarı işlediğini düşünmek fazla hayalci olur. Ama yukarıdan aşağı sürecin, gerektiğinde haftalar süren bir ikna çabası gerektirdiği de vakıa. AKP’de böyle bir ihtiyaç da yok. Erdoğan direksiyonu çevirince, Davutoğlu, Bozdağ, Ala gibi en omurgasızlar başta olmak üzere herkes anında dönüyor. Gazete görünümlü AKP bültenlerinin köşelerinde yazıymış gibi şeyler yazan ahlaksızlar korosu, daha dün neler dediklerini unutup…

Sonra, Erdoğan korosunun böyle davrandığını söylemiş olan Mahçupyan… Neyse…

***

Mahçupyan’a ipucu vereyim.

PKK kazanacak. Büyük Kürdistan kurulacak ve Karayılan, Bayık gibi adamlar saygın birer aktör olarak siyaset yapıyor olacaklar.

AKP de kazanacak. Erdoğan butik bir devletin Başkanı olacak. Davutoğlu’na da herhalde bir rol düşecek. Erdoğan direksiyonu çevirince anında çark eden bütün o ahlaksızlar da bir biçimde yazıp çizmeyi sürdürecekler. “Yedi düvele karşı dövüştü, dünya lideri ne güzel” diye güzellemeler çiziktirecekler. AKP’nin savcıları/yargıçları durumuna gelmiş zevat mesela, “siz olmasaydınız dünya lideri yedi düveli bozguna uğratacaktı” deyu, memleket içinde cadı avını şehvetle sürdürecekler ve elbette karşılığını alacaklar.

Birileri ise kaybedecek. Mesela ben kaybedeceğim, o kesin. Ama neredeyse aynı kesinlikle söyleyebilirim ki, Mahçupyan da kaybedecek.

Genel kategorisine gönderildi