Tavşanın Kulakları

Bugün –benden bir hayli genç– bir arkadaşımla aramızda şöyle bir sohbet geçti:

–       “Türkiye bitti” diyorsun yani…

–       Öyle diyorum, baksana şu üsluba. Bunca yıl bu memlekette yaşadın. Benzerine şahit oldun mu?

–       Olmadım.

Bu “olmadım” cevabı sahiciydi ama içinde biraz “iyi de ben iş adamıyım, bunlar benim için çok şey söylemiyor, netice ne, netice” sitemi de varmış gibi geldi.

Kendisine söylemedim.

***

Şimdi hem ona, hem de size bir fıkra anlatayım.

Aslan canı sıkkın oturuyormuş. Yalakası tilki “hayrola kralım, canınızı sıkan bir şey mi var” diye sormuş. “Bilmem,” demiş aslan, “sebebini bilmiyorum ama içimde tuhaf bir sıkıntı var.” “Kolay,” demiş tilki, “şuradan tavşanı çağıralım, ona birkaç tokat atın, kendinizi daha iyi hissedersiniz.”

Aslan tilkiye şöyle aşağılayarak bakmış, “yahu koskoca ormanlar kralı, öyle sebepsiz yere tavşanı tokatlamak olur mu?”

Tilki yine “kolay,” demiş, “’senin kulakların neden böyle uzun’ dersiniz, sebep de bulmuş olursunuz.” Aslanın pek içine sinmemiş ama iç sıkıntısı bir türlü geçmeyince çağırmış tavşanı, tutmuş kulaklarından, “senin kulakların neden böyle uzun” diye pataklamış. Sahiden de sıkıntısı hafiflemiş.

Gel zaman, git zaman, aslanın yine meyus oturduğunu görmüş tilki. “Hayrola” demiş yine. Yine aynı cevabı almış. Yine tavşanı çağırıp tokatlamayı teklif etmiş. Aslan “iyi de her defasında…” demiş. Bir soluklandıktan sonra “yine ‘senin kulakların neden uzun’ diye mi döveceğiz” diye sormuş, aklına yatmadığını belli eden bir sesle.

“Düşündüğünüz şeye bakın yüce kralım,” demiş tilki, “’git şuradan bana iki paket sigara al’ dersiniz, eğer filtreli sigara alırsa ‘ben filtresiz istemiştim’ diye, filtresiz alırsa da ‘ben filtreli istemiştim’ diye döversiniz.” Aslanın aklı yatmış. Çağırmış tavşanı, para uzatmış, “git şuradan bana iki paket sigara al” demiş. Tavşan “filtreli mi istersiniz, filtresiz mi” diye sorunca aslanın tepesi atmış, tutmuş tavşanı kulaklarından, “ulan senin kulakların neden böyle uzun” diye…

Fıkranın bizim gerçekliğimize uymayan iki yanı var, kabul. Bir defa bizim ormanın kralı, öyle “sebepsiz yere adam dövmek krala yakışır mı” türünden inceliklere sahip bir kral değil. İkincisi, bizim ormanın tavşanı da öyle “filtreli mi istersiniz, filtresiz mi” diye soracak zekâya sahip değil.

Tamam, kabul.

Ama bizim ormanın vasıfsız kralı bile, yakın bir geçmişe kadar, bu kadar pespaye değildi. Yani herhalde hep bu kadar pespaye idi de, hiç değilse kameraların, mikrofonların önünde, sanki bir dereceye kadar seviye sahibiymiş numarası yapma ihtiyacı hissediyordu.

Hanidir hissetmiyor.

Eğer bu hal, “ulan ne yapsam yiyor bu millet, neden kendimi kasayım” düşüncesinden kaynaklanıyorsa, eh, evet. Ama bu milletin bile yemeyeceği bir şeyler vardır ve o sınır her neredeyse, bu hızla gidildiğinde, pek kısa süre içinde aşılacak demektir.

Yok, bu hal, fıkradaki aslanınki gibi, tarifsiz kasavetlerden kaynaklanıyorsa, anlaşılan o ki, o kasavetler giderek sıklaşan frekanslarla aslanı vurmaya başladı. Eh, bizim sebebini bilmediğimiz bu frekans sıklaşması, görünen o ki, aslanın canını giderek daha sık sıkmaya devam edecek.

Sonra?

***

Demem o ki, aslanın hali hiç iyi değil. Tabii aslanlıktan hiç nasibin olmadan aslanın koltuğunda bunca uzun süre oturunca, dökülüyor ne varsa… Ama mesele ondan ibaret değil. Oy dediğin sayılır, ölçülür. Ruh durumu dediğin öyle değil. Sayamazsın, ölçemezsin. Lakin ruh durumu, fıkrada da görüldüğü gibi, oydan, oyun sağladığı kudretten filan daha müessir bir şey. Sadece etkisinin hissedilmesi biraz vakit istiyor, o kadar.

Tavşanın akıbeti mi? Onu hiç sormayın.

Genel kategorisine gönderildi