Kültür Devrimi

Akif Beki’nin yazısının üzerine yazarken başka, Can Dündar’ınkinin üzerine yazarken çok daha donuk, kuru… Neden?

Bir defa, dün yazmaya oturduğumda ruh durumum çok elverişsizdi, onun payı var.

İkincisi, Dündargiller bana göre, Bekigiller kadar ciddi bir tehdit oluşturmuyor. Dündargiller düne dair. Arada bir böyle manasız çıkışlarını sergileyecek olsalar da, yarında hiç hisseleri olmayacak. Dündargillerin çoğu, çoktan kendi tenhalarına çekilip, ölmeye yattılar. Emekli maaşlarını alıyor, televizyonlarda tartışma programları başlığı altında sahnelenen vodvilleri seyrediyor, “ah, bu millet bizi anlamadı” diye geçiriyorlar içlerinden. Sonra sarhoş olup sızıyorlar.

Bekigiller ise öyle değil. Hepimizin, çocuklarımızın istikbalini imal ediyorlar.

Neyle?

***

Bir dostum, geçen hafta, Cixin Liu adlı bir Çinlinin The Three-Body Problem adlı bilimkurgu romanını bana hediye etti. Bilim kurgu yanı bir yana…

Roman Kültür Devrimi sırasında bir bilim adamının halk mahkemesinde yargılanması ve öldürülmesiyle başlıyor. Bilim adamının suçu, revizyonist İzafiyet Teorisini öğretmesi. Yargılamaya iki genç erkek ve çocuk denecek yaşta dört kız öğrenci eşliğinde getiriliyor. Yargılama sırasında kız öğrenciler coşkuya kapılıyor ve adamın ölümüne yol açıyorlar. Kendisi de fizikçi olan karısı, adamın aleyhine şahitlik yapıyor. Yine bir fizikçi olan kızı ise, babasını korumak için sahneye fırlamak istese de, arkadaşları tarafından zapt ediliyor.

60’lara dair hepsi bu kadar sayılabilir. Sonra 80’lere geliyoruz. Sonra günümüze…

Öldürülen bilim adamının kızının başına olmadık şeyler geliyor. Roman aslında kadının başrolünde yer aldığı bambaşka bir hikâyeyi anlatıyor. Sözünü ettiğim şeyler, romanın içindeki bir teferruattan ibaret. Kadın sakıncalı statüsünden kurtulduğunda, babasına eşlik eden o dört kızı arıyor. Üçünü buluyor ve kendilerini görüşmeye davet ediyor. Geliyorlar.

Geliyorlar ve her biri artık olgun bir kadın olan üç mücrim, karşılarındaki kadının çok çekmiş olduğunu, babasının manasız yere öldüğünü teslim etseler de, neredeyse hiç sektirmeden üste çıkıyorlar. “Tamam, sen çok acı çektin ama ya biz” babında… İnandıkları şey uğruna tüketilmiş, manasızlıklarla geçmiş ömürlerini özetliyorlar. Bu arada öğreniyoruz ki, ölen bilim adamına son darbeyi vuran dördüncü kız, bir sel sırasında sele kapılan bir domuzu kurtarabilmek için kendisini feda etmiş. Devrimin o domuza ihtiyacı var çünkü…

***

Demem şu: Kazananı olmayan, olmayacak olan manasız bir savaş yaşıyoruz. Çok değil, yirmi yıl sonra, hayatta kalanlar bugünlere baktıklarında, hepsi kendisini alacaklı hissedecek.

Cem Küçük bile…

Daha doğrusu, kendisini bugün alacaklı hisseden kim varsa, başta Erdoğan olmak üzere, yirmi yıl sonra da alacaklı hissedecekler. Bugün bir biçimde borçlu hisseden kim varsa, onlar da hep borçlu hissedecekler.

Tecrübelerimden çıkardığım kadarıyla, bu alacaklılık-borçluluk hali, belirli bir yaşta, hiç de farkında olmadan tercih ediliyor ve sonra… Ölene kadar değişmiyor.

Yani, mesela yirmi yıl sonra Cem Küçük veya Akif Beki ile bir vesileyle aynı mekânda bir araya gelsek, bugünler konuşuluyor olsa, belki birkaç cümleyle “ya evet, haddimizi şaşırmıştık” filan diyeceklerdir ama işte o kadar. Sonra derhal, “sen bizim neler çektiğimizi biliyor musun” safhasına, hatta daha sonra da “bizi neden engellemedin” safhasına, Dündargillerin şimdi bulunduğu safhaya geçeceklerdir.

Şimdi ise, kendilerini kutsal bir savaşın kutsal onbaşıları gibi görüyorlar.

***

Kültür Devriminin birinci hedefi, Çinli aydınlardı. Temel varsayımı ise, aydınlarından arındırılmış olan halkta bir biçimde içkin olan bir bilgeliğin mevcut olduğu, Çinlilerin damarlarındaki asil kanda mevcut olan bu bilgeliğin, eğer aydınlar tarafından iğdiş edilmezse, Çin’i yeniden, eskisi gibi, dünyanın en önemli güçlerinden biri yapacağı varsayımıydı.

Tanıdık geliyor mu size?

***

Bugün seyrediyor olduğumuz film orijinal bir film değil. Senaryosu zerre kadar milli veya yerli filan da değil. İnsanlık tarihinde defalarca sahnelenmiş ve her defasında tarifsiz acılara sebep olmuş, en az bir nesli telef etmiş, her defasında telafisi için de çok sayıda neslin heba edilmesini gerektirmiş, manasız bir film bu. Bilmem kaçıncı defa –ve her defasında olduğu gibi yine süzme vasıfsız insanlar tarafından, olağanüstü bir cehaletle– kotarılıyor olan bir filmin içindeyiz.

Bugün yaşadığımız şey, aslında Hitler Almanya’sına, Mussolini İtalya’sına, Stailn Rusya’sına benzediğinden daha çok Mao Çin’ine benziyor. 1940’larda manasız olanı Mao, 1960’larda tekrarlamaya kalktığında, artık sadece manasız değildi. Mecburen daha vahşi, daha köşeli, daha sızdırmaz olmak zorundaydı.

Bekigiller, Türkiye’nin istikbalini, aha işte 1960’larda Mao’nun Çin’de kullandığı malzemeyle imal ediyorlar.

Genel kategorisine gönderildi