Kodesler de Dolu…

Türkiye kamyonunun son hızla duvara yaklaştığını düşünüyorum, sizin için sır değil. Direksiyondakiler gözlerini hız göstergesine dikmiş, her gün yeni hız rekorları kırmanın coşkusuyla kendilerini kutluyor, birbirlerini alkışlıyorlar.

Duvara çok yaklaştık. Çarpmadan durmak için artık çok geç.

Akademisyenlerin bildirgesi, Türkiye’nin duvara çarpmayabileceği filan gibi saçma bir ümit vermedi bana. Ama tuhaf, kendime bile açıklayamadığım, adını tam koyamadığım bir duyguya sebep oldu. Hoş bir duyguya…

“Bu şartlarda bu kadar hoşluk fazla” diye hissettiğimden, kendime Akif Beki okuma cezası verdim (http://sosyal.hurriyet.com.tr/yazar/akif-beki_501/koyacak-cezaevi-bile-yok_40041188).

Önceki gün yeğenim “akademisyenlere ne yapacaklar” diye sorduğunda, “pek bir şey yapamazlar herhalde, görevden alsalar, bir yığın üniversitede normal operasyonlar bile yürüyemeyebilir” dedim. Arkasından “bu kadar insanı atacak hapishane bile yoktur” diye de ekledim, mizah olsun diye. Beki’yi okuma cezasının sebeplerinden biri de, yazı niyetine yazdığı şeyin başlığının “koyacak cezaevi bile yok” olmasıydı.

Tamam, kendimi cezalandırmam gerektiği oluyor, o kadar masum biri değilim. Tamam, Beki okuyarak yapıyorum bu işi. Ama mazoşistliğin de bir haddi var. “Okuyorum” dedimse şöyle yukarıdan aşağı bakıyorum. İki dakikayı bulmuyor Beki’ye katlanma sürem.

Ama…

Dünkü yazıya şöyle bir göz gezdirince, kafam karıştı. Başından sonuna, sanki bir öğrencinin sınav kâğıdıymış gibi okudum. Kafam daha da karıştı. Biraz ara verdikten sonra, sanki hakkımda bir suç duyurusuymuş da cevap hazırlamam gerekiyormuş ciddiyetiyle okudum. Kafam iyice karıştı.

***

Anlaşılan o ki Beki, Erdoğan’ı, Davutoğlu’nu kefil gösterip, “herkes fikrini ifade etmekte özgür, konuşun” filan demiş. Ama Mahçupyan’ın, Göktürk’ün, Koru’nun başına kötü şeyler gelmiş. Göktürk ve Koru mesela, Beki’in ifadesiyle “gönderilmişler”. Yine Beki’nin ifadesine bakarsak, “konuşun” demek bir tuzakmış. Çünkü kendisi diyor ki “tamam tuzağa düşmeyelim de…”

Hal buysa, demek ki tuzağa düşen Göktürk ve Koru oluyor. O halde tuzağı kuran da Beki. Tuzağı kuran Beki çıkıp “tamam tuzağa düşmeyelim” dediği zaman sizin kafanız karışmıyor mu?

***

Şöyle diyor Beki:

“Alınganlıklar Mahçupyan’la Göktürk’ü bile kaldıramayacak kadar tepeye çıkmış, ortam Fehmi Koru’nun bile fazla geleceği kadar hassaslaşmış, zor zamanların sıkı AK Parti destekçilerine bile tahammül kalmamışsa…

“Konjonktür bu denli kırılganlaşmış, bu derece nazikleşmişse özgür bir başkanlık tartışmasına  müsaade etmeyebilir.”

Alıngan kim, tahammülsüzlük kimin işi ben bilemedim. Erdoğan ve Davutoğlu, Güneydoğu’da olup bitenlerden, Sultanahmet’te bomba patlamasından filan kıyas kabul etmeyecek kadar çok önemsiyor başkanlık tartışmasını da, onun özgürce yapılmasına müsaade etmeyen konjonktür kim? Hangi orospunun çocuğu? Kim, ne hakla mani oluyor Erdoğan’ın, Davutoğlu’nun en çok önemsediği şeye? Ergenekoncular desen değil, Paralelciler desen değil, Geziciler desen değil, PKK hiç değil, akademisyenlerin bu tarakta bezi yok, küresel güçlerin işi olamaz… Aydınlatın bizi, yine kim Erdoğan’a komplo kurdu?

Buraya kadar yazının ilk bölümüydü ve anladığım kadarıyla tuzağa düşmek istemeyenler, Beki’ye nanik yapanlar “içeriden” birileri, Sabah’taki, Star’daki, Yeni Şafak’taki dostlar yani. Yine anladığım kadarıyla tuzağa düşmemişler.

İyi ama, o vakit “tamam, bu konuda tuzağa düşmeyelim de, akademisyenler bildirisi konusunda niye patır patır düşüyoruz tuzağa” sorusunun muhatabı kim? Aynı dostların yaptığı yayınlara mı itiraz ediyor Beki?

A, ne ayıp! Erdoğan bir duyarsa…

***

Sonra birden, bildiriye geliyoruz. Bildirinin amacının barış, özgürlük filan gibi şeyler olduğunu öğreniyoruz. Yani ortada öyle şeytanlaştırılacak, günde beş vakit kendilerine lanetler savrulacak bir özne yokmuş.

Ama ne yapmışmış bildiri? İktidarın öfkesini tahrik etmiş, hiddetini üzerine çekmiş.

Demek ki ne yapmayacakmışız? İktidarı öfkelendirmeyecek, hiddetlendirmeyecekmişiz. Uy anam, akıllara bak. Millet olarak ne zor bir imtihanımız varmış. Adamları seçip iktidar yapacağız, sonra da “aman biricik iktidarımız öfkelenmesin, hiddetlenmesin” diye… E, lazımsa nöbetleşe geceleri başlarında bekleyelim, üstlerini filan açar da hasta olurlarsa…

Neresinden tutacaksınız? Demokrasinin en sulandırılmış halinde bile, basının işi iktidarı öfkelendirmek, hiddetlendirmektir. İktidarın işi de öfkelenmemek, hiddetlenmemek. Ama demokrasi bile lazım değil, iktidarın öfkesi, hiddeti, her vakit gayrimeşru bir şey. İktidar zorbaysa, gayrimeşru işleri işler, sen de bir şey yapamadan çaresiz seyredersin.

De… Sanki normal bir şeyden söz ediyormuş gibi yazamazsın.

İnsan bunları okumakla kendisini kirlenmiş hissediyor, “acaba bir gören olmuş mudur” diye etrafı kolaçan etme ihtiyacı duyuyor. Şöyle yarım saat keselenmeden arınamayacakmış gibi… Yazanlara ne oluyordur ki?

***

Hayır, cezaevleri tıka basa dolu olmasa, o kadar da dert değil. O keyfine göre hiddetlenen, öfkelenen iktidar, eğer toplam kapasitesi 180 176 olan cezaevlerinde zaten 179 611 kişi olmasa, anlaşılan o ki, keyfine göre içeri atacak, 1100 akademisyen olarak başlamış olan ama katlanarak kalabalıklaşan insanları…

Sayıları Beki veriyor. Çalışmış yani dersine. Gayretli çocuk. İçeride yer var mı, bakmış. Sadece 565 kişilik yer varmış. “Hepsini tıkamayabilirsiniz” imiş. Yazık!

Sabun yapsak?

Akif Beki bir zahmet sabun fiyatlarını da araştırsa, sabun yapma maliyetleriyle kıyaslayıp bir fizibilite yapsa?

Ya, bunları da analar mı doğuruyor sahiden?

“Yani bildiricilerin hepsini işinden kovdursanız, karakollara çektirseniz, mahkemelerde hâkim karşısına dizdirseniz bile hapse tıkamayabilirsiniz” diyen, diyebilen biri de bir annenin oğlu mu? “Üniversiteler senin değil, işinden kovduramazsın”, demiyor, “karakollar senin değil, karakola çektiremezsin” demiyor, “mahkemeler senin değil, istediğini hâkim karşısına dizdiremezsin” demiyor da, cezaevlerinin kapasitesine takılıyor. Hapse de attırmıyor, “tıktırıyor”.

Aha işte lisan! Gördünüz değil mi, insanı nasıl ele veriyor. Beki pekâlâ biliyor üniversiteler, karakollar, mahkemeler hepsi prosedür, hepsi göstermelik. Bu hale itirazı yok da…

***

Son bölümde anlıyoruz ki, bildiriyi yazanlar bildiriyi yazarken akıllıca davranmışlar. Onu teslim ediyor Beki ve soruyor: “Başka türlü mukabele edilemez miydi peki, ne dersiniz şimdi?”

Eh, bu sorunun muhatabı artık belli herhalde, dostlara soruluyor. Yani Beki’nin dostlarına… Böylece anlıyoruz ki, Beki’nin tuzağına düşmeyenler de onlar. Tuzağa düşmemişler de ne yapmışlar? Özgürce fikirlerini söylemeye filan kalkmamışlar. Besbelli Beki’ye “nah söyleriz fikrimizi” demişler.

Atlamayalım. Şu tespiti tekrarlayalım: Beki’nin dostlarının, yani Erdoğan’ın, Davutoğlu’nun yalakalarının, başkanlık bahse konu olduğunda, fikirlerini özgürce söylemediklerini, söylemeyeceklerini, söylemeyeceklerini Beki’ye söylediklerini, Beki’nin yazdığı şeyden anlıyoruz. Yani ne anlıyoruz? Gazete görünümlü AKP bültenlerinin köşelerinde yazılanlar, yazanların gerçek fikirleri değilmiş. Neymiş? Onu da onlara soracaksınız.

Tespiti tekrarladıktan sonra soruyorum tekrar: Cumhurbaşkanı ve Başbakan başkanlığın özgürce tartışılmasını o kadar istediği halde, bu konuda yandaşların fikirlerini özgürce söylemesine mani olan kim? Kimin haddine, koskoca Cumhurbaşkanının, Başbakanın haklı taleplerini görmezden gelmeye yol açmak?

Bu densizliği, bu adiliği, bu haddini şaşırmışlığı yapan her kimlerse, cezaevlerinde onlar için kâfi yer vardır herhalde. Yoksa da açarız. Söyleyin kim bunlar?

***

Başta söyledim, mazoşistliğimin de bir sınırı var. Mesela Cem Küçük denen mahlûku “hiç” okumuyorum. Yazı niyetine yazdığı (veya Beki’den anladığımıza göre belki de kendisine yazdırılan) bir şeyden yapılan alıntıya maruz kaldım:

“Benim son üç yıldır anlatmaya çalıştığım şey tam da bu. Amerika’yı yeniden keşfetmeye gerek yok. Tıpkı Batı’daki gibi medeni ölüm mekanizmaları kurmak gerekir. Yani savcılar işe el atmadan üniversiteler hemen o akademisyenlerin iş akdini feshetmeli. O kişiler bir daha iş bulamamalı ve kariyerleri bitmeli. Medyaya çıkamamalı ve toplum da onları otomatik olarak dışlar.”

Beki merak etmesin yani, mesele cezaevlerine koymak değil. Mesele, medeni ölüm mekanizmaları kurmak. Yaşarken öldürmek insanları ki, bir daha kimse benzer işlere tevessül etmesin, Erdoğan’ı, Davutoğlu’nu hiddetlendirmemeye azami gayreti “kendisi” göstersin.

Eh, medeni kelimesi, elbette Küçük’ün klavyesine düştüğünden bu yana utançtan kıvranıyordur, ama onu geçelim. Küçük’ün kafatasının içindeki şeyin altında yatan belli. Daha önce de dediğim gibi, kazara şu şedit iktidarımıza bir hal olursa, Küçük’ün evine akşam bir somun ekmek götürebileceği şüpheli. O kadar vasıfsız yani. Herkesi de kendisi gibi vasıfsız ve satılık zannettiğinden, eğer her biri iş bulamaz hale getirilirse kimsenin sesini çıkarmayacağını, konjonktüre bakıp, “a çok kırılganlaşmış, çok nazikleşmiş, özgür tartışmaya müsaade etmiyor, ben iyisi mi patronun okumak istediklerini yazayım” diyeceğini varsayıyor.

Ya, bir susun be! Konuştukça sefaletiniz ortaya çıkıyor. Sizin yerinize biz utanıyoruz sizin halinizden.

Genel kategorisine gönderildi