Makbul Vatandaş

Oh, nihayet!

Makbul bir vatandaş zuhur etti (http://odatv.com/devlet-burada-ne-ariyor-diye-bas-bas-bagiranlar-var-ya…-0401161200.html)!

Elbette birkaç ufak problem var ama benim için problem. Yoksa beyazların kendi aralarında hiç de problem olmaması lazım geliyor. Feyzioğlu, neticede, Erdoğan’ın talebini bihakkın yerine getirmiş, devleti eleştirmeden önce terör örgütünü itinayla fırçalamış.

***

Sırayla gidecek olursam, başlıktan başlamak gerekiyor.

Benim okuduğum kadarıyla akademisyenlerin bildirgesinde “devlet orada (burada değil) ne arıyor” denmiyor. Tam aksine, “orada neden devlet yok” deniyor.

Eh, Sakarya Meydan Muharebesinden başlayıp, ilköğretim seviyesinde tarih bilincinin dürbünüyle bakınca bölgeye, mesela terör örgütüne yem olan gariban asker ve polisler “devlet” diye görülüyor olabilir. Ama fazlası gerekiyor. Hukuk mektebinde okumadan bile bilinebilir ki mesela, asgarisinden hukuk gerekiyor.

Aslında zurnanın zırt dediği yer tam da burası. Çünkü olanca gürültü patırtıya hiç lüzum olmadan denebilir ki, terör örgütü dediğiniz şeye “neden hukuka riayet etmiyorsun” denemez. Denemez değil mi? Denebilseydi eğer, o özneye terör örgütü diyemezdik. Ama devlete “neden hukuka riayet etmiyorsun” denebilir. Denmeli. Demişler. Nokta.

Eğer devlet çıkıp, “simetrik davranın kardeşim” derse, yani “madem onu hukuka davet edemiyorsunuz, beni de edemezsiniz” derse, bunu Erdoğan ve avanesi, yanlarına Pekergilleri de alıp, çok tekrarlayıp, şehit cenazelerinin yanında timsah gözyaşları döküp, ahalinin büyük bölümüne yedirebilirler.

…de, Hukuk mektebinden diploma edinmiş biri de benzer lafları ederse…

Demek ki Feyzioğlu yanlış metin okumuş. Veya –daha doğrusu– doğru metni yanlış okumuş. O metni kaleme alanların bambaşka dertleri, angajmanları olabilir ama metin, kimin kaleme aldığından bağımsız olarak, kendi başına, “orada neden devlet yok” diye soruyor. Devlete “devletsin, devlet gibi davran” diyor.

***

Sakarya Meydan Muharebesini –ve “Sakarya” kelimesi hançereden her çıktığında sanki şartmış gibi onu izleyen zırvalıkları– bir kenara bırakalım. Sadece ben değil, herhalde herkes yorgun bu manasızlıktan. İşitebilse bütün bu lafları, Sakarya akmaktan cayacak, bu millet biraz nefes alsın diye kendisini coğrafyadan silecek, yani o derece.

Sakarya’yı atlayınca, “renkli bir mermer iken, mozaik de mozaik diye tutturan ‘sözde’lere” geliyoruz. İtiraf ediyorum, “renkli mermer” benim için yeni. Beyazların öteki cenahından “ne mozaiği lan, ebruyuz biz”leri duymuştum ama renkli mermer “evet, farkındayım örgütsüz güç güç değildir”in hemen önünde, pek şık durmuş. Örgüt deyince insanın aklına mesela, tunç-mermer karışımı bir Barolar Birliği geliyor. Memlekette her hukuksuzluk olduğunda mermer bir duvar gibi sakin ve aşılmaz, öylece duruyor, sırtınızı dayayabilesiniz en azından diye. Hukuksuzluktan bağrı yanmış herkese mermer bir çeşme gibi hizmet veriyor. Örgüt ya.

“Alay mı ediyorsun, nerede öyle bir Barolar Birliği” dediğinizi duyar gibiyim. Eh, demek ki örgütlü güç de her vakit güç olmayabiliyormuş, ne diyeyim.

Neyse…

Kendi hesabıma, mermeri de ebruyu da sevmem. Lakin bu topraklarda yaşayan, birbiriyle alıp veremediği olmayan ama çocukları birbirini öldürsünler diye programlanmış bütün garibanlarla sarmaş dolaş olmaya, onlarla mermer de, ebru da olmaya razıyım.

Ya mesela Feyzioğlu ile? Asla. Biz Feyzioğlu ile mozaik mozaik yaşayalım. Komşu, momşu tamam ama işte o kadar. Sarmaş dolaş asla olmaz.

Bakın, bunları söylüyorum da “mozaik de mozaik diye tutturan sözdeler” kimdir, ben onlardan mı sayılıyorum, hiç bilmiyorum. Ama bir yandan Erdoğangillerle, Pekergillerle, Boynukalıngillerle, mesela Bekir Bozdağ’la filan, öte yandan Feyzioğlu ile mermer damarları gibi, ebru renkleri gibi sarmaş dolaş düşünüyorum kendimi… Kâbus! Mesafeyi koruyalım. Hem benim için, hem de daha çok sizin için hayırlı olan bu. Mozaik lafını kim icat etmişse, müteşekkirim. Aklına, diline sağlık.

***

Sırayla gidecektik ama sırayı şaşırmışım. Daha önce emperyal güçlerin, Mütareke dönemi kalıntısı sözde aydınlarla birlikte işledikleri büyük cürüm varmış. Başlamışlar kavramların içini boşaltmaya, sonra da istedikleri gibi doldurmaya…

E, evet. Birileri kavramların içini boşaltıyor ve sonra da keyfince dolduruyor.

Mesela Erdoğan ve çetesi, siz bir yerde herhangi bir muhalif tweet atasınız, dünyanın bu en kişisel fiilinden bile bir örgüt üyeliği, bir darbe teşebbüsü filan çıkarabiliyor. Örgüttü, darbeydi gibi kavramların içini istediği gibi doldurabiliyor yani. Böyle bakınca, kavramların içinin boşaltılıp, sonra da keyfe göre doldurulması hiç iyi bir hal değil. Berbat bir şey.

Ama biz, o kavramların içi boşaltılmadan önceki halini de hatırlıyoruz. Tarihi belgelerin içinde birazcık eşinince, içleri nasıl boşaltılıp da o pis kokulu emtia ile doldurulmuş, Sakarya’dan sonra neler olmuş, onları da öğrenebiliyoruz. Anlaşılan o ki, Hukuk mektebine devam ettiği yıllarda Feyzioğlu, Dil-Tarih’te kaçak öğrenci olarak Sakarya derslerine girmiş –hukukçuluğu o sebeple kıt. Ama işte herhalde tam Sakarya’dan sonrasına geçecekmiş, mektep bitmiş –tarih bilgisi de o yüzden…

Lisan bu. Durduğu yerde durmaz. Kavram dediğinin içi tekin değildir, bir boşalır, bir dolar. Ama lisanı merkezi bir otoritenin tasarım nesnesi olarak gördüğünüzde… Aha 1984 olur. Daha önce demiş olmalıyım, bence Orwell 1984’ü, Türkiye Cumhuriyeti’nin tarih ve lisan imalatından ilham alarak yazmış olmalı. Çünkü daha sonra aynı işlere tevessül edenler olduysa da, bu müthiş buluşun patenti –bildiğim kadarıyla– Cumhuriyete ait. Ve bana göre 1984, durmadan iletişim teknolojilerine gönderme yapılarak zikredilse de, aslında, tarihi ve lisanı fabrikasyon olarak imal edilen bir toplumun ne kadar çaresiz kalacağını anlatır.

Yani halimizi…

Sonra işte, tarihi ve lisanı kendi kafana göre yeniden yapabilmek için, mermerler, örgütler filan…

Ben almayayım. Tarihi ve lisanı tabii yollarla yapan öznenin bir unsuruyum ben. Karşı olduğum herkes, ancak mozaik mozaik yaşamaya katlanabileceğim kim varsa hepsi, aha işte benim için beyazlardır. Örgütlü örgütlü gücü ele geçirip… Akıllarına ilk gelen, hatta tek gelen şeyi, yeniden bir tarih yazmayı, sonra da tarihe benzemeyen o zırvalığı ahaliye yedirebilmek için kavramların içini boşaltıp… Neyse…

Tekrar pahasına söyleyeyim: Benim durduğum yerden bakınca, Feyzioğlugiller ile Erdoğangiller birbirlerine, ebru gibi, renkli mermerin damarları gibi, sarmaş dolaş olmuş görünüyorlar. Çok da yakışıyorlar birbirlerine, Allah mutluluklarını daim etsin. Erdoğangiller bugün yapıp ettiklerinin tamamını, hiç eksiksiz, Feyzioğlugillere ilham veren zevattan öğrendi. Tastamam aynı şeyi yapıyorlar. Kavramların içini boşaltıp doldurmak gibi, keyfe göre tarih uydurmak gibi, sıkışınca “Sakarya yetiş imdada” diye haykırmak gibi…

***

Ben yoruldum. Sizi de daha fazla yormayayım. Sonlara doğru zıplayayım ve gönlünüzü ferahlatacak haberi vereyim.

Feyzioğlu teröristlere ve onların şakşakçılarına devleti yıkmayın dedikten sonra, devleti yönetenlere de dönüp, devletin yıkılmaması için hukuk devletini eksiksiz inşa edelim demiş. Adam işte bu yüzden makbul. Bende olmayan ne varsa onda var. Madem iki taraf var, ikisine de parmak sallamadan tatmin olmayan engin bir adalet duygusu mesela…

Eh, tahmin edebileceğiniz gibi, teröristler bu adalet duygusunun yüceliği karşısında, gözyaşlarına boğularak silahlarını oracıkta gömecek filan değiller. Erdoğan da derhal bütün çetesini toplayıp sarayında, “buraya kadar arkadaşlar, artık biricik önceliğimiz var, hukuk devletini eksiksiz inşa etmek” demiş değildir.

Ne olmuş oldu?

Ben doğru anladıysam, Feyzioğlu mesela bir hırsızlık davasına hırsızın avukatı olarak müdahil olunca, önce dönüyor müvekkiline, “neden çalıyorsun, çalmak suç, şimdi ceza alsan yazık değil mi” filan diyor, sonra hâkime dönüyor “gördünüz, ben verdim ağzının payını, siz de öyle kasılmayın, uzatmayalım da işimize bakalım” diyor ve çıkıp gidiyor. Sonra birileri gelip, “ne yaptın sen, hâkim seni arıyor, müvekkilin seni bulursa doğrayacak” filan deyince, Feyzioğlu “ulan ne güzel çözdüydüm meseleyi, ne oldu ki” diye tefekküre dalıyor. Olmuyor, açıyor Sakarya bahsini, oradan aldığı ilhamla keşfini tamam ediyor, “emperyal güçlerin oyunudur” neticesine varıyor. Ama endişelenmeyin, inancından ve kararlılığından hiçbir şey kaybetmiyor.

Hani şimdilerde yeni versiyonunu izliyor olduğunuz filmin orijinalinde Feyzioğlugiller oynuyordu yani.

***

Bir de şöyle denebilir:

Ne Erdoğan ve ne de Feyzioğlu, yarın yine güneş doğacağını söylememişler. Güneş doğmayacak mı yoksa? Yoksa bunlar güneşin doğmasına karşılar mı? Ahali hep karanlıkta kalsın mı istiyor bunlar? Ne iş?

Genel kategorisine gönderildi