Türkiye Baharı

Altı ay kadar sonra, Ege kıyılarında İzmir merkezli, Ulusalcı güçlerin kontrolündeki bölgede birileri kafalarına göre takılıp Cumhuriyetçilik oynarken, Reis, Ankara ve çevresinden oluşan bir butik devlette, bütün dünyanın kendisini devirmekten gayrı hiçbir gailesinin olmadığı masalını şehvetle tekrarlıyor olacak. “Bedr’de bir avuçtuk, Söğüt’te de öyle” diyerek kendilerini dolduruşa getiren yüzde elli, Reisleri artık onları evlerinde tutmadığından, tez zamanda bütün dünyaya nizam verme hayalleriyle, bir süredir idmanını yapıyor oldukları işlerde ustalıklarını sergileyecekler. Bu kafayla hızla eksilecekler elbette ama eksilenin yerini Doğu Karadeniz’den gelen kahramanlar dolduracak.

Kürt bölgesi için kafa yormaya lüzum yok, çünkü ne ulusalcılar ve ne de ümmetçiler o bölgeye yanaşamayacaklar bile. Kendi kasabalarında bütün dünyaya naralananlar, burunlarının dibindeki Kürt bölgesini görmezden gelmek zorunda kalacaklar. Zaten kendi bölgelerindeki Kürtlerle bile baş edemiyor olacaklar.

Benim gibiler için kafa yormaya da lüzum yok, çünkü zaten işimizi bitirmiş olacaklar. Çünkü işbu kaz kafalıların bizim gibilerden gayrı kimseye gücü yetmeyecek.

Olmaz gibi mi geliyor size?

Olmaması için bir tek makul sebep söyleyin. Bana değil, kendinize… Bana söylemeyin, çünkü makul bulmayacağım.

***

Tunus’ta kıyametin fitili ateşlendiğinde, “yuh yani” demiştim kendi kendime… Akşam’da da yazmıştım, böyle bir şeyin olabileceğini düşündüğüm en son yerdi Tunus. Dünyadan öyle uzak, öyle irtibatsız, öyle soğuk… Ama kıyamet mademki başladı, artık durdurulamaz diye de eklemiştim, ta Suriye’ye kadar… Şimdi bana, o günlerdeki akıl yürütme tarzım çok tuhaf görünüyor. Neden Suriye’ye kadar? Neden dominoların devrilmesi Suriye’de dursun?

Aynı malumatı aynı akıllarla değerlendiren bir Avusturyalı olsaydım mesela, muhtemelen “Türkiye’ye kadar” derdim. Eh, insan kendi başına gelmez diye düşünüyor herhalde. Yani öyle yukarıdan bakınca haritaya, kendi bulunduğu yer haritadan çıkıyor bir biçimde. Bir biçimde bir bağışıklık kazanıyor.

Hâlbuki yaşadığımız süreç, aşikâr ki, modernleşmiş olanların modernleştirdikleri bölgelerde tesis ettikleri düzenin iflası süreci. Cihan Harbinin hesabı görülüyor. O harbin tam kalbinde biz vardık. Savaş bizim içindi. Cihan Harbi sonrasında tesis edilen düzenin de kalbinde biz vardık. Diğer her şey bir yana, en azından model olarak…

***

Yıllar önce, “Osmanlı transatlantiği batarken, hiç değilse denize bir Türkiye Cumhuriyeti filikası indirecek basireti gösterdi” diye yazmıştım bir yerlerde. Milli Mücadeleyi örgütleyen ve sonra Cumhuriyeti kuranlar Osmanlı elitleriydi. Sonra da uzunca bir süre boyunca, edebiyatçı, besteci, ressam, düşünür, siyasetçi filan kıtlığı çekmedik. Komünistlerimiz mesela, uluslararası standarttaydı. Ne demek istediğimi, Hoca Ali Rıza’yı veya Fikret Mualla’yı mesela, Bedri Baykam’la mukayese ederek anlayabilirsiniz.

Şimdi Cumhuriyet filikası batıyor.

Bunca senede nihayet çıkmış bir Aziz Sancar, ancak etnik kimliği ile mevzu olabiliyor. Güya Sancar’ın etnik kimliğinin mevzu olmasına karşı çıkanlar da, Sancar’ın etnik kimliği kendilerine cephane sağlamadığından…

Kendi hesabıma, Cumhuriyet’i çok sevmiştim. Ama Cumhuriyet’i kendilerinden başka kimsenin, kendi tarzlarından başka tarzlarla sevmesini içlerine sindiremeyen, bu tür olabilirlikleri yasaklayan güruh, Cumhuriyet’i sevmeyi Osmanlı’yı inkâr etmekle eşitleyip cumhura dair her şeyden nefret etmeden Cumhuriyet’in sevilemeyeceği bir nizam tesis etti. Sevgimi kendi tenhalarımda yaşamaya mecbur kaldım.

Altı ay kadar sonra, Ege kıyılarındaki kendi bölgelerinde, Ankara’da Cumhurbaşkancılık oynayan Erdoğan’a muhalif ordulara yazılıp, menşei belirsiz silahlarla bölgelerini Kürtlerden ve dindarlardan arındırmaya koyulacak, böylelikle kendi tuhaf dinlerinin asrısaadetini tekrarlamaya çalışacak olan bu güruh, “demiştik” diyecekler, “Cumhuriyet’i yıkma niyetiyle gelmişlerdi, yıktılar, onlara rey verenleri temizlemeden Cumhuriyet –mümkünü yok– yaşamaz”. Sonra Onuncu Yıl Marşının eşliğinde, “yıktırmayacağız” filan diye de haykıracaklar.

Ama bugünlerin asıl failleri onlar. Çünkü ezberlerinden başka hiçbir şeyleri yoktu, olmadı. Dünya değişti, onlar hep aynı ezberi tekrarladılar. Hâlâ da aynı şeyi yapıyorlar.

***

Cumhuriyet doğru dürüst Cumhuriyetçi yetiştiremedi. Kendi hesabıma ümidim, muhaliflerindeydi. Belki doğru dürüst muhalif yetiştirmiştir diye ümit ediyordum. Yüz elli yıl boyunca muhalefet edenlerde bir şeyler birikir, öyle değil mi?

Değilmiş.

Cumhuriyetin adama saymadıklarının yegane derdi, meğerse, başkalarını adama saymama makamını ele geçirmekmiş.

***

Bu bayat, yavan, sığ filmin sonu geldi. Filika batıyor ve hiçbirimiz yüzme bilmiyoruz. Çünkü Cumhuriyet bize, okullarında, yüzme dersinde Onuncu Yıl Marşı ezberletmişti, şimdi de Fatiha ezberletiyor. Salaklar gitti, salaklar geldi. Yan yana gördükleri iki şey arasında kendi ezberlerini teyid edecek nedensellik ilişkisi kuruvermeyi düşünmek zanneden bir ahmaklar grubu gitti, bir diğeri geldi.

Geride, kayda girecek bir Cemil Meriç, bir İdris Küçükömer, belki bir Oğuz Atay, bir Aziz Sancar gibi bir avuç insan kalacak. Belki birkaç film, birkaç şarkı… Ve elbette Onuncu Yıl Marşı ile –butik devletinin başında dünyaya meydan okuyan– asrın liderinin dehşetengiz vasıfsızlıkları…

***

Altı ay sonra İzmir’de kahraman Ulusalcılar, Ankara civarında kahraman Erdoğancılar, doğuda hem Ruslarla hem Amerikalılarla dans eden zafer sarhoşu Kürtler, orada burada her sabah başka bir silahlı grubun iktidarında uyanan kasabalar olur mu?

Belki de olmaz.

Ama eğer olmayacaksa, bana kalırsa, “böl-dür-me-ye-ce-ğiz” diye naralanıp duruyor olanların naralarının bu hususta hiçbir dahli olmayacak.

Yani hiçbirimizin…

Genel kategorisine gönderildi