Oyun Baki

İsmail Kılıçarslan takip ettiğim biri değil. Zaten takip ettiğim herhangi biri de yok. (Pardon, mazoşist bir yanım ver herhalde, Akif Beki’nin zırvalıklarına, ortalama olarak haftada bir veya iki defa göz atmaktan kendimi alamıyorum.) İsmail Kılıçarslan’ı takip etmiyorum ama birkaç programına denk geldim, birkaç yazısını okudum. Bende lafı lafa benzeyen biri olduğu intibaı uyandırdı.

Demiş ki, “Recep Tayyip Erdoğan’ı size vermeyeceksek, kendimizi size vermek istemediğimizdendir. Meselenin Recep Tayyip Erdoğan olduğuna bizi ikna etmeye çalışırken çektiğiniz pis numaraları yemiyorsak bundandır (yazının tamamı için http://www.yenisafak.com/yazarlar/ismailkilicarslan/musluman-dindar-sunni-2018818).” Eh, Kılıçarslan’ın fazlasını hak ettiğini düşündüğüm için, Bilal’e anlatır gibi anlatmaya kalkmayacağım. Sadece şunu söylemekle kifayet edeceğim: 2002’den bu yana mesele Recep Tayyip Erdoğan’ı vermemek meselesiydi. AKP’ye oy verenler bu hassasiyetle oy verdiler. Ama her defasında, Erdoğan bir dava perdesinin arkasında yer alıyordu. Şimdi ilk defa bu kadar açık ve net bir biçimde, meselenin Erdoğan’dan ibaret olduğunu söylemek gerekiyor, çünkü ortada dava filan kalmadı. Kral çıplak. Ya kralın çıplaklığından onun adına utanç duyup –görmemek için– arkamızı döneceğiz veya Kılıçarslanların, Gülay Göktürklerin filan giderek artan bir frekansla yapmak zorunda kaldığı gibi, “çıplaktı, biliyorduk zaten, utanılacak bir şey yok, çıplaksa da kral o” diye üsteleyeceğiz.

***

Daha önce mutlaka söz etmiş olmalıyım, “şunu ben yazsaydım” dediğim biricik kitap var: Umberto Eco’nun Foucault Sarkacı. En sevdiğim kitaplar listesine filan girmez ama yine de onu ben yazmış olmayı isterdim. Çünkü yıllardır dile getirmek istediğim birçok şeyi, roman formatında, başka türlü anlatılamayacak kadar sarahatle anlatıyor. Romanı bilenler bilir, Tapınak Şövalyeleri gibi mevzuları gündeme sokan kitaplardan biri Foucault Sarkacı. Eh, kendi hesabıma Tapınak Şövalyeleri filan ilgi alanıma girmiyor. Peki, kitapta beni cezbeden ne? Öndeki hikâyeye zemin oluşturan, âlemin nasıllığı hakkındaki doku.

O dokuda çok şey var. Birisini kabaca özetlemem lazım (kabaca özetleyince olmuyor, kitap da zaten bu yüzden kıymetli). Bilmem kaç yüzyıllık bir esrar var. Dünyanın dört bir yanında, birbirine benzemez bir yığın insan bu esrarın peşinde seferber olmuş durumda. Üç İtalyan, bir biçimde bu esrarla ve etrafındaki sosyolojiyle tanışıyorlar. Biz okurlar, biraz da onların vasıtasıyla, bir yığın insanı seferber eden şeyin aslında kocaman bir yalan olduğunun farkına varıyoruz ama tıpkı onlar gibi, hep yalanla gerçeklik arasındaki sınırda da kalıyoruz.

Yalanın birçok özelliği var ama burada vurgulamak istediğim özelliği şu: İstediğiniz yanından hikâyeye dâhil olabiliyorsunuz. Müttefikleriniz ve rakipleriniz oluyor. “Sen nereden çıktın” demiyor kimse. Derhal size göre pozisyon alıyorlar. Ve sizin vasıtanızla başkaları da yalana eklemlenebiliyorlar. Yalan böyle böyle zenginleşiyor. Her gelen kendi azığını yanında getiriyor ve başkalarıyla üleşiyor yani.

Derken İtalyanların biri kanser olup ölüyor. Biri, çocuk bekleyen eşi yüzünden az kenarda kalıyor. İçlerinde en rasyonel, en işsiz güçsüz, en umarsız olanı sonuna kadar gitmeye karar veriyor. Ama kafası oyundaki oyuncular gibi çalışmadığından, oyunun –tabir caizse– haritasını çıkarmaya teşebbüs ediyor. Uzun hikâye… Sonunda diğer oyuncuların elinde tek seçenek kalıyor: Belbo’yu öldürmek. Oyunu sürdürebilmenin yegâne yolu o çünkü.

Romanda Belbo’yu sahiden öldürüyorlar. Bugün Türkiye’deki Belbo’yu, umarım kelime anlamıyla öldürmeyecekler. Umarım yakında eceli de gelmeyecek. Umarım ölmekten beter hale düşecek, ölmeyi isteyecek ama ölemeyecek. Ve bu sayede, umarım, Türkiye, artık kimsenin Belbo’yu oynamaya kalkamayacağı bir ülke olacak. Bunca acının ve manasızlığın böyle kıymetli bir hasılatı olacak.

Belbo’yu neden öldürmek zorunda kaldılar? Çünkü Belbo, oyunu oyun olmaktan çıkardı. Hayat bir oyun ve oyundan ibaret. Pas vereceksiniz, pas alacaksınız, paylaşacaksınız ki sizinle paylaşacaklar, hepimiz oyalanacağız. Hayatımıza bir mana, mevcudiyetimize bir sebep bulacağız. Erdoğan Türkiye’de, Kılıçarslan gibilerin oyuna eklemlenmesi için bir budak olarak sahneye çıktı. Şimdi oyun kalmadı ve Kılıçraslan gibilerin mevcudiyetinin sebebi bizatihi Erdoğan oldu.

Hatırlatmakta fayda var: Oyunu biz bozmadık. Kılıçarslan’ın düşmanlık yaptığı pop sosyolog veya onun patronu filan da bozmadı –çünkü zaten öyle bir güçleri yok. Oyunu Erdoğan bozdu. “Herkesin nerede durması gerektiğini biliyorum, herkes de benim dediğim yerde duracak, hayat ciddi iş, öyle oyun filan olmaz” diyerek bozdu.

Bizim –herkes gibi– bir oyuna ihtiyacımız var ve öyle veya böyle o oyunu kuracağız. Erdoğan’ın da bir yanından katıldığı bir oyun oynanabilirdi pekâlâ. Ve her oyunda olduğu gibi o oyunda da, Erdoğan’ın karşısında olanlar da olacaktı. Pop sosyologlar, onun patronları, Cemaat, Geziciler ve saire gibi… Zaten başka türlü oyun olmaz. Şimdi, eğer “Erdoğan’la olmuyor” noktasına gelindiyse, bu hal Erdoğan’ın yüzünden. Onun oyun oynamayı bilmiyor olması yüzünden. İçinde oyun olmayan bir hayatın mevcut olduğunu zannedecek kadar cahil olması yüzünden.

Kimin sevgiyle, kimin sevgisiz büyüdüğünü bilmem ama çocukken sokakta pekâlâ oyun kurmuş, oyun oynamış olduğu besbelli olan Kılıçarslan gibilerin, şimdi, oyun ile Erdoğan arasında seçim yapmak zorunda kalıp, Erdoğan’ı tercih etmeleri, doğrusu iç acıtıcı. Mesela Beki için aynı şeyi söyleyemem, çünkü her halinden belli ki, çocukken de oyuna ortak edilmiyormuş ve kendi kendine “benim oyunla işim yok, ciddi bir adam olacağım” diyerek kendini avutuyormuş.

***

Belbolar ölür, oyun baki.

Genel kategorisine gönderildi