İyi Haber

Yılmaz Özdil bugün ibretlik bir yazı yazmış (http://www.sozcu.com.tr/2015/yazarlar/yilmaz-ozdil/880777-880777/). Özdil’i sevmeseniz de okuyun derim. Şöyle bitiyor: “Vardığımız nokta itibariyle, ne demeli, inanın bilemiyorum. / Şu kadarını diyeyim bari… / Türkiye’nin sorunu, hukuki veya siyasi değildir. / Halledilemeyen sorunlarımızın kaynağı, çok daha derinde, çok başka bir yerdedir.”

Özdil’in yaşı elvermez, ama Özdilgiller 1970’lerde, Özdil’in şimdi hasretle andığı toplumun hiçbir şeyini beğenmiyorlardı. “İyi ama bak hiç değilse başkalarının acısına saygılılar, acıları üleşmeyi biliyorlar” filan demenin hiçbir hükmü yoktu. Toplumdan geleneğin bütün izleri silinmeden rahat etmeyecek gibilerdi. Referansları ise işte başarmış olanlardı. Yani Almanlar, Amerikalılar filan…

1970’lerde bu projeye gönüllü yazılan benim neslimin projeyi projelendirenlerden olmadıkları aşikâr. Proje, nereden baksanız, yüz yıllık bir projeydi. Özü, benim tabirimle, karınca olmaya heveslenmiş arı olma haliydi. Karıncalık her nasılsa dünyaya hükümran olmuş, karıncaya benzerse arının da hükümranlıktan hisse alacağı zannı imal edilmiş, hükümran olmak dışındaki bütün olabilirlikler ajandadan silinmişti. Geleneği kazımak, mesela arının kanatlarını koparmak gibi bir şeydi bana kalırsa. Kanatları koparılınca arı karınca olmuyor, sadece kanatsız, yani daha zayıf, imkânları daha sınırlı bir canlı oluyordu.

Ama 1970’lerde bütün bunları tartışmak imkânsızdı. Ali Rıza Binboğalar, Şenaylar, pompalanıp duruyorlardı. Gerçi karıncaya benzer bir halleri yoktu, karıncaların dünyasında, mesela Avrupa’da kendilerini dinlemek isteyecek bir tek kişi bulunamazdı ama Türkiye’nin karar vericileri için, hiç değilse kanatları olmadığından, makbul idiler. Türkiye’nin karar vericilerine “ama olmaz ki” deseniz, Özdilgiller, koro halinde sizi itibarsızlaştırmak için ne lazımsa söylüyorlardı. Özdil’in yıllar yılı yazdığı Hürriyet’in arşivleri şahittir.

***

Norbert Elias herhalde görgü kuralları ile medeniyet arasındaki bağlantıyı keşfeden kişi değildi. Ama özellikle On The Process of Civilisation adlı kitabından da görülebileceği gibi, bağlantıyı —bugün bile kıymet taşıyacak şekilde— kavramlaştırmıştı. Aslında Elias’a ihtiyaç duymadan da söyleyebiliriz ki, aslolan görgü kurallarının mevcudiyetidir, şu veya bu biçimde olmaları değil. Türkiye’nin toplumu görgülü bir toplumdu. Aldığı bir diplomaya yaslanarak âlemin şifresini çözdüğü zanneden, toplumu kendi istediği forma sokmaya heves eden, siyasi iktidar sırf kendi projesinde rol oynuyorlar diye onlara maddi ve manevi imtiyaz alanları açtığından zengin olmuş, sonra da zenginliği kendi dünya tasavvurlarının tabii neticesi olarak algılamış görgüsüz çocukları vardı. Görgüsüzdüler ve ahalinin görgüsüyle alay ediyorlardı.

Tastamam şimdiki hal gibi yani. O zamanların görgüsüzleri, Batı hayranlığını görgü yerine ikame etmişlerdi. Şimdikiler İslamcılığı görgü yerine ikame ediyorlar. Hep bir avazla, kendilerini besleyen siyasi iktidara yönelik her eleştirinin sahibini itibarsızlaştırma mukabili kazandıklarını delil gösterip, “işte bizim gibi düşünür, bizim gibi olursanız, siz de zengin ve muteber olursunuz” yaygarası koparıyorlar.

Kuralları olmayan bir toplumda yaşıyoruz. Eğer kurallar olsaydı onların doğru mu, yanlış mı olduğunu tartışabilirdik. Kuralları şöyle değil de böyle mi değiştirsek diye siyaset yapabilirdik. Şimdiki halimiz, Özdil’in nutkunun tutulmasına sebep olacak kadar acıklı. Ama bu hale biz, “ahali Batılı gibi giyinsin de bedeli ne olursa olsun” diyen kafaların memlekette uzun süre hüküm sürmüş olması yüzünden geldik. “Ahali İmam Hatiplerde okusun, kızlar başlarını örtsün de bedeli ne olursa olsun” deyip duran budalalar, aynı soydan geliyor yani.

***

Ali Bulaç, Mümtazer Türköne ve Ekrem Dumanlı, Zaman’daki köşelerinde, anlaşıldığı kadarıyla, İslamcılığın öldüğünü ihbar etmiş, cinayet silahını da Erdoğan’ın eline tutuşturmaya çabalamışlar. Kemal Öztürk de Yeni Şafak’taki köşesinde (http://www.yenisafak.com/yazarlar/kemalozturk/islamciligi-kim-oldurdu-2015930) “silahta sizin parmak izleriniz var” diyor.

İyi haber şu: İslamcılık ölmüş. Taraflar, anlaşıldığı kadarıyla, bu hususta mutabık yani. Anlaşamadıkları husus, katilin kim olduğu…

İslamcılık ölmüş. Bu, benim açımdan şu manaya geliyor: Nasıl bir vakitler katlanamadığım Ali Rıza Binboğalar, Şenaylar gün gelip tedavülden kalktıklarında onların yasını tutan kimse kalmadıysa, Ali Bulaçlar, Mümtazer Türköneler, Kemal Öztürkler de —birbirlerini “her şeyi cebini doldurmak için yaptın” diye suçlayarak— tedavülden kalkacaklar ve kimse arkalarından ağlamayacak. Yaşadıkları, kazandıkları yanlarına kâr kalacak ama keser mi, bilemem.

İçinde akıl, zekâ, emek, heyecan ve fakat hepsinden çok saygı ve görgü olmayan her şey öyle… İz bırakmadan çekip gidecekler.

***

Bir başka iyi haber de şu: Gençler anne ve babalarından daha namuslu. Birbirlerinin hukukuna daha saygılı. Daha görgülü. Elbette öyle olmayanlar, “eşcinselleri öldürün” iması taşıyan afişleri kantin duvarlarına asanlar da var aralarında. Ama Gezi’nin bana gösterdiği en önemli şey şuydu ki, gençler anne ve babalarından çok farklılar. Neden öyleler, nasıl oldu da öyle oldular, bilemiyorum. Bu yüzden de insan türünün evcilleşiyor olduğunu ima eden Belyaev deneyini filan önemsiyorum. Yani mesela şehirleşmenin —biz o süreci ne kadar perişan etsek de— birkaç nesil içinde daha sağlıklı toplumsal kodlara yol açabilir olduğunu düşünüyorum. Filan…

Gençlerle ilgili bir sıkıntım var ama: Kalite çıtaları çok düşük. Her şeye razılar. Kendileri ve toplum için daha iyisini hayal edemeyecek kadar kötürümleşmiş haldeler. Bu kötürümleştirme işinin ise kendiliğinden olmadığını, bizim, yani onların ebeveynlerinin yaptığını zannediyorum.

Genel kategorisine gönderildi